fotoğraf: Elvan Erkmen
Semt Pazarlarına Ağıt

Marc Augé’nin tanımladığı hâliyle yok-yerler, estetik zevklerimizi gıdıklayacak mekânsal algıyı istese de yaratamaz. Bu yapılar, ironik olarak kamusal alanlardır ve mimarlığın kamusal alanı daha iyi bir hâle getirme çabası sonsuza kadar sürecek bir uğraştır. Mimarlığı deneyimlemek, mekânı deneyimlemektir. Bu da ancak mekânla kişisel ve sosyal bir ilişki kurulabilirse mümkün olur. Havalimanı, tren garı gibi mekânları iki direk ve bir bez parçasıyla örtseniz bile işlevini yerine getirir. Kişilerin bu mekânları kullanırken yaşadıkları birikerek önce burasıyla ilgili kişisel hafıza ortaya çıkar, zamanla bu kişisel hafızalar birleşerek mekânın toplumsal hafızası oluşur.

Bunun güncel bir örneği İstanbul’da kurulan haftalık semt pazarlarıdır. Yerel yönetiminin günlük yaşamı geriden takip ettiği İstanbul’da, semt pazarları tıpkı şapkalı minibüsler gibi vatandaşın kendi bulduğu çözümdür. Bu pazarlar, her mahallede ihtiyaç doğrultusunda sokaklardan ve caddelerden oluşan bir labirenti mekân belleyerek işgal eder. Bu labirentin çeşitli yazılı olmayan kuralları vardır. Pazarın en başındaki tezgâhlarda fiyatlar pahalıdır, en dar sokaktaki tezgâhlar ucuzdur, akşama doğru fiyatlar düşer. Pazar esnafının her hafta yeri aynıdır. Her hafta beğenerek yediğiniz patatesinizi aynı esnaftan, aynı tezgâhtan alırsınız. Semt sakinlerinin pazara gidiş saati bile bellidir, ona göre günlük yaşamını ve ekonomisini tasarlamıştır. Alternatif bir yaşam, bir mahalle kurulur burada. Kamusal alanın kullanımına, neredeyse kendiliğinden oluşmuş ve tarihsel geleneği de devam ettiren bir örnektir. Direkler ve bez parçalarından oluşan bu yerler, bugün çeşitli ambalaj ve etiketlerle yeni bir şeymiş gibi sunulan hazır mimarlık, tak-çıkar-yap-sök kullanım gibi kavramları geçmişten beri uygular. Mimarsızlığa gecekondu benzeri bir cevabın var olması, bu oluşumun kültürel bir yeri olduğunu da gösterir. Bu pazarlar semt kültürünün, ekonomisinin bir parçasıdır.

fotoğraflar: Fırat Kaya

Bir süredir bu pazarların kaldırılarak “kültür merkezi”, “otopark” ve “semt pazar alanları” özelliklerinin hepsini taşıdığı iddiasıyla inşa edilen beton israfı mekânlara taşındıkları görülüyor. Bu beton alanların bazen mahallenin en geniş arazisine, bazen de mahallenin yoğun olarak kullandığı ve İstanbul’un en büyük ihtiyacı olan yeşil alanlar veya parkların yok edilerek, bunların yerine yapıldığı da görülüyor. Şehrin eski semtlerinde değil de, daha çok yeni yapılaşan mahallelerinde bu iş uygulanarak, belediyelerin hizmet götürdüğü algısı güçlendirilmek isteniyor. Tamam, semt pazarlarının kurulduğu sokakta veya caddede yaşayan, oradaki işyerlerinde esnaflık yapan insanlar için haftanın bir günü çile yaratıyor olabilir. Peki bu problemi çözmek için yanıtımız, bu betondan yerler mi olmalı? Belediyeler zaten az sayıda kalan bu arazileri betonla doldurmak yerine, mimari anlamda çözümün yarısını oracıkta üreten bu pazarları, özel olarak oluşturulmuş sokak veya caddelere taşıyamaz mı? Örneğin çoğu belediye artık araç girmeyen, yaya dostu alışveriş ve eğlence caddeleri projelendiriyor. Bu yerler haftanın bir günü, iyi tasarlanmış ve yine sök-çıkar bir mimarlıkla kullanılamaz mı? Kapalı alanda onca müşteri ve esnafın nasıl bir gürültüye neden olduğunu hayal edin. Kapalı mahalle yaşamları yaratan —aslında bir mahalle yaşamı yaratmayan— sitelerin, kasiyerle müşterinin birbirinin yüzüne bile bakmadığı marketler yerine semt pazarları gibi insani yanlarımıza hitap eden mekânlara olan ihtiyaç ortada. Hiper-kentleşme yaşadığımız bu zamanlarda, şehrin içinde yaşam belirtisi gösteren, içinde gerçekten bir şeylerin kıpırdadığı izlenimi veren tek yerin semt pazarları olması da başka bir konu.

fotoğraf: Fırat Kaya

Fırat Kaya, kent, mimarlık, pazar, şehir, yok-yer