Online Hisler

“Yüzeyde anlaşılabilir bir yalan; altında yalanın içinden kendini belli eden açıklanamaz; anlatılamaz bir gerçek.” Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde imgelerin dünyasını yazıya dönüştürürken vurguladığı bu cümle, Blue Hawaii’nin üçüncü stüdyo albümü Tenderness’ın kapağında kendini ispatlıyor. Kundera, imgeler hakkında asla sonlanamayacak olan düşünce bulutlarına nokta koyuyormuşçasına konuyu gerçeklik/sahtelik üzerinden inceliyor. Bir imgenin yüzeyinde gözükenin her zaman sahte olduğunu ve bu sahteliğin içerisinde de (gözükmeyen tarafta, yüzeyin ardında) yadsınamayan bir gerçekliğin barındığını savunuyor. Kısacası okuyucuyu, izleyiciyi ya da dinleyiciyi karar vermeye zorluyor. En azından ben okurken bu baskıyı hissetmiştim; gördüğünün yalan olduğuna mı inanacaksın, yoksa hiçbir zaman kanıtlanamayacak olan, ama hep orada duran gerçekliğe mi aldanacaksın? Bu gerçekliği belki de sen inşa edeceksin; ama kendi kendine inşa ettiğin şey, gerçeklik olacak mı?

Peşin yargılarla cevaplayamayacağım soruların her biri imgelerin bağlamlarından kopup günlük hayatıma taşındı. Kundera’nın cümlesini okuduktan sonra benimsediğim alışkanlıklar şekil değiştirdi. Evet, bir cümle, özellikle insanın kendiyle olan derdini gün yüzüne çıkarıyorsa, daha önce sormadığı onlarca soruyu kendine sorduruyorsa, çoğu şeyi değiştirebilir. Daha doğrusu bu önerme, imgelerle olan ilişkimi, etrafımda olan biteni algılama biçimimi yönlendirdi. Neredeyse dijital çağın içine doğmuş biri olarak, imgelerle baş başa kalmayı ve onları kurcalamayı seven biri olarak, kendi kimliğimi sorgulattı. Bunun en önemli nedeni cümlenin içerisinde yakaladığım sahtelik/gerçeklik arasındaki yakınlıktı. İmgeyi, her şeyi geçtim; benim dünyadaki varlığım nasıldı? İnsanlarla nasıl iletişim kuruyordum? Ne kadarım gerçekti, ya da ne kadarım gerçeği saklıyordu? İnsanlar benim hakkımda ne düşünüyordu? Ben onların düşüncelerini yönlendirmek için çaba harcıyor muydum?

Hah, sonunda bu acı sorularla yüzleşmenin vakti gelmişti. Bugün, dünyayla olan etkileşimimi düşündüğümde çoğu şeyin hayli yapay olduğunu fark ettim. Bunun en başından beri bilincindeydim ama kendime itiraf edemiyordum. Bunun hiçbir sakıncası yoktu. Her dönemin farklı kuralları vardı. İletişim, etkileşime dönüşmüştü. Etkileşim de iletişimin bir parçasıydı ama öyle değerli bir hâl almıştı ki iletişim kavramının önüne geçmişti. Bir an gelmişti ve şu soruyu soracak kadar çaresiz hissetmiştim: Gerçekten yaptığım şeylerin değeri var mıydı?

Dediğim gibi, dijital dünyanın belki de alışkanlıkları değiştirdiği dönemde ilk gençliğimi geçiriyordum. Fotoğrafa ilgi duyuyor, tasarımla nedensellikleri gözden geçiriyor, edebiyatla kendimi bir parça da olsa ait hissedecek bir zemin arıyordum. Ama bunlar kendi hâlinde aktivitelerdi ve doğal olarak kimsenin de umurunda değildi. İnsanların umurunda olan taraf görünen taraftı. Bu anlık umursamalar da Facebook, Instagram ve Twitter’ın derinliklerinde kendini gösteriyordu. Birbiriyle ilişkili olan bir sürü şeye karşı ilgi duyuyordum; ama hâlâ bir mesleğim yoktu, okulu bitirdikten sonra ne olacağımı öngöremiyordum. Bir şey olmam gerekiyordu. Bunun bir ismi olmalıydı. Tasarımcı mı olacaktım, yoksa fotoğrafçı mı? Ya da sanatçı mı olacaktım? Hatta belki de yazar olacaktım. Olmak zorundaydım. Mutlaka bir başlığım olmalıydı. Ne olacağımı bilememeyi saklamalıydım ama bir şey olacağımı yavaş yavaş dünyaya duyurmaya başlayabilirdim. Bu bir tavır olabilirdi; yaklaşımımı gösteren tavır. Her post’umda bunu vurgulamalıydım ki insanlar benim hakkımda bir öngörüye sahip olabilsindi. Oluşturduğum bir profil vardı ve bu çizgiyi hiç bozmamalıydım. Hoşlandığımı düşündüğüm birine gönderdiğim ilk emoji’yle de, paylaştığım fotoğrafın renk tonlarıyla da, yüklediğim ‘hikâye’nin saatiyle de bir mesaj vermeliydim. Sonuçta etkileşim, iletişimin en önemli parçasıydı. İnsanlar tüm bunları paket hâlinde düşününce zihinlerinde bir profil oluşturmalıydı. Ve ben bu profili aksatmadan yavaş yavaş inşa etmeliydim. Her bir paylaşımım etkileşimde olduğum insanların zihninde kalacak tortulardı ve günün birinde ‘bir şey’ olunca, bir başlığım olunca, bu tortuların toplamı beni oluşturacaktı. Evet, bu kafa karışıklığı da sonlanacaktı.

Blue Hawaii’nin, 
Tenderness albümü (2017)
ve “Versus Game” teklisi için
ambalaj tasarımı: Jeremy Dabrowski, fotoğraflar: Arvida Byström 

Girişte bahsettiğim Kanadalı ikili Blue Hawaii, Tenderness albümünde dijital çağın tam ortasında kişiliğini oturtmaya çalışan bireylerin iletişim alışkanlıklarını inceliyor. Kundera alıntısıyla başladığım sahtelik/gerçeklik ilişkisi albümün üretim nedeni ve fotoğraflarıyla doğrudan ilişkili, hatta daha iyi bir alıntıya rastlayamazdım. Sahtelik/gerçeklik albüm kapağında yakınlık/uzaklığa dönüşüyor. Raphaelle ve Alex evde en çok vakit geçirilen yer olduğu anlaşılan bir koltuğun üzerinde oturuyorlar. Birbirlerine yakınlar, ama sistemli bir şekilde tasarladıkları profilleriyle etkileşime geçmeleri gerekiyor. Çünkü dünya bunu bekliyor ve gerçek, avuçlarının arasında kontrol edebildikleri profillerinde saklı. Fotoğrafçı Arvida Byström albümdeki yakınlık/uzaklık ilişkisini iyi analiz edip ikiliyi iPhone ekranının ışığıyla doldurduğu masalsı bir odaya hapsediyor. Fotoğrafın gerçek olamayacak kadar büyüleyici gözükmesi sahteliğini ortaya çıkarıyor; ama bu sahteliğin bir yerinde gerçek olan bir şey var; o da bugünün iletişim alışkanlıkları. Benim iki paragraf yukarıda Kundera alıntısıyla yola çıktığım ve cevaplarını bulamadığım soruları tasarımcı Jeremy Dabrowski yarattığı boşlukla kapaktaki fotoğraf üzerinden cevaplıyor. Dabrowski oluşturduğu çerçevenin iki tarafıyla koltukta oturan sevgilileri tasvir ediyor; yakınlıkların birbirine olan uzaklığı yavaşça siliniyor. Bu basit ama etkili karar albümün sonunun habercisi de oluyor; her şey siliniyor, sorular cevaplanmıyor, profiller yok oluyor.

Atahan Yılmaz, Blue Hawaii, fotoğraf, müzik, Tenderness