Yemek, Kent ve Gündelik Hayat
Şantiyede Bir Bostan

Kentsel dönüşümle ilgili tartışmaların kızışmaya başladığı erken 2000’li yıllarda, dönüşüm karşıtı grupların ana argümanlarından biri ‘bildiğimiz şehrin sonunun gelmesine’ ilişkindi. Bir yandan kent içi yoksulluk ve koruma alanları için tepeden inme ‘yeniden canlandırma’, diğer yandan da on yıllardır kentin (eski) çeperlerini tanımlayan gecekondu mahalleleri için topyekûn yıkım kararları alınıyordu. Dozerlerin paldır küldür mahallelere girip birkaç saat içinde her yeri talan ederek olay mahallini terk etmesi çok yeni bir durumdu ve geride ağır bir fiziksel travma bırakıyordu. Öte yandan, o zamana kadar kent hayatının parçası olagelmiş birtakım pratikler, dayanışma ağları ve yaşam biçimleri bu fiziksel müdahale sonucunda müthiş bir tehdit altına giriyordu. Kent yaşantısına büyük güçlüklerle tutunanlar, sahip oldukları tüm yaşamsal taktik ve donanımları yitirirken kent de bildiğimizin çok daha kapalı bir versiyonuna dönüşüyordu.

Gıdaya erişim, söz konusu pratikler, dayanışma ağları ve yaşam biçimlerinin merkezindeki konulardan yalnızca biri. Kentsel dönüşümün önünü açan yasalar, yukarıda da bahsettiğim gibi öncelikli olarak kent içinde yıpranmış ve koruma kanunlarının dokunulmaz hâle getirdiği alanları, diğer taraftan da bir türlü kent ekonomisinin dinamizmine eklemlenemeyen gecekondu mahallelerini hedef alıyordu —çünkü operasyona bu ‘zayıf halkalardan’ başlamak çok daha kolaydı. Bu yerleşimlerde de gıdaya gündelik erişim tam olarak bu pratikler, dayanışma ağları ve yaşam biçimleri ile mümkün oluyordu. Bakkaldan alınan ve veresiye defterine yazılan bir bardak un/şeker/salça veya arka bahçede yetiştirilen meyve/sebzeler, beslenen tavuklar, kazlar vb. bu yaşam alanlarının ortadan kalkmasıyla tarihe karışıyordu. Kurgulanan yeni ve modern kent yaşamında, kendi kendine yetebilmeyi mümkün kılacak bu tür formellik dışı uzlaşı ve mekanizmalar için yer yoktu.

2008 yılında sevgili Didem Danış ile birlikte Postexpress için yaptığımız bir söyleşide, Ayfer Bartu Küçükçekmece’ye bağlı Ayazma Mahallesi’nde gerçekleştirilen gecekondu yıkımları ve bunlardan etkilenen yaşamları anlatırken tam da bu meseleden dem vuruyordu. Belediye eliyle gerçekleştirilen yıkımlar sonrasında bir TOKİ üretimi olan Bezirganbahçe toplu konutlarına yerleştirilen Ayazma halkı yalnızca evlerini değil, aynı zamanda daha önce yaşamlarını kolaylaştıran pek çok mekanizma ve aracı yitirmişlerdi. Bunlardan bir tanesi veresiye sistemi ve bakkallardı. Bezirganbahçe toplu konutlarında bakkalın yerini bilinen bir marketler zincirinin alması sonucunda ne veresiye sistemini işletmeye devam etme, ne de bir bardak un/şeker/salça almanın imkânı kalıyordu. Bu durumdan mustarip olanların sayısı az değildi. Yitirilen bir diğer araç ise, ailelerin mutfak ekonomisine muazzam bir katkı sağlayan bahçelerdi. Pek çok hane kendi yetiştirdiğini tüketiyordu. Bezirganbahçe ise, ortak veya kişisel inisiyatife dayalı kullanımı çeşitli kurallar silsilesiyle engellenmiş yeşil alanlar ile doluydu. Değil meyve/sebze yetiştirmek, oturup topluca piknik yapmak dahi mümkün değildi.1

Ayfer ile yaptığımız söyleşinin üzerinden on yıl geçti ve bu süre zarfında kentsel dönüşüm sürecinin fiziksel ve toplumsal ölçekleri fazlasıyla genişledi. Kentsel dönüşüm uzunca bir süreden bu yana gecekondu ve kent içi yoksulluk alanları ile sınırlı olmaktan çıkmış vaziyette. Karaköy’den Fındıklı’ya kadar uzanan sahil şeridini kuşatan Galataport; ada bazında dönüşümün ilk örneklerinden biri olan ve yoğunluk/yükseklik sınırlarını her geçen gün yeniden tanımlayan Fikirtepe projesi; halen vücut bulmamış fakat sadece varsayımına dayanan etkisi İstanbul’un batı kırsalındaki arazi fiyatlarını halihazırda tırmandıran Kanal İstanbul projesi; büyüklüğü 76 milyon metrekareyi aşan üçüncü havalimanı, ve yapımı sırasında İstanbul’un kuzeyinde yer alan doğal kaynaklar üzerinde hatırı sayılır bir tahribat yaratan üçüncü köprü projesi, kentin yakın tarihinden akla gelebilecek ve dönüşümün vardığı ölçeğe dair güçlü izlenimler yaratabilecek örnekler.

Bütün bu örnekler ve onların daha küçük ölçekli versiyonlarının toplamı, kentin ortak, yeşil ve tarım alanlarını daha önce deneyimlenmemiş bir hızla ortadan kaldırıyor. Bütün bunlara paralel olarak, kent ve gıdaya erişim konusu kendi içinde büyüyerek yeni tartışmalara alan açıyor. Kent bostanlarının, yeşil alanların veya kentin çeperindeki tarım arazilerinin geleceğine dair sorular tam da bu noktada politik bir nitelik kazanmaya başlıyor. beyond.istanbul’un “Mekanda Adalet ve Gıda” temalı dosyasında Deniz Öztürk’ün bildirdiğine göre, İstanbul’da 2016 verilerine göre mevcut hâliyle 729.773 dekar tarım alanı mevcut. Toplamda üç adet Kanal İstanbul Projesi’ne denk gelen bu alandan yıllık 370 bin ton ürün elde edilebiliyor. Ancak yapımı devam eden ve spekülasyonu yapılan projelerin tamamı uygulandığı takdirde, bu alanlar ve üretimden geriye bir şey kalmayacak. Hayvancılık, tarıma dayalı sanayi üretimi ve istihdam, gıdaya erişim ve mekânsal adalete olumsuz etkileri mutlak olacak bu gidişatın toplumsal sonuçlarını tahayyül edebilmek şu an için güç.

O zaman şu soruyu sormak da geçerli hâle geliyor sanırım: Kentsel dönüşümün taştığı yeni alanlar, kentte gıda tartışmalarına dair ne tür zeminler hazırlıyor? Mülkiyet tartışmalarının ağır bastığı alanlarda parsel bazında gıda inisiyatifleri türeyebilir mi? Tam da bu alanlarda, kent yaşamında kaybedilen pratikler, dayanışma ağları ve yaşam biçimlerini bir anlamda geri kazanmak mümkün mü? Hiçbir şey olmasa bunların tohumları buralarda atılabilir mi? Kent bahçelerine doğru bir tahayyül, müşterekler siyaseti dışında neye dayanabilir? Peki Bağdat Caddesi’nin bütün bu sorularla nasıl bir ilişkisi olabilir?

Bağdat Caddesi’nde ‘Kentsel Dönüşümün Enkazı’

Kadıköy’ün Bağdat Caddesi çevresinde yer alan semt ve mahalleler, hem taşıdıkları sınıfsal nitelik hem de kentsel dönüşümü deneyimleme biçimleri açısından gerçekten de özel bir yere oturuyor. Bu deneyimlerde, “afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirleme” amacını taşıyan 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun’un etkisi büyük.2 Bu etkinin gündelik yaşamdaki ifadesi ise hayli geniş bir yelpazeye yayılıyor: Börek salonlarında müteahhitlerle dönüşüm toplantıları yapan kat malikleri; bir sokağın tamamını bloke eden şantiye alanları; kapı, pencere, kalorifer peteği ve benzeri donanımlarından sıyrılmış iskeletiyle yıkılmayı bekleyen dönem yapıları; Bağdat Caddesi trafiğinde sıralanmış hafriyat ve mikser araçları; havada bir türlü dinmeyen toz, ve gün boyu bitmek bilmeyen inşaat sesleri.

Yasanın 2012 yılında çıkmasıyla beraber parsel ölçeğinde bina yenileme süreçlerinin hız kazandığı bu alanlarda kentsel dönüşüm, orta ve yüksek gelirli kesimler ile müteahhit firmaların ortaya çıkan rant artışından faydalanabilmek ve deprem dayanıklılığı açısından sağlam, dolayısıyla da değerli konut sahibi olabilmek için kullandığı bir araç hâline geldi. Bu özelliğiyle Erenköy, Suadiye, Fenerbahçe, Caddebostan, Çiftehavuzlar, Kalamış ve Şaşkınbakkal gibi Bağdat Caddesi’ne komşu semt ve mahallelerin kentsel dönüşüm deneyimi, yakın geçmişte yerel veya merkezi otoritelerin doğrudan müdahalesiyle, sakinlerin halihazır rızası aranmaksızın ve mahalle ölçeğinde gerçekleşen yenileme deneyimlerinden keskin bir şekilde ayrıldı.3

Birtakım erken dönem etkilerden bahsetmek gerekirse, 2012 yılından bu yana uygulanan ek emsal artışları ve binaların %80’inin afet riski taşıdığına dair çeşitli rapor ve söylentiler bölgenin müteahhitler açısından bir cazibe alanına dönüşmesini sağladı.4 Bu gelişmelerin sonucunda hem Bağdat Caddesi çevresindeki aktif firma sayısı 2012–2015 yılları arasında beş kat arttı, hem de alınan inşaat ruhsatı sayısı 2010’da 194 iken 2014’te 650 rakamına ulaştı. Diğer bir deyişle, astronomik rant artışlarıyla değerlenen kent toprağından kazanmak isteyen müteahhitler ile afet riski ortamında değerli gayrimenkul sahibi olmak isteyen mülk sahipleri arasında birtakım ortaklıkların gelişmesi alabildiğine kolaylaştı. Bugün Bağdat Caddesi ve çevresindeki inşaat hareketliliğinin ardındaki en etkili faktörlerden biri bu ortaklaşmış iradeden doğan uzlaşı ve işbirliği.

Geçmiş deneyimlerde dönüşümü tasarlayan ve dönüşüme maruz kalan tarafların yaşadığı çözümsüzlükler, çatışmalar, kayıplar ve hem hukuksal hem de idari açmazlar düşünüldüğünde burada her şey yolunda ilerliyormuş veya taraflar içinde bulundukları durumdan kârlı çıkıyormuş gibi bir izlenime kapılmak mümkün. Ancak dönüşümün geçtiğimiz beş yıl içindeki seyri, 6306 sayılı kanunun tetiklediği sosyal, ekonomik ve fiziksel kriz anlarının habercisi niteliğinde. Bina malikleri arasında yaşanan gerilimler, müteahhit veya belediye baskısıyla ortaya çıkan ihtilaflar, bu gerilim ve ihtilafların doğurduğu çıkar çatışmaları, sermaye açısından yetersiz firmaların iflas etmesi sonucunda tamamlanamayan inşaatlar, projelerin tek taraflı olarak iptal edilememesi ve haksız kazanç ile mülkiyet haklarının çiğnenmesine ilişkin davaların artışına dair öngörüler olası kriz anlarına verilebilecek örneklerden yalnızca birkaçı.

Nitekim halen içinde bulunduğumuz ekonomik krizin de etkisiyle buradaki senaryolardan birkaçı hayli kısa bir süre içerisinde gerçekleşti. 2015 yılı içerisinde haber medyası Bağdat Caddesi’nde yaşanan süreci bir ‘kentsel dönüşüm çılgınlığı’ olarak tarif ederken, 2016 yılından (yani kanunun çıkışının dört yıl sonrası) itibaren ortaya çıkan manzara bir ‘kentsel dönüşüm enkazı’ olarak anılmaya başlandı. 2016 yılında konut sektöründeki yavaşlamaya ilişkin çeşitli haberler, 2017 yılında Bağdat Caddesi çevresindeki dönüşüm süreçleri ile doğrudan ilişkilenir oldu. Konut talebindeki doygunluk ve arzındaki fazlalık, elde kalan konut sayısındaki dramatik artış, yaklaşık 2.000’e yakın konutun inşaatının durması, birçok müteahhidin iflas noktasına gelmesi, bölgedeki satılık fiyatlarının yüzde 30-35 oranında düşmesi, caddedeki dükkân ve mağazaları terk eden markaların AVM’lere yönelmesi ve inşaat maliyetlerindeki artış, yaygın anlatının kaba hatlarını çizen konu başlıkları olarak düşünülebilir.5

Varılan noktada, müteahhitlerin —yukarıdaki nedenlerin bir veya birkaçından ötürü— taahhüt ettikleri projelere başlamamaları sonucunda risk raporlu binaların yerel belediyelerce yıkıldığı ve ortaya bir daha ne zaman yapılacağı bilinmeyen binalara ait boş arsaların çıkığı yeni bir döneme giriyoruz. Bu arsalar, Bağdat Caddesi çevresindeki dönüşümün daha erken dönemlerinde farklı tür ihtilaflardan ötürü mahkemeye takılan projelere ait alanlar ile birlikte her gün ‘kentsel dönüşüm enkazının’ resmini çiziyor. Bu bir türlü yeri doldurulamayan boşlukları gelecekte neler bekliyor bilinmez ama en azından bir tanesi, kısmetinde ne varsa onu yaşıyor gibi.

Şantiyede Hasat Zamanı

Cevdet Bey’in bostanını yaklaşık iki yıl önce, yatak odamızın penceresinden dışarıya bakarken fark ettim.6 2014 yılında yaşadığımız binanın arkasındaki iki binanın yıkılmasından sonra ortaya çıkan boşluk, dönem dönem birtakım kamyonların atık demirler, boş konteynerler ve envai çeşit inşaat malzemesi depoladığı bir şantiye alanına dönüşmüştü. Bunların dışında işlevsiz, demir perdeler ile çevrili ve içinde ne olup bittiği çevreden gözlemlenemeyen bir alandı. Fakat ne olmuşsa olmuş, bu âtıl arsanın bir köşesinden hayat fışkırmaya başlamıştı. Boy boy mısırlar, karpuzlar, kavunlar, domatesler, salatalıklar, biberler göz dolduruyordu. Çok geçmeden arsada koşuşturup duran tavukları, kazları, horozları ve onlara ait barınakları da fark ettim. Sabahları duyduğumu sandığım horoz sesleri belli ki buradan geliyordu.

Bostana bakış

Yaklaşık 630 metrekarelik arsa, Bağdat Caddesi üzerinde. Paralel sokakta değil, basbayağı cadde üstünde. Bundan beş yıl önce burada bulunan iki bina için risk raporu alınmış, fakat bazı daire sahipleriyle binalardaki diğer daireleri satın alan büyük bir şirket karşı karşıya kalmış. Olay mahkemeye taşınmış ve sonunda dava şirketin aleyhine sonuçlanmış. Fakat risk raporlu bina çoktan yıkılmış, mağdur daire sahipleri çoktan başka yerlere taşınmış. Mahkeme, arazinin artık yegâne sahibi olan şirketi yedi yıl boyunca inşaat yapma yasağına çarptırmış.

Bostanın girişi ve bostandan

2004 yılında Kastamonu’nun Cide ilçesinden İstanbul’a gelen ve üç yetişkin çocuk sahibi olan Cevdet Bey, bu büyük şirketin inşaatlarında yeri gelince şantiye görevlisi, yeri gelince bekçi olarak çalışıyormuş. Daha önce de bu arsada yer alan binalardan birinde bina görevlisi imiş. “O zaman da tavuklarım vardı ama daha az.” diyor. Binalar yıkıldığı zaman işvereni ona bir yer göstermiş. “Arazinin bir süre boş kalacağı belliydi. Ben de başka bir yerde, başka bir apartmanda oturmak istemiyordum. Prefabrik bir ev kursam, burada kalsam dedim. Sağ olsun, patronlarım kabul etti. Şimdi hem burada oturuyorum hem buraya bakıyorum, hem de civardaki inşaatlara gidip işimi yapıyorum.”

Cevdet Bey’in evi

Şehir hayatına hiç alışamadığını, hep açıklık alanları özlediğini söyleyen Cevdet Bey arsanın bir köşesine kurduğu evinde tek başına yaşıyor ama arada çocukları ziyarete geliyormuş. Evin tam önünde bostanı, bostanın önünde de hindilerin, tavukların, horozların ve kazların serbestçe gezdiği bir alan var. Bekçi köpeği tüm gün ortalığı kolaçan ediyor, hindi, tavuk, horoz ve kazların neredeyse çobanlığını yapıyor. İki gün önce doğan on bir civciv ve annelerini yerleştirdiği özel barınağı gösteriyor. Mevsimine göre ekim dikim yapıyor. Yazın patlıcan, kabak, domates, biber, salatalık, mısır, bamya; sonbaharda enginar; kışın ise karalahana, bal kabağı, ıspanak, pazı yetiştiriyor. Bir köşede patlatmalık mısır kurutmuş, filelerde asılı duruyor. Bal kabakları olgunlaşmış, toplanmış, bir köşede duruyor.

Tohuma kaçan bamya,
yazdan kalan mısırlar ve tavuk
Yazdan kalan patlıcanlar ve nane

Tanışıp sohbet etmek istediğimi söylediğim zaman biraz tedirgin olup “Ben burada ticaret yapmıyorum!” demişti. Bostana girip buranın düzenini gören herkes Cevdet Bey’in yetiştirdikleriyle bir ticaret ilişkisi içinde olmadığını rahatlıkla söyleyebilir, çünkü burası her şeyden önce bir ev. Kendi dağınık düzeni içinde yuvarlanıp giden, ‘tasarlanmış’ hiçbir niteliği olmayan, kendi hâlinde bir çiftlik bozması. “Burası benim stresimi attığım, İstanbul’da yaşadığımı unuttuğum yer” diyor. Laf bostana ve çevremizde koşuşturup duran tavuklara geldiğindeyse, “Ben bura sayesinde hiç market alışverişi yapmıyorum” diyor; “Çocuklar, ben hepimiz sebzemizi, tavuğumuzu buradan sağlıyoruz. Bu tavuklara nasıl baktığımı ben biliyorum. O yüzden gidip de markette satılan, üç günde şişirilen tavukları yemek istemiyorum, yemiyorum da.”

Konuyu çevredeki yıkımlardan kaynaklanan asbest kirliliğinin olası etkilerine getiriyorum. Yetiştirdiği ürünler gerçekten sağlıklı mı? Tüm gün bu zemin üzerinde koşuşturup beslenen kümes hayvanlarının bu ortamda bulunması ne kadar doğru? “Ben o konuları çok bilmiyorum, ama en nihayetinde zaten şehirde yaşıyoruz bana sorarsanız. Bir tek neyi nasıl yetiştirdiğimi biliyorum. O yönden içim rahat; gerisi takdiri ilahi” diyor.

Balkabağı ve karalahana
Yazdan kalanlar ve enginar

Peki Bağdat Caddesi gibi kentsel dönüşümün göbeğine yerleşmiş bir alanda kurduğu bu düzen, çevresiyle nasıl bir ilişki içinde? “Şikâyet edenler olmadı değil. Şu yan binada bir kadın var mesela, horozların sesinden şikayetçi. Dönem dönem beni şikâyet ediyor” diyor; “Zabıta geliyor, ama onlar da beni artık biliyor. Şöyle bir bakıp, ‘Bizim yapabileceğimiz bir şey yok, bir yanlışını görmedik’ deyip gidiyorlar.” Anlattıklarına göre, sağlık bakanlığına şikâyet edenler de olmuş. “Hayvanları kontrole geldiler mesela, ama ben zaten onlara gözüm gibi bakıyorum” diyor. “Aşılarını kaçırmam, tavuğundan kazına, köpeğinden hindisine hepsinin bakımıyla kişisel olarak tek tek ilgilenirim. Gelen görevliler de bunu görüyorlar zaten. Aşı karnelerine bakıp, iyi günler dileyip gidiyorlar.”

Öte yandan, çevreyle ilişkisi yalnızca gelen şikâyetler ile sınırlı değil. “Sizin apartmanda bir bebek var mesela, yumurtasını ben veriyorum” diyor. Gerçekten de, bostan çevresinde ve belli bir yüksekliğin üzerindeki binalarda yaşayanların Cevdet Bey ve bostanından habersiz olması imkânsız. Hiçbir şey olmasa, sabahları ve gün içinde ara ara öten horozlar burada başka türlü bir düzenin süregittiğini açıkça ortaya koyuyor. Bunu fark eden ve çocuklarına şehir hayatında karşılaşamadıkları hayvanları göstermeye gelenler oluyormuş. “Çocuklar hindileri, kazları sadece kitaplarda görüyor. Buraya gelince gerçek hayattaki karşılığını görüyor. Ara ara bu şekilde gelenler oluyor. O gün bir şekilde elimde fazladan yumurta kalmışsa muhakkak veriyorum” diyor.

Cevdet Bey ile Bağdat Caddesi çevresinde süregiden inşaat çılgınlığını konuşuyoruz. Zaten o da her gün bu inşaatların geçekleştiği şantiyelerde bizzat çalışıyor. Özellikle son bir yıldır çok ciddi bir yavaşlama var diyor ve bunu süregiden ekonomik krize bağlıyor. “Demirin kilosu 1.600 TL’den 4.800 TL’ye çıktı” diyor. Benzer şekilde çimentoda da bir fiyat artışı olduğundan bahsediyor. Konut karşılığında proje geliştirmenin eskiden müteahhitler için kârlı bir girişim olduğunu, oysa bugün dükkân karşılığı projelerin dahi firmaları kurtaramadığını anlatıyor. “Maliyet çok arttı, piyasadan elenen çok adam var. Bu iş daha uzun süre böyle gider” diyor.

“Keşke en yesil hâlini çekseydin.”

Çevresinde böyle bostan yetiştiren başkaları olup olmadığını soruyorum. “Tavuk yetiştirenler var” diyor; “İleride bir bekçi var, onun da tavukları var mesela. Bazen değiş tokuş yapıyoruz.” Peki sizin ölçeğinizde ekim dikim yapan birileri? “Varsa da bilmiyorum.” Bunca âtıl kalmış, geleceği belirsiz arsa sizinki gibi üretimlere zemin oluşturmaz mı dersiniz? “O iş karışık. Ben sonuçta tek bir sahibi olan bir arsada ihtiyacıma yetecek kadar üretim yapıyorum. Oysa ki başka arsalarda birden çok paydaş var, üstelik de bunların bir kısmı diğeriyle küs! İnsanlar ellerindekini paylaşamadıkları, mallarına sahip çıkamadıkları veya açgözlülük ettikleri için bu hâllere düşüyorlar zaten. Benim yaptığımı yapsalar, belki malına biraz sahip çıkmayı, aza kanaat getirmeyi, orta yolda buluşmayı becerecekler. İnsan kendi elinden çıkan bir şey midesine gittiğinde dünyaya daha başka bakıyor, ama burada zor.” diyor.

Her şey olup olacağına varırken, Bağdat Caddesi’nde bir yerde, mevsimden mevsime dolup taşan bir bostan var. Bu bostanın bir benzeri, ona çok yakın bir yerlerde var mıdır yok mudur bilemiyorum. Fakat öyle görünüyor ki, kentsel dönüşümün öngörülemeyen seyri ve hesaplanamayan birtakım sonuçları, aynı sürecin yok ettiği kimi pratiklerin başka türlü versiyonlarını hiç umulmadık alanlarda yeniden üretebiliyor. Maalesef bu yeni kentsel pratiklerin ortaya çıkabilme hızı, kentsel yeniden yapılanmanınkiyle baş edemiyor. Göz açıp kapayıncaya kadar başka bir yerde, başka bir bostanda süregiden üretim ve yaşam sona eriyor. Fakat olasılıkların hesaplanamazlığı her şeye rağmen bir teselli. Hiç hayal etmediğiniz bir yerde, hiç tanımadığınız birileri, kendi gıdasını üretip tüketebilmek ve yaşamak istediği gibi bir yerde yaşayabilmek için aklınıza gelmedik işler yapacak. Kesin.

{fotoğraflar: Özlem Ünsal}

1. Bu söyleşiye, Postexpress dergisinin Kasım 2008 sayısında “Yoksulluk Yer Değiştiriyor” başlığı altında erişilebilir.

2. Kanunun tam metnine Mevzuat Bilgi Sistemi web sitesinden erişilebilir.

3. 5393 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu’nun 7. maddesi uyarınca gerçekleştirilen Ayazma (Küçükçekmece) ve Başıbüyük (Maltepe) dönüşüm projeleri ile 5366 sayılı Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun kapsamında gerçekleştirilen Tarlabaşı (Beyoğlu), Neslişah ve Hatice Sultan Mahalleleri (Fatih) dönüşüm projeleri bu tür yenileme deneyimlerine örnek olarak verilebilir.

4. 2012 yılında kentsel dönüşüm çalışmaları kapsamında yapılan incelemelere göre Bağdat Caddesi’ndeki yapıların %8’inin hasarlı çıktığı söylentilerine karşılık dönemin Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, “Haber doğru. Ama bu binaların hepsi yıkılacak demek değil. 5–10 yıl içinde binalar kademeli olarak yenilenecek. Kadıköy’de 27 bin 500 bina doğru yapılmamış.” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu haberi doğrulamamış olsa da söylentilerin akabinde Bağdat Caddesi üzerindeki emsal değerlerinin 2,07’den 2,5’e çıkması planlanmıştı.

5. Popüler haber platformlarından birinden örnek vermek gerekirse, aşağıdaki haberlerden herhangi birine erişildiği takdirde diğer bağlantılara erişim neredeyse otomatik bir şekilde gerçekleşiyor. Bu haber zinciri, anlatının zaman içindeki evrimine ilişkin hayli net bir fikir sağlıyor: “İnşaat sektörü ‘alarm’ verdi: Son 45 ayda 631 bin konut elde kaldı” (06 Kasım 2016), “‘Devasa şantiye’ İstanbul’da talepte doygunluk: Konut fiyatları yüzde 20 düştü” (14 Aralık 2016), “‘Ekonomik kuraklık’ta İstiklal’in ardından sıra Bağdat Caddesi’nde: 74 dükkan boş” (02 Mart 2017), “Bina inşaat maliyeti bir yılda yüzde 22 arttı” (19 Ekim 2017), “Bağdat Caddesi’nde kentsel dönüşüm enkazı: 2 bin konut yarım kaldı” (27 Kasım 2017).

6. Cevdet Bey’in asıl adı tarafımda saklıdır.

Bağdat Caddesi, bostan, İstanbul, kent, kentsel dönüşüm, kentsel rant, Özlem Ünsal, şehir, Yemek Kent ve Gündelik Hayat