120 Dakika
Let’s Get Digital

Saat 23:00. İkinci yemeğimden çıkmış otele dönüyorum. Az önce iki saat geçirdiğimiz aileyi görmek için bile buraya gelmeye değerdi diyorum içimden.

Geçtiğimiz aylarda Maison&Objet fuarı için Bilgen’le Paris’e gittik. Etienne Cabet’nin İkarya’sı ne ise, günümüz tüketicisinin fuar alanı da o. Sekiz hole yayılan, koridorları, geçişleri belli, nerede yemek yiyeceğini su içeceğini söyleyen, kendi içinde şehirleşen bir ütopya. Tasarlanmış ticari bir ütopyanın içinden birbirini tekrar eden ritimlerde gezip sergilenenleri izliyorsun.

Son günümüzde, geçtiğimiz sene Design Unlimited için tasarım ve koleksiyon değeri ilişkisi üzerine görüştüğüm Lévy ailesine davetliydik. Kapıdan girer girmez, Frank Gehry, Marc Newson ve Bouroullec kardeşlerle karşılaştık. Evin girişinden salona ve oradan yemek odasına geçerken son yirmi senenin tasarım tarihini okuyabiliyorsunuz. Tarihi yaşayan kaynaklardan aktarmanın daha etkili olduğunu düşünüyorum. Tasarım tarihi derslerimde ilk hafta Design Museum’un A Century of Chairs sergisi ve arşivini kaynak olarak gösteriyorum bu sebeple. Yüzyıldaki politik, ideolojik değişim ve gelişmelerin sandalye gibi gündelik, basit ve naif bir nesne üzerinden nasıl okunabileceğine dair en iyi örneklerden biri.

Design Museum’dan Gemma Curtin’in küratörlüğünü üstlendiği
A Century of Chairs isimli sergiden,
The Civic, Barnsley, 2010,
fotoğraf: © The Civic,
kaynak: Design Museum

Bütün bunlardan daha parlak olan ise, son otuz beş yıldır sanat ve tasarım objesi toplayan 75 yaşındaki Sylvain Lévy’nin hâlâ büyük bir heyecan ve merak içinde olan tavrı, bize koleksiyonları için geliştirdikleri yeni dijital platformu anlatırken parlayan gözleri. Yeniliğe açık, meraklı, fikir soran, adapte olmaktan ve adapte etmekten korkmayan biri. Bugün yaklaşık 500 parçalık bir koleksiyonu eşi Dominique ile birlikte yönetiyorlar. Sanat dünyası için geçerli olan reçete ve formüller yerine sezgileriyle kurguladıkları ve sürekli değişim hâlinde olan bir koleksiyonları var. Her sene yaklaşık 150 parçayı ellerinden çıkarıp değiş tokuş yaparak koleksiyonlarını güncel tutuyorlar. Muhafazakâr olan bir alanda cesur bir tavır. “Çünkü dünya değişiyor ve biz de değişiyoruz. Dolayısıyla koleksiyonumuz da değişiyor” diyorlar.

Ronan ve Erwan Bouroullec’in
Kvadrat için tasarladığı 
yüzey 
kaplama ürünü “Clouds”, 2008,
fotoğraf: Paul Tahon,
kaynak: Bouroullec

Lévy ailesi Sefarad Musevilerinden. İspanya’dan ayrıldıklarında ailenin bir kısmı Mısır’a, bir kısmı Türkiye’ye yerleşmiş. Sylvain Lévy’nin babası mimar. Mısır’daki rejim değişikliğinden sonra, tek bir bavulla Mısır’dan Paris’e yerleşmişler. Koleksiyonlarındaki parçaları ‘sahiplenmeden’ sürekli değiştirmeleri; belki de tek bavul ile hayat kurup yeni bir şehirde köklenebilmekten kaynaklanıyor.

Dominique ve Sylvain Lévy’nin
koleksiyonu için kurgulanmış
sanal müzenin tanıtım filmi

Fransızca “sahip olmak” [avoir] fiilinin etimolojik kökeni; bilmek, görmek ve tutmak. Gördüğünü, bildiğini yanında tutmak… Bildiğini yanında tutmak aynı zamanda ona bağlı olmayı ve buna karşı önlem almayı da beraberinde getiriyor.

Katı hâldeki herhangi bir nesnenin/yapının fiziksel sürdürülebilirliğini daha çok sorguluyoruz. 2016 yılındaki Venedik Mimarlık Bienali’nde Victoria ve Albert Müzesi A World of Fragile Parts isimli bir sergi düzenlemişti. Sergi, dünya tarihinde yer edinmiş eserlerin yok olması tehlikesine karşı yeni bir sürece işaret ediyordu: Kültürel mirası üç boyutlu tarayıcılar ve hızlı prototip üretim yöntemleriyle yeniden üretmek/kopyalamak ve böylece izleyiciyle etkileşim kurmalarını kolaylaştırmak. Sergi fikri, özellikle Ortadoğu’da Palmira ve Musul’daki yıkımlardan kaynaklı, bu coğrafyalarda neredeyse tamamen kaybedilen kültürel mirasa dayanıyor. Sergide, Nefertiti heykelinin kopyasından farklı dönemleri simgeleyen figürlere, pek çok kopya yer alıyordu.

2016 Venedik Mimarlık Bienali’nde
Victoria ve Albert Müzesi’nin düzenlediği
A World of Fragile Parts sergisinden, fotoğraf: Andrea Avezzù,
Venedik Bienali aracılığıyla, kaynak: V&A

Dijital tekniklerle elde edilen bu kopyalar, yeni bir kültür mirası ve ‘dijital hafıza’ oluştururken temsil aslın yerini alıyor, belleğimizde yeni izler oluşturuyor. Dünyaya iz bırakma içgüdüsüyle kentlerdeki var olma kaygısı çakışınca ideoloji denen şey yapılaşan çevre olarak karşımıza çıkıyor. Üç küçük domuzcuk masalındaki gibi, yaşadıkları şehirlerden hazzetmeyip kendi cennetlerini düşleyen Ebenezer Howard, Frank Lloyd Wright ve Le Corbusier için de aynı şey geçerliydi. Metropolis, ideallerinin kontrastıydı. Howard dönemin kapitalist sistemi ve sosyalizm ideolojisi arasında köprü kuran ve herkese eşit bir şema etrafında, yeşil bantlarla çevrili bir kent düşlerken, Wright otomobilin hâkimiyetinde merkezileşen değil ‘banliyö’leşen bir fantezi kurdu. Le Corbusier ise daha iyi bir yaşam için değil, daha iyi bir toplum yaratma ideali üzerine gerçekleşmeyen bir hayal kurdu.

Endüstri devrimi döneminde üretilen mimarlık ve şehircilik ütopyalarına baktığımızda, her bireye eşitlik vermek isterken bireyler arası ayrışma ve farklılaşmayı çok katı bir şekilde reddeden bir temele oturduklarını gözlemleyebiliyoruz. 1960’lardaki ütopistlerin ise, dönemin şartlarına karşı bir tepki olarak var oldukları için, daha özgürlükçü bir yol aldıklarını söyleyebiliriz.

Üç domuzcuğun hikâyesine dönecek olursak… Ahşap ya da saman yerine, tuğla kullanarak evini inşa eden domuzcuğun kötü kalpli kurttan kurtulduğu ve dolayısıyla hayatta kaldığı hikâye; zamana, doğa ve çevre koşullarına dayanıklı bir yaşam alanı inşa etmenin temelini yansıtan mükemmel bir metafor.

Bugünün üç küçük domuzcuk hikâyesindeki somut temsillerin karşılığı daha akışkan, sınırları net değil. İnsanları, ülkeleri, şehirleri birbirine bağlayan otobanlar, demiryollarının yerini fiber kablolar ve çipler aldığından beri, her şeyin bu kadar kolay kopyalandığı dünyalarımızda daha kırılgan olduk. Bu yeni infobahn’lardan (bilgi yolları) oluşan kentlerde ‘bağlantı’nın var olduğu her yer, çevre olarak tanımlanıyor. Bir mekânın ışık alıp almaması değil, kablosuz bağlantısının olup olmaması bir tercih sebebi oluyor. William Mitchell City of Bits: Space, Place and the Infobahn kitabında bilginin ve dolayısıyla toplumun akışkanlığıyla çok yoğun bir bilgi otobanının birbirine bağladığı sanal mekânların var ettiği yeni bir kent öneriyor: City of Bits. Dijital iletişimin metalaştığı noktalara karşılık gelen yeni mimari de bilgi geçiş alanları tasarlıyor.

Bireyin, toplumun kendini iyileştirebilmesi, kopan doğa-insan ilişkisin üzerine fikir ve mekân inşa edebilecek, iyileştirici mimarlık ne durumda?

İyileştirme kavramı bugün dünyada birçok alanda hayli yaygın bir konu. Soğuk sıkım sebze suları içiyor, benliğimizin farkına varmak için seminerlere katılıyoruz. Doğa ile aramızdaki ilişkiyi, bu ilişkiyi yıkan sanayi üzerinden yeniden kurmaya çalışıyoruz. Fikirden yapıya ve oradan da medyaya yayılan hızlı bir döngünün içinde mimarlığın krizde olduğu garip bir zamandan geçiyoruz. Arkasında bir tavrı ve düşünceyi temsil eden yapıyı elde etme biçimlerimizde anlık bilgi üretiminden ve akışından, dijitalleşmeden nasıl yeni bir yöntem çıkarabiliriz? Doğadan öğrenerek, arkaik köklerimizi çağdaş yaşam şekillerine tercüme ederek, doğa ile iletişimimizi farklı aşamalarda yeniden düşünebiliriz belki de.

Dijitalleşmeyi, yerel kaynak ve coğrafyayı göz önünde bulundurup kendine yeten, çevresine saygılı bir mimarlık için yeni bir dil tasarlarken bir araç olarak kullanabiliriz. Peki ya siz? Mimarlığı nasıl yapardınız?

120 Dakika, dijital kültür, Dilek Öztürk, tasarım