Üç Zaman-Mekân: Fabrika*
#johnberger #domuztoprak #1979 #petersinger #hayvanözgürleşmesi #1975 #caroladams #etincinselpolitikası #1990 #so?mimarlikfikriyat #tavuklarevi #2018 #okja #2017 

Hubert ahırın ne zaman önünden geçse, dana ani ve beceriksiz bir hareketle geri çekilirdi. Zinciri duvara çok kısa bağlanmıştı. Yapabildiği en geniş hareket, başıyla duvarın dibine doğru hamle edip art bacaklarını havada tepmekti. Duvarın alt yarısı, duvardaki halkayla bağlanmış öbür danaların dışkısından kahverengiye dönmüştü […] Yer taş olduğu için dana üşümesin diye koydukları bir tahtanın üzerinde yatardı. Yemi verileceği zaman ayağa kalkıp beklerdi. Tekme atmayı öğrendi. Duvardan belirli bir mesafe uzaklaşınca boynundaki yakalığın basınç yaptığını öğrendi. Yakın ile uzağı ayırt etmeyi öğrendi.1

John Berger’in yukarıdaki ahır tasviri Domuz Toprak (1979) adlı romanından. Berger kitapta Fransız Alpleri’ndeki köy yaşantısını bir kentlinin gözünden aktarırken dönemin yükselen köy-kent tartışmasına odaklanıyor. Berger, köyün “var kalma kültürü” ile kentin “gelişim kültürü” arasındaki zıtlıkları ve yakınlıkları sosyal ve ekonomik yönden tartışmaya açmakla kalmıyor, giderek kaybolan köylülüğün niteliklerini de gözler önüne seriyor. Özellikle köy ekonomisinin temel direklerinden biri olan hayvanların romanda önemli bir ağırlığı var. Örneğin bir domuzun birey olarak köyün gündelik hayatına nasıl katıldığına ve bir çocuğun yaşam deneyimine etkisine; bir horozun dini ritüellerdeki rolüne; bir ineğin yaşam alanına ve insanlarla ilişkisine ait çokça detay mevcut. Berger tüm bu folklorik anlatı boyunca köylü ve kentli oluşlara “imalat” penceresinden çapraz bakışlar atıyor ve “artı değer” üretiminin var kalma ile gelişim kültürü açısından nasıl farklılaştığını çözümlüyor. Bu metnin amacı da söz konusu “imalat” süreçlerinde mekânın nasıl araçsallaştırıldığını görünür kılmak.

Köydeki bir ahır, ataları yaklaşık on bin yıl önce evcilleştirilmiş olan hayvanların bugünün koşullarında yaşayabileceği en konforlu (!) ortamlardan biridir. Ancak bu refah onların kontrol altındaki bir zaman-mekânda et ve süt veren birer makineye dönüştürüldüğü gerçeğini değiştirmiyor. Nihayetinde ahırda yaşayan inekler Berger’in de tasvir ettiği gibi uzun süreler boyunca hep aynı ışık huzmelerine ve aynı ahşap yemliklerin payandalarına bakıyor. Yemek yedikleri sürelerin dışındaki zamanı geviş getirerek, yalanarak, başlarını ağır bir şekilde yukarı kaldırıp sağa sola çevirerek geçiriyorlar. Zaten inekler “[h]içbir zaman –geceleyin bile– sürüngenlerin ya da uyuyan bir yarasanın var olmayış durumuna geçemez. Geçselerdi ‘süt’ yapamazlardı.”2

John Berger, Domuz Toprak,
ilk baskı: Pig Earth
(New York: Pantheon, 1979

Böylece, süt yapmak anne ile çocuğu arasındaki yaşamsal bir alışveriş biçimi olmaktan çıkıp artı değere dönüşüyor. Süt, artık yaşamın devamı için gerekli mineralleri içeren ve anne bedeninde yapıp edilen bir besin değil de üretilen bir nesne, bir meta olarak cisimleşiyor. Marketlerin süt reyonlarına göz gezdirmek bu tabloyu anlamak için yeterli. Kuşkusuz köylü ile kentlinin bir inekten süt elde etme biçimleri yapısal benzerlikler içerse de sosyal, ekonomik ve politik açıdan farklılıklar gösteriyor. Köylünün hayvanlarla ilişkisi –sömürüye dayalı olduğu gerçeğini atlamadan– temelde var kalmak, başka bir ifadeyle yaşamın devamı için gerekliyken, kentlinin hayvanlarla ilişkisi daha şiddetli biçimde bir gelişme kültürüne, sermayenin devamlılığına hizmet ediyor. Çünkü sermaye ancak kendini sürekli yeniden üretebildiğinde varlığını devam ettirebiliyor. Bu nedenle kentsel mekân üretim ilişkilerinin yeniden üretimine göre örgütlenirken “yaşam” ancak ekonomik bir değer olarak dikkate alınıyor.

Halk arasında da yaygın kullanımda olduğu gibi asırlardır hayvanların yalnızca etinden ve sütünden değil derisinden, yününden, gen diziliminden, sinir hücrelerinden ve hatta duygu durumlarından bile yararlanılıyor. Üretim ilişkilerinin yeniden üretiminde hayvanlar hem bir hammadde hem de emek gücü olarak sömürgeleştiriliyor. Peter Singer, Hayvan Özgürleşmesi’nde hayvanlar üzerinde gerçekleştirilen söz konusu uygulamaları tüm yönleriyle görünür kılıyor.3 Kuşkusuz, Singer’dan önce ve Singer’dan sonra hayvanların sömürüsüne dair kuramsal ve pratik alandan açılmış çok fazla cephe var. Ben bu kapsamlı sahayı taramak yerine bahsi geçen üretim süreçlerinde mekânın kodlarına ilişkin bir yüzey kazısı yapmakla yetineceğim.4 Zira meselenin yalnızca hayvanlar değil de tüm varlıklarıyla yaşam özelinde bir sömürüye denk düştüğüne inanıyorum.

Singer’ın röntgenini çektiği endüstriyel çiftliklerde hayvanların neredeyse serada yetiştirilen bitkiler kadar hareketsiz hâle getirildiği görünüyor. Kapalı bir mekânın içerisinde ahşap yüzeylerle oluşturulan hücrelere kapatılan hayvanların zeminle ilişkileri de yeniden düzenleniyor. Singer bu bölmelerin binanın beton zemininden daha yukarıda tutulmuş boşluklu tahta zeminler olduğunu ifade ediyor. “Bölmelerin üzerine saman vb. yumuşak malzeme koyulmaz. Çünkü danalar bunları yiyebilir ve etlerinin soluk rengi bozulabilir. Bu buzağılar ancak kesilecekleri zaman kapatıldıkları bu hücrelerden çıkarılır.”5

Peter Singer, Hayvan Özgürleşmesi,
ilk baskı: Animal Liberation: Towards an End to Man's Inhumanity to Animals (Londra: Paladin, 1975) ve
ahşap bölme içerisindeki süt buzağısı,
fotoğraf: Humane Farming Associaton, kaynak: Singer,
age.
Yeni doğum yapmış anaç domuzun hareketsiz olarak bekletildiği bölme, fotoğraf: Jim Mason ve
J.A. Keller,
Animal Factories,
kaynak: Singer,
age.

Berger’in ahır tasvirinden Singer’ın endüstriyel çiftlik çözümlemesine doğru bir bakış atıldığında temel farklılık kendini “mekânın üretimi”nde gösteriyor. Endüstriyel çiftlikler serbest piyasa ekonomisinin yarattığı rekabet koşulları nedeniyle en iyi girdi-çıktı oranını sağlayacak şekilde hayvanların yaşamını giderek daha fazla sınırlandırıyor. Zira mekânsal kapatılmanın şiddeti arttıkça kâr oranı da artıyor. Yaşamları kısıtlamaya dönük her mekânsal hamlenin performans bakımından karşılığı var. İnek, koyun, domuz ve tavuk gibi türler giderek daha sabit hâle getirilir ve bu nedenle artık yarı canlıdırlar; kendileri tüketilen birer ürün olmanın yanında et, süt ve yumurta gibi ürün üreten makinelerdir. Canlılara ait temel özellikleri taşımakla beraber “durağanlaştırıldıkları ölçüde” verimleri artar. Örneğin son dönemde reklamlarda sıkça duyduğumuz serbest dolaşan tavuk söyleminin arka planına bakalım. Yumurta üzerine işlenen kodun hangi rakamla başladığı, aynı zamanda tavuğun ne kadar sömürüldüğünün itirafıdır.6

0: Organik tavuk
1: Serbest dolaşan tavuk
2: Kümeste özgür(!) tavuk
3: Kafes tavuğu

Sıfır noktası organik tavuktan kafes tavuğuna doğru artan numaralandırma stratejisi tamamen tavuğun hareket zemininin sınırlandırılmasıyla bağlantılı. Yaşamsal aktiviteleri iki nokta arasında sabitlendikçe (kümes, kafes ya da çiftlik) verimliliği artan tavuk, artık yumurta veren performansçıya dönüşüyor.

Performans süreçlerinin nasıl çalıştığını anlamak için bir parantez açmakta yarar var. Varlıklardan performans elde etmek için öncelikle onları “konumlandırmak” gerekiyor. Konumlandırma bir varlığın yerinden edilip fiziki ve/veya söylemsel olarak başka bir yere taşınması ya da yönlendirilmesi bakımından biyopolitik yönetimselliğin “başlatıcı” ve “meşrulaştırıcı” bileşeni. Varlıklar fiziki ve epistemolojik olmak üzere iki şekilde konumlandırılıyor. Fiziki konumlandırma, bir varlığın yerinden edilerek yeni bir zaman-mekânda yeniden üretimini başlatan, epistemolojik konumlandırma üretim süreçlerinin sosyalizasyonunu sağlayan ve performansı meşrulaştıran stratejidir. Performans ise yeri değiştirilen bir varlığın bulunduğu ortam ve koşullara göre terbiye edilmesi ya da üzerinde işlem yapılan varlığın emek dolayımıyla sermayeye ve ürüne dönüştürülerek ekonomikleştirilmesine dair süreçleri barındırıyor.7

Epistemolojik konumlandırmanın rolünü et endüstrisi üzerinden anlamak mümkün. Hayvanlardan performans elde edilirken dil önemli bir meşrulaştırma aracı olarak kullanılıyor. Carol Adams, yaşayan hayvanların şiddet uygulanarak ölü ve tüketilebilir nesnelere dönüştürülmesini et yemenin gönderge noktasını değiştiren sembolik bir süreç olarak okur. Adams’a göre “endüstrileşmiş et yiyen kültürler, canlı hayvan olgusunun et düşüncesinden koparılma sürecinin örnekleridir”8 ve hayvanlar “sadece teknoloji yoluyla değil, ‘besin üretici ünite’, ‘protein hasatçısı’, ‘dönüştürme makinesi’, ‘ekin’ ve ‘biyomakine’ gibi masum ifadelerle de aşağılık varlıklar olarak” tanımlanmaktadır. Et endüstrisi hayvanları yenebilir ve yenemez parçalardan ibaret olarak değerlendirir. Bu parçaların birbirinden ayrılması önemlidir; kesimden sonra birbirinden ayrılan beden parçaları, bunların bir zamanlar canlı hayvanlar olduğu gerçeğini gizlemek üzere yeniden adlandırılır. Parçalanmış bedenler marketlerde karşımıza antrikot, gerdan, incik, bonfile, sosis, pastırma, biftek vb. olarak çıkar.9

Carol J. Adams, Etin Cinsel Politikası
ilk baskı: The Sexual Politics of Meat:
A Feminist-Vegetarian Critical Theory
(Londra: Continuum Intl, 1990]

Diğer taraftan epistemolojik konumlandırma disipliner alanlardaki söylemlerin üretiminde de etkin bir stratejidir. Tam da bu nedenle, insan olmayan varlıkların yeniden üretildikleri mekânları tasarlayan disiplin olarak mimarlığın hâkim dilinin de performansın meşrulaştırılmasına katkısı kaçınılmazdır. Mekân imalatının “başkası yerine yapı yapma disiplini” olarak belirdiğinden bu yana, pseudo-empatik söylemlerin ağırlık kazandığını söylemek mümkün. Mimarlık okullarında da sıkça kullanılagelen bu söylemler, mimar özneyi öteki için mekân imal eden “empati sahibi ve yaratıcı” bir figür olarak inşa etmeye odaklı. Özellikle hayvanlar için tasarlandığı iddia edilen birçok mimari yapı üzerinden bu ilişkiyi okumak mümkün. SO? Mimarlık Fikriyat tarafından tasarlanan ve 2019 Arkitera Mimarlık Yıllığına giren Tavuklar Evi projesi de bu örneklerden yalnızca biri. Yapının ismi dahi önemli ipuçları barındırıyor. Mimarlık jargonuna şöyle bir kulak kabartıldığında neden kümes yerine ev kavramının seçildiğini anlamak zor değil.

Kuşkusuz, Tavuklar Evi olarak adlandırılan bu kümes, tavukların yarım metrekare etmeyen alanlara kapatıldığı endüstriyel çiftliklere oranla çok daha sağlıklı ve bu yönüyle köyün var kalma kültürüne daha yakın. Zaten bu projenin seçilme nedeni de hem tekil bir mimari yapı olarak sahip olduğu nitelikler, hem de doğal tarımı ve hayvancılığı ilke edinen örnek bir kültürel modelin içerisinde yer alan bir uygulama olması.10 Elbette projenin bir jüri tarafından değerlendirilerek mimarlık yıllığına girmiş ve ulusal/uluslararası birçok medyada yayımlanmış olması önemli referanslar. Bu nedenle buradaki değerlendirme doğrudan yapıya yönelik değil; ancak yapıda da kendini açıkça gösteren genel bir “hâkim mimarlık dili” eleştirisi olarak görülebilir. Mimarlığın kendi insan biçimli (antropomorfik) dili aracılığıyla insan olmayan varlıklar üzerinde uyguladığı şiddeti nasıl gizlediğine ve meşrulaştırma aracı hâline getirildiğine dikkat çekmek istiyorum. 

Tavuklar Evi, tasarımcıların “hayvanları anlama ve onların ihtiyaçlarına göre tasarlama” söylemlerine rağmen bütünüyle “performans”a dayalı bir zaman-mekân. Zaten, proje açıklamasına bakıldığında, tavukların yaşamlarının nasıl performans üzerine düzenlendiği daha iyi anlaşılıyor:

“800 tavuğa yuva olması beklenen kümes projesi temel kullanıcının insanlar değil hayvanların olduğu, dolayısıyla hayvanların ihtiyaçlarının ihtiyaç programını oluşturduğu bir süreçle tasarlandı. Tasarımın bir yaşam biçimini empoze etmesi yerine, mevcut yaşam biçimlerinden öğrenmek zorunda olduğu bu süreç, tavukların iç mekândaki ihtiyaçları ekseninde şekillendi. Gün ışığı, kümesin havalanması, tavukların tüneme barlarının pençeleriyle uyumu, follukların konforu gibi konular, kümes kesitini ortaya çıkaran temel kriterlerdi. Yapı, ahşap taşıyıcılarıyla prefabrik olarak hazırlanmış ve yerinde bir araya getirilmiştir. Modüler kurgusu sayesinde tavuk sayısına göre büyüyüp küçülebilir.”

Follukların tasarımının “kaliteli” yumurta üretimiyle, güneş ışığının tavukların “verimlilik”lerinin artmasıyla ilgili birer parametre olduğu açık. Nihayetinde çiftliklerin temel amacı tıpkı bir fabrikada olduğu gibi en az girdi ve emekle en fazla (ya da burada olduğu gibi daha lezzetli ve sağlıklı) çıktının elde edilmesidir. O nedenle, ne tasarımcıların mimari tektoniği tavukların ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirme söylemleri, ne de projenin isminin Tavuklar Evi olması bu kümesin endüstriyel çiftliklerle temelde aynı işlevi yerine getirdiği gerçeğini değiştirebilir. Burası tavukların özgürce yaşadıkları evleri değil, yeniden üretildikleri bir fabrikadır. Çünkü kümesteki yaşam, tavukların yaşamı değildir.

Kümesin inşai bakımdan modüler kurgusu da bu fikri destekler niteliktedir. Kümes, performans arttığında büyütülebilir, performans düştüğünde de küçültülebilir bir modüler strüktüre sahiptir. Performansa dayalı bu yapı, zaman-mekânın fabrikalaştığı bir organizasyon biçimi olarak ortaya çıkar. Fabrikalaşmakla anlatılmak istenen, varlıkların işe koşularak kitlesel üretimin bir parçasına dönüştürüldüğü bir zaman-mekân rejimidir. Fabrika mekânını biçimlendiren diyagram imalat akışıdır. Üretim bandı üzerinden gelişim gösteren bu diyagram, bir zemin organizasyonuna dayanmaktadır. Tavuklar Evi’nde de tavukların hareketleri verimlilikleri oranında bazen kısıtlanır, bazen de ürünün niteliğini artırmak amacıyla serbest bırakılır. Bu nedenle kümes, sirkülasyonun düzenlendiği ve zeminin yeniden üretildiği bir imalat-mekândır.11

Tavuklar Evi, So? Mimarlık Fikriyat, Erzincan, 2017, fotoğraf: Ali Taptık,
kaynak: Arkitera
Tavuklar Evi gece kullanımı,
kaynak: Arkitera
Tavuklar Evi gündüz kullanımı,
yumurta toplarken, kaynak: Arkitera

Fabrika, varlıkların seri hâlde üretime sokulması ve imal edilen öznelliklerin işe koşulması görevini üstlenir. Bu yazlık üçlemenin ilki olan “laboratuvar”dan sonra, varlıkları performansları üzerinden organize eden “fabrika”, imalat sürecinin gerçekleşme ortamlarını içerir. Başka bir ifadeyle bir imalat mekânı olarak fabrika, laboratuvarla birlikte –mevcudiyetlerinin dışında konumlandırılan– varlıkların teşebbüsleştirildiği mekândır. Fabrikanın laboratuvardan farkı, üretimin maddi ve kitlesel oluşudur. Çünkü fabrikanın temel özelliği, “kontrol edilebilir performatif bir kitle” yaratmasıdır. Bu kitle yalnızca bitkilerden, insanlardan, hayvanlardan ya da enerji kaynağı bir madenden oluşabileceği gibi, bazen de bu varlıkların farklı biçimlerde (insan-hayvan, insan-bitki, insan-maden vb.) bir araya getirilmesinden de oluşabilir. Plantasyonlar, hayvan çiftlikleri, seralar, barajlar, enerji çiftlikleri, veri çiftlikleri, madenler vb. aracılığıyla yeryüzünü zemini düzleştirilerek, içi oyularak, özü çıkarılarak yeniden imal edilir. Bu mekânlar genelde yeryüzünü işlenecek bir zemin olarak görür.12

The Tulip Series, Hollanda, 2018,
fotoğraf: Tom Hegen, kaynak: Tom Hegen
Kennecot bakır madeni, ABD, 1983,
fotoğraf: Edward Burtynsky,
kaynak: Edward Burtynsky
Avrupa’nın en büyük medikal
kenevir üreticilerinden Aurora Canabis’in imalat serası, Danimarka, 2020,
fotoğraf: Alastair Philip Wiper,
kaynak: Alastair Philip Wiper ve
The Aquaculture Series, Hırvatistan, 2017, fotoğraf: Tom Hegen, kaynak: Tom Hegen
The Cultivation Series, Almanya, 2015, fotoğraf: Tom Hegen, kaynak: Tom Hegen
Lityum madeni, Şili, 2017,
fotoğraf: Edward Burtynsky,
kaynak: Edward Burtynsky

Zaman-mekân fabrikalaştıkça hammaddenin bir ürüne dönüşümünde insan ve insan olmayan varlıklardan performans(lar) elde edilen bir organizasyon söz konusudur. Bu ilişki neredeyse bütün imalat süreçleri için geçerlidir. Örneğin derede akan suyun kontrol edilerek yeniden üretildiği bir baraj için de geçerlidir, konumlandığı tepeyi günden güne eriten bir çimento fabrikası, bir dağın bitki örtüsünü soyarak altını üstüne getiren bir altın madeni, yerin yüzeyini tek türün sonsuz yayılımıyla sadeleştiren bir palm yağı plantasyonu ya da denizin ortasında kontrollü yapay bir habitat yaratan bir balık çiftliği için de. Çünkü zaman-mekânın fabrikalaşmasında temel strateji varlıkları işe koşmaktır. Sadece hayvanların değil, tüm varlıklarıyla yeryüzünün işe koşulmasından bahsediyorum; rüzgârın işe koşulmasından, toprağın, suyun, tohumun, ineğin ve pek tabii insanın işe koşulmasından. Fabrika işe koştuğu varlığı üretimin parçası hâline getirir, böylece varlığın kendisi değil bedeninin parçaları anlamlı hâle gelir; kol, kas, bacak, dal, meyve, yumurta, bacak, deri, yün, yağ, öz, cevher vb.

İmalat-mekânların nasıl çalıştığını anlamak için Singer’ın işaret ettiği “sera” önemli bir örnektir. İşe koşulan bitkilerden yüksek performans elde etmek üzere organize edilen sera, bir strüktür (çelik ya da ahşap) ve bu strüktürü saran yüzey (cam ya da naylon branda) aracılığıyla içerisi ile dışarısı arasındaki kontrollü ayrımın mekânıdır. Yüzey yarı geçirgendir: Işığı geçirir, ancak havayı ve büyük oranda ısıyı geçirmez. Böylece zemin içindeki/altındaki varlıklarla birlikte yeniden imal edilir. Bugünün teknolojisiyle seralar giderek bilgisayarlı kontrol sistemleriyle iç mekânın istendiği şekilde manipüle edilebildiği fabrikalara dönüşmüştür.

Geleneksel tarım, bitkiyi kendi “yer”i dışında yeniden üretirken, sera endüstrisi mekânsal kontrol sistemleri sayesinde yaşamın döngüsel zamanına da müdahale ederek bitkiyi yeri ve zamanı dışında yeniden üretir.13 Bu, yaşamın performatif nesnellik biçimlerine koşullandığı yeni bir zaman-mekân rejimidir. Tıpkı bir hayvan çiftliğinde olduğu gibi varlıklar uygun ısı, ışık ve neme göre koşullanarak imal edilir. Böylece kıpkırmızı domatesler, düzgün biçimli salatalıklar, taze frenk maydanozları, mermer görünümlü antrikotlar, serbest gezen tavuk yumurtaları her mevsim rafları süsler. 

Hülasa, mimari yöntemlerin ve dilin araçsallaştırılmasıyla zaman-mekân fabrikalaşırken varlıkların yeniden üretimi mümkün ve meşru hâle gelir. Güney Koreli Boong Joon Ho’nun yönetmenliğini yaptığı Okja benzer bir ilişkiyi rahatsız edici bir gerçeklikte gösteriyor. Film bir kimyasal tarım şirketi tarafından küresel açlığa çözüm olarak yaratılan genetiği değiştirilmiş domuzlardan biri olan Okja’nın hikâyesini anlatıyor. Açılış sahnesi aynı zamanda söz konusu fabrikanın da açılış töreni. Yukarıdaki tartışmaların önemli bir kısmı fabrika sahibinin açılış konuşmasındaki şu satırlarda gizli:

— Süper domuzlarımız sadece büyük ve güzel olmakla kalmayacak, aynı zamanda karbon ayak izleri düşük olacak, daha az yem tüketecek ve daha az dışkı çıkaracak…
— En önemlisi de çok lezzetli olmaları gerekiyor…

Afiş, Okja, 2017, yönetmen: Boong Joon Ho

* Bu metin –yazlık– bir üçlemenin ikinci metnidir. İlki için bkz. “Üç Zaman-Mekân: Laboratuvar”

1. John Berger, Domuz Toprak (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016) [Pig Earth, 1979]

2. Age.

3. Peter Singer, Hayvan Özgürleşmesi (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2005) [Animal Liberation: Towards an End to Man's Inhumanity to Animals, 1975]

4. Daha kapsamlı bir tartışma için bkz. Emre Demirtaş, Mekânın [Biyo]politikası; Yaşamın Teşebbüsleştirilmesinde Mekânın Rolü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Kocaeli Üniversitesi, 2020.

5. Singer, age.

6. Demirtaş, age.

7. Age.

8. Carol J. Adams, Etin Cinsel Politikası (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2013) [The Sexual Politics of Meat: A Feminist-Vegetarian Critical Theory, 1990]

9. Adams, age.

10. Proje, Kutluğ Ataman’ın Erzincan’da konumlanan Palanga Mimarlık ve Sanat Çiftliği’ndeki yapılardan biri. Ataman’ın ifadesiyle “sanat ve kültür üreten holistik bir çiftlik” yaratma fikriyle ortaya çıkan çiftlikte Emre Arolat, Hasan Çalışlar, Han Tümertekin, Nevzat Sayın ve Kerem Piker gibi tanınmış mimarların projeleri de bulunuyor. Bkz. “Tarım Etrafında Örgütlenen Kültür Örneği: Palanga

11. Demirtaş, age.

12. Age.

13. Bu nedenle sera endüstrisi tüm tarımsal üretim faaliyetlerinde dünyadaki en hızlı büyüyen sektörler konumuna gelmiştir. Hollanda’nın dünyanın en düşük yüzölçümlü ülkelerinden biri olmasına rağmen en büyük ikinci tarım ihracatçısı olmasının altında da bu yatar.

Emre Demirtaş, fabrika, hayvan, inek, insan, John Berger, kapitalizm, kent, köy, laboratuvar, meta, mimarlık, performans, sermaye, SO?, sömürgecilik, şehir, Tavuklar Evi, yeme içme, zaman-mekân