Kimsesiz Fotoğrafların Hafızası

Kimsesiz Fotoğraflar

Kendi aile arşivimle ilgilenmeye başladıktan sonra yolumu sahaflarla kesiştirmeye daha çok çabalıyorum. Dükkânların önüne yerleştirilen, irili ufaklı fotoğrafların doldurduğu kutulara ya da bazen eski minik bavullara daldırıyorum elimi. Mutlaka arkalarını kontrol ediyorum bir not var mı diye. Fotoğraf hakkında bir tarih, bir yer, bir isim herhangi bir ipucu. Bazen birkaç tanesini satın alıyorum. Neye göre seçtiğimi soracak olursanız, bu konuda belirli bir kriterim yok. Kimi zaman fotoğraftaki kadını merak ediyorum, bazen kalabalık pozlardaki gülüş çekiyor beni, bazense fotoğrafa tesadüfen dahil olmuş insanlar. Bu fotoğrafları çoğu zaman bir kitabın arasına tıkıştırıp eve getiriyorum. Sonra… Sonrası yok gibi. O fotoğraflara geri dönüp bakmak bir yük. Tanımadığım insanların hiç bilmediğim hayatları…

“Dünyadan Sonra Bir Yer”de Mari

Yelina Tayfur’un 2025 yazında okuruyla buluşan kitabı Dünyadan Sonra Bir Yer’deki öykülerde ölüm baskın bir tema olarak karşımıza çıkar. Ölenler, ölümlere tanıklık edenler, öleyazanlar… Hikâyeler çoğu zaman tüylerinizi ürpertir, size kendinizi tedirgin hissettirir. Ama öyle büyük, trajik olaylar değildir çoğu zaman yaşananlar. Küçük anlara odaklanan hikâyelerde Yelina Tayfur bizi her bir duyguya, çatışmaya, tuhaflığa, sıradanlığa yakından bakmaya davet eder. Hikâyelerde kafamızı pencereye çevirdiğimizde görünen şudur:

“Dışarısı zifiri karanlıktı, düzdü, çukurdu, sanki dünyadan sonra bir yer.”1

Yelina Tayfur, Dünyadan Sonra Bir Yer (İletişim Yayınları, 2025)

Bu yazıda üzerinde durmak istediğim öykü: “Başka Bir Yerde”. Bir apartmanda geçiyor. Apartmanın ikinci katının beş numaralı dairesinde yaşayan, kendisini Firuze olarak tanıtan Mari; bu dairenin bir odasında asılı duran, altın kaplamalı çerçevenin içinde on yedi yaşındaki Mari ve daireye gidip gelen bakkalın çırağı Ömer ise öykünün kahramanları:

“Mari, yaşlı kadın ve çocuk. Üçümüz bu apartmanda kayıptık. Ben bir çerçevenin içindeydim. Yaşlı kadın, geçmişi unuttuğu bir ara kattaydı. Çocuk, kapıları birbirine bağlayan labirent merdivenleri atlıyordu. Üçümüz de evin yolunu arıyorduk.”2

Öykünün daha ilk sayfasında Mari’yi ve çerçevesini aldım en üst kat komşumun dairesine yerleştirdim, ki bu dairede kim yaşıyor ya da biri yaşıyor mu hiç bilmiyorum. O kata henüz adım atmam gerekmedi, hâliyle bu da işimi kolaylaştırdı. Bizim katın gri-sarı duvar boyasının aksine Yelina Tayfur’un anlattığı gibi o katın bembeyaz duvarlarına çabucak ikna oldum. Plastik çiçeklerin asılı olduğu Mari’nin daire kapısı açılınca sizi desenli bir halı ve çiçekli duvar kâğıtları karşılıyor. Benim Mari’nin buğulu gözleri var. Beyaz pamuk saçları ve tonton yanakları. Gözleri sık sık boğaz trafiğine kapılır. Dalar gider ama nereye bilinmez. On yedi yaşına olmadığı kesin. Giriş katta oturan kızı bir tanır bir tanımaz. Bazen Dilara, bazen Ayşe, Fatma ya da diğerleri. Sık sık yanık kokusu gelir evinden, sonra ince bir çığlık. Tüm pencereler açılır. Ertesi gün Mari’nin beli tutulur.

Kitaba dönecek olursak, hikâyeyi resimdeki Mari anlatır. Upuzun siyah saçları, kırmızı küpeleri, iri ve parlak dudaklarıyla çerçeveden bakar dünyaya ve hikâye boyunca kendisini artık Firuze olarak adlandıran Mari’nin onu unutmasından yakınır. Ömer ise eve her adımını attığında gözlerini Mari’nin tablosundan alamaz; bu durumu fark eden Firuze çerçevedeki kadını tanımadığını, hatta bu resmin nereden geldiğini bile hatırlamadığını söyler. Ama bu resimdeki Mari’nin yaşadığı evi hatırlar, babasının “döneceğiz” dediği, terk ettikleri evlerini.

Mari beni unuttu.
Mari yakında ölecek.
Ama ben ölemem.
3

Mari’nin on yedi yaşındaki portresine ait olan bu sözler geçmişin kaydını tutan, ama kimin ya da neyin kaydı olduğunu tam da bilemediğimiz kimsesiz fotoğrafları anımsattı bana. Peki nasıl oluyor da bu fotoğraflar bir anda kimsesiz oluveriyor? Özge B. Calafato, “hafıza değeri”ndeki zayıflama ya da “duygusal ağırlık”ın etkisiyle fotoğrafların kurtulunması gereken duygusal yüklere dönüştüğünden bahseder.4 Fotoğraflar artık sahipleri ya da vârisleri için bir anlam ifade etmiyorsa ya da belki geçmişin çatışmalarını gün yüzüne çıkarıyorsa çöpe atılmak üzere bir koliye ya da poşete koyulur. Çöpe atılan fotoğrafların yolu kimi zaman bir kâğıt toplayıcısıyla kesişir, ardından bu fotoğraflar sahaflarda yeni sahiplerine kavuşmak üzere görücüye çıkarılır. Böylece tanımadığımız öznelerin çeşitli mekânlarda çekilen fotoğrafları yeniden dolaşıma girmeye başlar. Peki sahipleri tarafından artık duyulmayan bu kimsesiz fotoğraflar bize neler söyler? Biz onların söylediklerini duyabilir miyiz?  

Sahaflardan Üç Fotoğraf

Bu yazıyı yazarken, sahaflardan aldığım fotoğraflara geri döndüğümde birden hatırladım. Satın aldığım ilk fotoğraflardaki motivasyonum babaannemin fotoğrafları arasında eksik gördüğüm anlardı. Babaannemin Eğrikapı’da büyüdüğü evi hayal etmeye çalışıyordum, nasıl bir bahçeleri olduğunu merak ediyordum. Aşağıdaki fotoğrafla birlikte babaannemlerin de zaman zaman yemeklerini bahçeye kurdukları sofrada yediklerini düşledim. Fotoğraftaki yaşlı çift yerine büyükanne ve büyükbabamı koydum. Üç kadından biri babaannem, diğerleri komşuları. Fotoğrafı çeken elbette babaannemin küçük kardeşi Talat Dayı. Çünkü anladığım kadarıyla ailede fotoğraf çekmeyi ve çektirmeyi en çok seven kişi o.

Bahçedeki sofra fotoğrafıyla birlikte yine bahçede çekilmiş başka bir fotoğraf daha satın almışım. 1938 yılında çekilmiş bu karede büyük yakalı ceketi ve elinde kalemiyle küçük bir kız poz veriyor kameraya, sanki biraz isteksiz. Belki bu andan biraz önce kardeşi kızdırdı onu, belki de o anda masada defterlerinin başında olmak değil de arkadaşlarıyla oyun oynamak istiyordu. İhtimaller sonsuz. Hatırlıyorum, bu fotoğrafı görür görmez babaannemin ölümünden sonra bulduğum, gençken kullandığı kırmızı çantasından çıkan ilkokul karnesi gözlerimin önüne gelmişti. Babaannem de iyi havalarda kâğıt kalemini alır, bu fotoğraftaki Hayriye gibi evlerinin bahçesine çıkar mıydı?

O gün satın aldığım bir başka kare bu defa bizi evin içine davet ediyor. Yemek masasının karşısında, balkon kapısının önünde poz vermeye hazırlanan beş kişi, bir de onların fotoğrafını çekmek üzere kadrajı ayarlamaya çalışan bir fotoğrafçı. Bir yaz akşamı olmalı. Evin büyüğü, anneanne ya da babaanne sandalyeye oturmuş, yüzünde ciddi bir ifade var. Etrafında da belki de onu ziyaret etmeye gelmiş kızları/gelinleri ve torunları. Bu fotoğrafta ilgimi çeken, kadrajda kendine yer bulan bir fotoğrafçı olması olmuştu, tahmin edersizin ki hemen onun yerine Talat Dayı’yı koydum. Peki bu karedeki Talat Dayı ise asıl fotoğrafı çeken kişi kim?

Zaman zaman hikâyelerdeki kahramanlarla kurduğumuz özdeşlik bazen bir fotoğrafa bakarken de mümkün olabiliyor. Resimdeki Mari sahibiyle konuşurken aklıma düşen kimsesiz fotoğraflara bakarken fark ettim ki bazıları daha en başta kulağıma fısıldamış. İlk duyduklarım daha çok benim kendi hafızam, hafızamdaki boşluklarla ilgili. Belki zamanla onlarla kurduğum ilişki değişir ya da belki bir gün –en azından bazılarının– kendi hafızasını keşfetmem mümkün olur.

1. Yelina Tayfur, Dünyadan Sonra Bir Yer (İstanbul: İletişim Yayınları, 2025), 138.

2. Age, 27.

3. Age, 33.

4. Özge B. Calafato, “Aile Arşivi, Sahaf ve Dijital Arşiv Yolculuğunda Bir Güzellik Kraliçesinin Fotoğraflarının Serüveni”, Türkiye’de Arşivciliğin Bugünü ve Yarını: Kadınların Arşivdeki Yeri (İstanbul: Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Yayınları, 2021) 379.

aile, arşiv, Dilara Ulu, fotoğraf, hafıza, kitap, ölüm, sahaf, Yelina Tayfur