Fenerbahçe Parkı Topluluk Bahçesi,
fotoğraf: Raife Polat
İstanbul’un Bahçeleri
ve Bostanları

“İstanbul, habitatlarının çeşitliliğiyle birçok bitkiye ev sahipliği yapar. Florasına 2.500 civarında çiçekli bitki ve eğreltinin kayıtlı olduğu İstanbul’dan yaklaşık 60 kat daha geniş alana yayılan Polonya’da bulunan bitki taksonu sayısı İstanbul’daki bitkilerin sayısıyla hemen hemen aynıdır. İstanbul’un florasında yer alan bitkilerden 40’ı Türkiye için, 23’ü ise İstanbul ve yakın çevresine endemiktir.”

Benim için fazlasıyla çarpıcı bir bilgi bu. Arsızca yağmalanmasına karşın ayakta kalmaya kararlı nadide İstanbul’a ait, baskı yılı 2011’i gösteren, İÜ Fen Fakültesi Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi Tarihçe ve Bitki Varlığı projesinin çıktısı olan yayından birebir alıntıladığım güncel sayılabilecek bir bilgi. Tekrar tekrar okuyasım var bu bilgiyi, size de öneririm. İnanılmaz çünkü. Devasa bir metropolün her şeye karşın bunca habitatı ısrarla bünyesinde tutabilmesi… Nasıl kararlı bir direnç. Bize rağmen!

Biraz zamanda yolculuğa çıktım bu şok edici bilgi karşısında. Şu hep duyduğumuz hasbahçelerin özelliklerine daldım. Alfred Heilbronn’a, Nebahat Gökyiğit’e, Atatürk Arboretumu’na… Hep çok sevdiğim Fenerbahçe Parkı’na alıcı gözüyle baktım ve bir yıldır benim için daha değerlenen bu parkın içindeki küçük bostanımıza…

Bu coğrafyada yaşayanlar çok seviyormuş çiçekleri. Bahçelere çok önem veriyorlarmış. Avrupa’dakilerin aksine önceden belirlenmiş kuralları uygulamaktansa, bahçenin bulunduğu topografyaya, iklime uygun çözümler üretiyorlarmış.

Osmanlı zamanında İstanbul’u ziyaret eden yabancılar bahçelerde gördükleri çiçek zenginliği karşısında şaşırıyorlarmış, çünkü o dönem Avrupa’da bahçe düzenlemeleri tekdüzeymiş. Oysa saray bahçelerine Anadolu’nun her yerinden çiçek soğanları getirtiliyormuş. Gül ve lale vazgeçilmezmiş, sümbül ve karanfil de çok seviliyormuş, bahar aylarında çiçeklenen meyve ağaçları bahçelerin değişmeziymiş. Osmanlı ve İslam sanatı tarihçisi Prof. Nurhan Atasoy Hasbahçe kitabında, İstanbul ressamlarından İngiliz Thomas Allom’un da çiçek sevgisine gönderme yaptığını vurguluyor. “Allom 19. yüzyılda İstanbul’da hemen her evin, içinde çeşitli ağaç ve çiçeklerin yetiştirildiği bahçelerin ortasında kurulduğunu söylerken, Türklerin çiçeğe, özellikle güle çok değer verdiğini, ayrıca Türkler arasında bir çiçek dili bulunduğunu ve her çiçeğin bir anlam ifade ettiğini örneklerle açıklar. Allom’a göre portakal çiçeği umudu, kadife çiçeği umutsuzluğu, horozibiği değişmezliği, lale sadakatsizliği simgeler ve ‘selâm’ adı verilen çiçek demetleri mektupların yerini doldurur, aşıkların sevgililerine karşı duygularını anlatır.”

Çiçek, meyve ağaçları, serviler, mermer çeşmeler ve havuzlar hasbahçelerin ana unsurlarıymış. Fatih’in, Kanuni’nin, II. Ahmet’in, I. Murat’ın tutkusu olmuş bahçeler. Lale Devri’ni yaşamış, yaşamak istemiş bir imparatorluktan söz ediyoruz. Sultan’ın, özel olarak ilgilendiği bahçesinde yalnız dolaşmaktan keyif aldığı dönemlerden. Bahçelerde yemeklerin yendiği, müzik dinlendiği, spor karşılaşmalarının yapıldığı, törenlerin düzenlendiği, bir arada olunduğu zamanlardan. Alçakgönüllü, doğaya saygılı, basit bir tasarımla düzenlenmiş, işlevsel, yaşayan bahçelerin olduğu zamanlardan. Bahçelerde bulunan bostanlardan sebze ihtiyacının sağlandığı, fazlasının satılarak gelir elde edildiği dönemlerden.

Cumhuriyet döneminde bahçelerin yerini parklar almış. ‘Türk bahçesi’ kavramından uzaklaşılmış biraz. Yabancı peyzaj mimarlarının tasarladığı, daha planlı, halkın kullanımına açık yeşil alanlar yapılmış. Günümüze dek kent yaşamının değişmez ögesi olarak varlıklarını sürdürmüş, sürdürüyor parklar.

Sürdürüyor da, aynı sevgiyle, aynı ilgiyle, titizlikle mi bilmiyorum açıkçası. Hasbahçeleriyle ünlü, doğal bitki formasyonu orman olan İstanbul, ormanlarını büyük bir hızla kaybeder, değerli bostanları gözünün yaşına bakmadan kentleştirilirken bizler nasıl oldu da seyirci kaldık, tahmin etmek zor değil belki de. Metropolün kuşatması altında, doğaldan, doğadan uzaklaştırılmayı kentleşmenin, gelişmenin bir parçası olarak kabul edip ‘normalleştirdik’. Bu durumda, ‘dünyanın en güzel kentinin’, çocuklarının ‘kirlenmesini’ istemeyen anne babalarla dolmasına, tuhaf peyzaj anlayışıyla parkların bile betonlaştırılmasına şaşmamak gerek. Yılda bir kez, Osmanlı zamanında sahiplendiğimiz lalelerin parklarımızı sarmalayıp arzıendam etmesi, otoban kenarında, renkli çakılların yanına iliştirilmiş çiçek ve çalılarla resmedilen eğreti İstanbul güzellemeleri yeni bahçecilik anlayışımız. Eh, demek ki yetiyor da artıyor çoğu İstanbulluya ki “nedir bu arkadaşım?” diye sormuyor kimse.

“Fatih Belediyesi Topkapı Sarayı’nın sit derecesini düşürmek için İstanbul 4 Numaralı Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’na başvuru yaptı. 1995 yılında 1. derece arkeolojik sit alanı ilan edilen Sur-u Sultani içinde kalan hasbahçenin 3. derece arkeolojik sit derecesine düşürülmesi önerisine Koruma Kurulu itiraz etmedi. 2863 sayılı Kültür Varlıkları Koruma Yasası’na göre 1. derece arkeolojik sitlerde yapılaşma tamamen yasakken, 3. derece arkeolojik sit alanlarında müze denetimli inşaat izni veriliyor. Saray’ın avluları için ise kararı Kültür Bakanlığı verecek.” haberi bazılarımızın içini sızlatsa da göz yumuyoruz.

Fenerbahçe Parkı Topluluk Bahçesi

Bir gelenek var unutmamamız gereken, ama belli ki unuttuğumuz. Biricik İstanbul tek başına yirmi üç endemiği koruyamaz. Tarım kentte de oluyor; çiçek, böcek, ağaç, doğa, hepsi. Sahici bilgi bu, birinci elden. Yaşamımda bir bahçe var bir yılı aşkın süredir çünkü: Fenerbahçe Parkı Topluluk Bahçesi. Bakmayın ağzımız alıştı, kısaca bahçe diyoruz ama küçük bir bostan aslında. İki yıl önce Saint-Joseph Lisesi’nin Permakültür Kulübü’nün harika öğrencilerinin öğretmenlerini, müdürlerini de arkalarına alarak kamusal alanda bir bahçe oluşturma fikriyle Kadıköy Belediyesi’nin kapısını çalmasıyla yaşam bulmuş. Fenerbahçe Parkı’nın içinde 900 metrekarelik bir alan tahsis etmiş belediye öğrencilere. Alan permakültür ilkeleriyle tasarlanmış, tamamen doğal yöntemlerle önce okul öğrencilerinin, ardından ilçedeki istekli diğer okulların ve semtlilerin katılımıyla, gönüllülük esasına dayalı gelişen, paylaşımcı bir eğitim ve üretim alanına dönüşmüş. Ben de süreçte gönüllü ekibe katılanlardan biriyim. İzleyen, takip eden büyük bir kitle var, çalışan, emek veren ise daha küçük bir ekibiz. Kentte tarımı deneyimliyor, çocukları toprakla, börtü böcekle barıştırıyoruz. Kısa sürede küçük, ancak büyüleyici bir ekosistemin yavaş yavaş oluştuğuna hayranlıkla şahit oluyoruz.

Altı yedi yaşlarında Selimiye apartmanlarının arasındaki boş arazilerde, dizlerimizi aşan pisi pisi otlarının arasında yaptığımız yürüyüşlerde uğur böcekleriyle arkadaşlık ederdik. Bolluklarına şaşırmazdık o zaman. Etrafımızda uçuşan kelebeklerin çeşitliliği de olağandı. Şimdi bahçeye gelen çocukların her kelebek ya da uğur böceği gördüğünde hayretle çığlık atması, görebilmek için birbiriyle yarışması en derinde iç burucu olsa da bahçede bu canlıların popülasyonunun artması, çocuklarla buluşabilmeleri bastırıyor o hissi. Solucanlarla, hatta örümceklerle bile arkadaş oluyorlar biraz daha ilerletince işleri.

Kentte bostan geleneğini inatla sürdürenler var. Bizimki çok taze bir hikâye, zincire eklenen son halkayız, sonuncusu olmayacağımızı umuyorum. Ancak bu macera hiç kolay değil. Çok zaman, çok bilgi, çok paylaşım, çok uygulama, çok ama çok emek istiyor, gerçekten. Aşkla bağlanmak gerekiyor toprağa, kalıcı bir sevgiye dönüştürmek sonra. Ancak o zaman sürüyor bu iş. Yolun başında bir âşık olarak söylüyorum bunu ve yol uzun. Masamın üzerindeki kitaplar, her gün girip didiklediğim blog’lar ve web siteleri çoğaldı. Araya bir şey girip de bahçeye gidemediğimde merak büyüyor içimde. Kapısından içeri girdiğimde ise zaman duruyor, yorgunluktan oram buram ağrıyarak eve dönerken çamurlu botlarım, ne kadar temizlesem de derinlere yerleşmiş tırnaklarımdaki toprak, karman çorman saçıma başıma aldırmadan bir kafeye girip yorgunluk kahvemi yudumlarken duyduğum haz üzerimdeki tuhaf bakışları yok ediyor. Metropol İstanbul’da koca koca helvacı kabaklarını, karpuzları hasat edebilmek hazların en büyüğü oluyor.

Diyeceğim o ki; bir yerlerde birileri kaybolmaya yüz tutmuş çiçeklerin, sebzelerin tohumlarını topluyor. Sonra takas ediyor. Bahçe yoksa saksı var. Öyle de oluyor. Yine sahici bilgi, birinci elden. Dedim ya, biricik İstanbul tek başına yirmi üç endemiği koruyamaz.

{fotoğraflar: Raife Polat}

bahçe, bostan, çiçek, hasbahçe, İstanbul, permakültür, Raife Polat