Augustinus ile
İmgeyi Düşünmek

İmge için Türkçe sözlükler “genel görünüş, izlenim, imaj, hayal, düş” karşılıklarını uygun bulmuş. Türediği ‘im’ işaret, onun fiil hâli imlemek ise bir şeyin dolaylı olarak ifade edilmesi anlamlarına geliyor. İmgeden türeyen imgelem hayal dünyası, muhayyile karşılığına sahip. Bir anlamda, imgeyi yalnızca sözlük karşılığıyla değil, kendisi gibi müphem anlamlara sahip akraba kelimelerle düşündüğümüzde de anlam karmaşasıyla karşı karşıya kalacağız. Kelimenin geç bir dönemde Türkçeye girmiş olması, gündelik hayatta yanlış kullanılması, ses benzerliği nedeniyle ‘simge’yle karıştırılması gibi sığ sorunlar, bu anlam karmaşasının akla ilk gelen nedenleridir. Kelimenin kökeninden yardım aldığımızda ise Latince imago ile karşılaşırız. Bu kelime, imgenin Türkçede daha çok hayale meyleden anlamlarının aksine, daha somut anlamlar teklif eder. Temsil, benzerlik, kopya, imitasyon, yansıma, tasvir gibi sinonimlerinin yanında hayal anlamında kullanıldığında dahi phantom’u yani şekil, tayf, hayali görüntü anlamına gelen kelimeyi buluruz. Dilbilimsel bir analiz yapmayı hedeflemediğimiz için, ana soruya geçmeden imgenin bu metinde bir kavram olarak, Augustinusçu bağlamda “hafızada hatırlatmayı bekleyen şey” anlamında kullanılacağını ifade etmeliyiz.

İmge, bir şeyi yokluğunda düşündüğümüzde aklımıza gelen şeydir. Örneğin karanlıkta güneşi düşündüğümüzde kusursuz bir güneş tablosu çizemeyiz, hatta bugüne dek güneşe bakamadığımızı, parlaklığından dolayı güneşin tam olarak neye benzediğini bilmediğimizi de fark ederiz; yine de güneş dendiğinde zihnimizde sarı, yuvarlak, sıcak bir ‘şey’ belirir. Bu şey, nesnenin oradaki yokluğundaki imgesidir, onun sayesinde düşünebiliriz. Diğer taraftan, bir şeyi, hic et nunc, yokluğunda değil varlığı üzerinden düşünürken, onun oradaki varlığının ötesine geçen bir şeylere sahip olduğunu da seziyorsak bir sanat eseriyle karşı karşıya geldiğimizi itiraf edebiliriz. İmge fark edilince eser anlamını açar; imge sayesinde eser duyumsanabilir boyuta geçmiştir. Etkilenme anına tekabül eden duyumsatmayla, eser öncesi uzamımız yerinden edilir. Böylelikle imge sayesinde eser bağlama kavuşur ve eserle ilişkimiz mevcut uzama müdahalede bulunur.

Eğer bir sanat eseri saçma bulunuyorsa, bu oradaki hatırlatıcı öğenin henüz bilinmemesinden, imgeye yabancılıktan kaynaklanmaktadır. Bir kavram olarak imgenin reddi ise sanatın gereksiz olduğu iddiasına yol açar, çünkü eserin sunduğu bağlamı inşa eden imgenin hatırlatmak istediği şeyin bilinmemesi, eserin varlık nedenini ortadan kaldırarak, onu ‘saçma’ bir objeye dönüştürür. Başka bir deyişle, imgeyi fark etmeyen kişinin eseri saçma bulması mantıklı bir çıkarımdır. Ayrıca belirtmeliyiz ki, sanatı diğer şeylerden ayıran, imgenin kendisi değil, imgeyle yarattığı duyumsatmadır; belki de daha önce hiç görmediğimiz, deneyimlemediğimiz bir şey. İmge bize bu bilmediğimiz şeyi bildik kılar, sanatla hatırlatır: İmge duyumsatma anında kendi kültürünü yaratmaktadır. “Sanat eserinden ne anlıyoruz?” sorusunun cevabı bu kültürdür. Sanatçının soyutlama düzeyine, sanat dalının içeriğine göre farklı imge tanımları yapılabilir, fakat son kertede eserin bağlamını inşa eden imgedir.

Son olarak, imge-eser ilişkisini yerel bir örnekle somutlaştırarak daha anlaşılır kılabiliriz. İmgenin hatırlatıcı olması onun hatırlatmak için var olduğu anlamına gelmez. Günümüzde inatla, daha doğrusu politik folklorun ürünü olarak sürdürülen klasik el sanatları (mozaik, çinicilik, ebru vb.) ne eski zamanlardaki işlevselliğini koruyabilir –çünkü zanaat olmaktan çıkarılmıştır– ne de kendi imgesine sahiptir. Bu sanat dalı –veya dalları– hatırlatıcı olan şeyin imge olduğu yanlışına ev sahipliği yapmaktadır. Klasik el sanatları hatırlatıcı öğeyi, kaba bir tabirle göze sokarak, gören herkese hangi döneme ait olduğunu, neyi muhafaza ettiğini gösterir fakat duyumsatamaz, çünkü eser bağlamını inşa eden ve kültürünü yaratacak imgeden mahrumdur. Geçmişte zanaatın içinde anlam bulmuş biçemler kusuruz bir şekilde yeniden üretilir, fakat ne zanaatla anlam kazanır ne de sanatla anlam üretebilir. Diğer bir ifadeyle, imge geçmiş zamanlardan günümüze ulaşması için şişeye saklanan bir mektup değildir. İmge sanat eserinin bağlamını ortaya koyarken, mevcut uzama müdahale etme kapasitesine sahiptir ve duyumsatma anında kendi uzamını –kültürünü– yaratan şeydir.

İmgenin bir kavram olarak ne olduğunu açıklamaya çalışan bu kısa girişin ardından temel sorumuzu şöyle ifade edebiliriz: İmge yaratılırken hafıza-zaman ilişkisinin rolü nedir?

Aziz Augustinus İtiraflar’ının onuncu ve on birinci kitaplarında hatırlama, hafıza, zaman sorunları üzerine yoğunlaşır. Bu metinlerinde, hakikate ulaştıran düşüncenin refleksif olduğunu tecrübelerinden hareketle keşfettiğini anlarız. Tanrı’yla konuşur fakat Tanrı dışarıda değildir, içine seslenir ve karşılığı –Platoncu yaklaşımla– yine iç dünyasında bulur. “Hiç kuşkusuz seni şu an bir aynadan, hayal meyal görebiliyoruz, henüz yüz yüze gelmedik” (Augustinus, 2014, s. 387). Kendi üstüne katlanan düşünme yöntemi olarak tanımlanabilecek refleksif düşünmede kişi düşündüğü şeyi düşünür: Yalnızca bir şeyin üzerine değil, düşüncesini inşa ettiği yerin kendisini de düşünür. Böylelikle düşünce yayılarak değil, kendi üstüne kapanarak yükselir, içe doğru düşünmenin derinliği artar. Bunun yanında, Augustinus kimi zaman tövbe dileyen bir dindar, kimi zaman yakaran bir aziz üslubuyla, bir teolog olarak Tanrı’ya ulaşmaya çalışmasıyla alışıldık filozof tanımlarından ayrılır. Bir teolog-filozof olarak tanrıyı aramaktadır. Bu uğurda hem düşündüklerini hem de hissettiklerini sigaya çeker. Düşündüklerinin de hissettiklerinin de hafızada olduğunu, hafızayla kendisine taşındığını keşfeder. Refleksif düşünmenin çarpıcı bir örneği olarak hafızanın kendisini düşünmeye başlar. Örnek çarpıcıdır, çünkü bu noktada Augustinus düşünebileceği ilk aşamaya varmış, katlanarak düşünme en geriye çekilmiştir. Düşünmeye neden olan kaynağı düşünmektedir. Hafızanın ne olduğunu, soyutlamaların ne kadarının gerçeğe ulaştırdığını ve ne kadarının toplumsal kabuller olduğunu tartışır.

“Hangimiz imgelerin nasıl oluştuğunu söyleyebiliriz, hangi duyumuz aracılığıyla algılandığını ve hafızanın içine yerleştirildiğini açıkça bilsek bile?” (s. 394) diye sorar Augustinus ve karanlıkta hatırlamak istediği şeyi imgeler aracılığıyla hatırlayacağını, renkler ve sesler için farklı imgelerin devreye gireceğini, bunların birbirine karışmayacağını söyler. “Nesnelerin kendisi yok bende, onların imgeleri mevcut. Tek bildiğim, zihnimde izlenimi olan bir nesnenin hangi tensel duyu aracılığıyla bana geldiği” (s. 398). Diğer yandan Augustinus’a göre imgeler nesnenin temsilcisidir. Örneğin bilim dallarının imgesi yoktur, işlemci olarak çalışırlar. Zihnin çalıştığı fakat hafızanın müdahil olmadığı bir aralıktır bu, bir nevi imgesiz alandır; fakat bu varsayımında ısrar etmez, nihayetinde düşünmenin dağınık bilgilerin toplanması olduğunu kelimenin kökenine giderek kabul eder ve sanat örneğini verir. Sanatın bilgisine duyularla ulaşılmadığını, bu bilginin hafızanın içinden çıktığını iddia eder (s. 398-402). Diğer bir ifadeyle, sanatın imgesi hafızadadır, kendinden imgedir. Bu aşamada hafızanın nasıl var olabildiğini, kendi imgesine mi sahip olduğunu ya da kendiliğinden mi var olduğunu tartışır. Bir anlamda sanat burada soyutlama işlemi için verilmiş bir örnektir. Sadece nesnelerin değil, sanat gibi kavranması zorluk çıkaran şeylerin de imgelerle hafızada yer ettiğini söyler. Soyutlama işlemine devam ettiğinde ise soyutlamanın merkezine yani zihne gelir. Zihin ile hafızanın aynı şey olduğunu, hafızanın zihnin midesi olarak çalıştığını söyler (s. 405). Bir şeyin hatırlanabilmesi için onun imgesinin daha önceden hafızada yer etmesi gerektiğini, unutmanın hatırlanması gibi kompleks durumlarda da öncelikle unutma imgesinin hafızaya atılmış olması gerektiğini iddia eder (s. 408-410). Zihnin tanımını yaptıktan sonra, felsefenin ilk sorusu diyebileceğimiz “Gerçek mutluluk nedir?” soruşturmasını açar ve cevabı yine hafızada bulur. {Augustinus’ta her şeyin ilk nedeni hafıza olduğu için, hangi kavramdan başlarsa başlasın nedensellik zincirinin ilk halkasının hafıza olması hiçbir zaman sürpriz değildir.} Herkesin mutlu olmak istediğini, ancak hakikate dayalı mutluluğun hakiki olabileceğini, sevinç olarak hafızada yer eden imgelerin geçici mutlu ettiğini, fakat bunun mutluluk olarak adlandırılsa dahi gerçek/hakiki mutluluk olmadığını, imgelerin zorlamasıyla gerçek mutluluğa ulaşılamayacağını söyler (s. 418-421, 428). Çünkü Augustinus için imge ister bir nesne ister bir sanat dalının ürünü olsun, neticede Platoncu anlamda mağaradaki gölgedir, esas değildir ve tek başına yanıltıcıdır.

Hakiki mutluluğa ulaşabilmek için Tanrı’yı bulmaktan başka çaresi olmadığını bir teolog olarak ifade ettiği gibi, Tanrı’yı arama yolculuğunda birçok çeldiricinin var olduğunu da itiraf eder. Sanat anlayışını bu bağlamda inşa etmiştir. Örneğin, kilisede ilahi söylenmesi gerektiğini savunur, fakat söylenen şeyin melodisinden etkilenmeyi bir baştan çıkma olarak yorumlar (s. 439). “Dışsal güzelliğin sanatçıları ve bilirkişileri beğeni ölçütlerini yine bu kaynaktan çıkarıyorlar, ama bu güzellikleri doğru dürüst kullanma kuralını nedense aynı kuraldan çıkarmıyorlar” (s. 444) derken, sanatçıların malzemesi ile Tanrı’ya ulaşanların malzemesinin aynı olduğunu, önemli olanın –günümüzden bir ifadeyle– yöntem olduğunu söyler. Merak ile haz arasına çizgi çeker ve saf merakın Tanrı’yı bulmada işe yarayacağını iddia eder, çünkü sıradan merakı ve hazzı ayartıcı olarak nitelendirir (s. 446).

Saflık arayışı ve inanıştaki saflığı bulma gayreti Augustinus’u İncil’in nasıl yorumlanması/anlaşılması gerektiği sorusuna götürür. Bulanık bulduğu kitabı anlamak için Tanrı’nın inayetine ihtiyacı vardır, saf anlama kavuşmayı ister, dillerin çoğul olmadığı bir dil hayal eder; aksi takdirde hakikati bulmasının mümkün olmadığını düşünür (s. 470, 472). Saf anlama ulaşmak için Tanrı’nın yani ebedi olanın ne olduğunu düşünür ve insanların geçmiş-şimdi-gelecek olarak üçe ayırdığı zaman anlayışıyla ebediyetin bulunamayacağını iddia eder, çünkü ona göre ebedi olan zamanda ve değişimde değildir. Zaman değişmeyi de üreten bir yanılsamadır, gerçek olan ise Tanrı’nın sözüdür ve o da zamanda değildir (s. 477).

Zamanın ne olduğu sorusu on birinci kitabın en önemli konusudur. Augustinus zamana dair konuların hepsini bu kitapta değerlendirmek istercesine konudan konuya geçer ama her konunun sonunda zamanın bir yanılsama olduğu iddiasını ortaya atar: Zamanın üçe bölünmesinin bir matematik işlemi olduğunu, günün belirlenmesinde gezegenlerin hareketlerinin zamanın ne olduğu sorusuna cevap vermediğini, geçmiş ve geleceğin gerçekleşmiş ve gerçekleşmemiş olmasından dolayı birer tasarımdan başka bir şey olmadığını, yani mevcut olmadıklarını, ayrıca şimdiki zaman dediğimiz şeyin de sonsuza dek bölünebilir bir şey olduğunu, bakıldığı yere göre geçmiş ve gelecek olarak adlandırılabileceğini, özetle zaman diye bir şeyin ‘aslında’ var olmadığını savunur (s. 485-511).

Augustinus’un hafıza ve zaman yorumlarını birlikte düşünürsek, başlangıçtaki sorumuza bir yanıt bulabiliriz. Onuncu kitapta hafızanın kendinden imge üretebileceğini söylerken bunu ispatlama gereği duymamıştı. “İmgenin hatırlatıcı şey olduğu” argümanını düşündüğümüzde, hatırlamanın geçmiş zamanlarda görülen/deneyimlenen şeyin yeniden anımsanması anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Diğer taraftan, Augustinus’un zihin-hafıza denkliği kurması ve hafızayı zihnî üretimin gerçekleştiği yer olarak tanımlaması, imgenin rolünü hesaba kattığımızda iki sonuca ulaştırır: İnsanın hafızadan başka bir şeye sahip olmadığını, onun içinde yaşadığını iddia edeceğiz veya hafızanın aşkınsal bir zemine sahip olduğunu, her şeyin cevabını bu zeminde bulundurduğunu söyleyeceğiz. İnsanın hafızada yaşaması özgünlüğün imkânının kaybedildiği, çünkü her şeyin baştan verili olduğu argümanına ulaştıracaktır. Hafızanın aşkınsal zemine sahip olması, geçmişten ibaret olmaması –çünkü geçmiş diye bir şeyin var olmaması– ise hafızanın sürekli olarak yeni bir şeyler çıkartacağı, yaratımın tamamlanmadığı, sonsuz üretimin var olduğu anlamına gelecektir. Augustinus klasik bir teolog olsaydı, hafızanın Tanrı tarafından bahşedilmiş ve dolayısıyla içeriğinin verili olduğunu iddia ederdi. Geçmiş ister insanın tarihi kadar gerilere gitsin isterse hayal dünyası çok geniş birinin elinde hamur gibi yoğrulsun, bu hafıza hem bireysel hem de kolektif olarak sınırlı kalmaya mahkûmdur.

Bir filozof olarak hafızanın ne olduğu sorusunu tartışması ve bir teolog olarak zamanın gerçekte olmadığını iddia etmesi Augustinus’un özgünlüğünü ortaya çıkarır. İmge bu bağlamda basit bir hatırlatıcı değildir. İmge yine herkes içindir ama herkes tarafından anlaşılmaz. Bir müzik herkese aynı notaları aktarır ve herkes –sağlık sorunu olmadığı sürece– aynı melodiyi duyar, fakat bu aynılıktan, herkesi ayıran kusursuz bir farklılık doğar; duyumsanan kişiden kişiye farklılaşmaktadır. Hafıza zamandan bağımsız olduğu için duyumsama geçmişe ait olabilir veya haz ya da merakın gündelik karşılığında yani şimdidedir veya Augustinus’un temenni ettiği gibi, bu farklılaşma Tanrı’yı gösteren saf anlama da ulaştırabilir. Diğer bir ifadeyle, sanatçının yaratıcılığından kastedilen, imgenin duyumsatma anında kendi kültürünü yaratmasıdır. İmge esere zamandan bağımsız hatırlatıcılık niteliği kazandırırken, duyumsayanı kendi ‘an’ına çekebildiği ölçüde ‘büyüleyici’ olmaktadır.

_
Kaynak:
Augustinus, İtiraflar, çev. Çiğdem Dürüşken, İstanbul: Alfa, 2014.
“Saint Augustine”,
Philippe de Champaigne, yak. 1645-1650, kaynak: Wikimedia Commons

Augustinus, hafıza, imge, Mete Akbaba, sanat, teoloji, zaman