Khóra Sphakíon yolunda, Ağustos 2019, fotoğraf: Melis Cankara
aklı bir karış adada
Aklım Esas Şimdi Adada!

Bu yazı dizisine başlarken, Girit’e dair yazabileceklerimin küçük bir listesini çıkarmıştım. Nasıl olsa uzunca bir süre adada yaşayacaktım. Mutlaka başıma gelen ilginç şeyler de çıkardı arada… Resmo’daki kooperatifleri anlatmak istiyordum, farklı sebeplerle şehre yerleşmiş birbirinden özel kadınları da. Özlemaki için hazırladığım mutfak soruları vardı aklımda. Bir gün Hanya’ya atlar giderim, bir ses kaydı yaparız birlikte diyordum. Mesela o salyangoz yiyen Giritli Müslümanlar hiç mi domuz eti yemezdi? Kısacık bir yazışmamızda Özlemaki, ava giden bazı Giritlilerin aleni olmasa da, gizli saklı, domuz indirdiklerinde yediklerini ya da tavşan yakaladıklarında mutlaka yahnisini (şarapla değil de, sirkeyle söndürerek) yaptıklarından bahsetmişti. Zemin kaygan olsa da, Girit’te İslam’ın ve İslam hukukunun uygulanışıyla ilgili istisnalar olduğu bilinen bir gerçek. Mevzunun sadece Müslümanlıkla ilgili olduğunu da sanmıyorum. Belki adalılıktan gelen genel bir farklılık. Yoksa bir adada niçin “En leziz Girit balığı keçidir.” diye bir deyim dolansın dillere? Sadece mutfak hikâyeleri de değil, belediye bahçesini, enstitüyü, hemen her konuşma sonunda tanıştığım ve bir şekilde birbirleriyle ilişkilenen ikinci ve üçüncü kuşak mübadiller ile tesadüfen keşfettiğim Kandiye’deki Lákkos’un mutenalaştırma hikâyesini de yazmayı planlıyordum. Planlar ve fikriyat iyiydi de sanki tek tuhaflık dizinin isminde, adadayken aklımın hâlâ adada olmasındaydı! Ne ki, insan aklı bir şeye takılmaya görsün; bazen aniden ve kendiliğinden sorun çözülüverir de nasıl olduğuna şaşar kalırsınız. Dizinin ismindeki tuhaflık da bir süredir benim için kargaşa mevsimi olan yeni yılda kendiliğinden ortadan kalktı.

Rodákino, Haziran 2019
Ammoúdi, Mayıs 2019

On yıl öncesine kadar, yıl sonları ya da yılbaşları, soğuğa rağmen yılın en sevdiğim mevsimiydi. Ama, 2010’dan beri neredeyse her yıl sonunda türlü tuhaflıklarla sınanıyorum. Hatta hafif abartılı bir anlatımla Ayşegül çocuk kitapları serisi gibi olduğumu söylesem yeridir. Zira son birkaç yıldır yıl sonlarında ya evdeyim koliler arasında ya konsolosluktayım vize peşinde, ya göçmen bürosundayım ya da İpsala sınır kapısındayım. Yeni yılı kutlamayı bıraktım, saçma sapan bir durumda olmasam yeter diyorum. Bugüne kadarki tuhaflıklar bir şekilde benim tercihimdi, ama bu kez hayat elimi gördü ve artırdı. Hem de ne artırmak! 30 Aralık’ta tanıştığım doktorla “Girit tam yaşanacak yer, ben çok beğenmiştim gezdiğimde.” diye başlayan konuşmamız; “O zaman seni yarın bırakalım, ailenle yeni yıla gir, 2 Ocak’ta da kemoterapiye başlayalım.” insafıyla son buldu.

Geçtiğimiz yaz oturum izni nedeniyle Girit’te başlayan hastane macerası tesadüfi ve küçücük bir şüpheyle beni harekete geçirdi. Zamanın ziyadesiyle yavaş aktığı bir adada teşhis konulmasını bekleyemeyecek noktaya geldiğimde de, kendimi İpeto’nun başından beri çağırdığı İzmir’de buldum. Bir yandan şüphem o kadar küçüktü ki, dönüş biletimi tetkikler için gereken üç haftalık süreyi göz önünde bulundurarak, Noel ve yılbaşında Girit’te olacak şekilde ayarlamıştım. Hesapta, içimi hızlıca rahatlatıp, sevdiğim ada hayatına kaldığım yerden devam edecektim. Şimdi, içinden John Lennon’ın hayatla ilgili meşhur cümlesini geçirenler olur. Ama ben azıcık bulutlar dağılsın diye, Ümit Usta versiyonuyla bağlayacağım burayı: “Hayat, sen pilavlar yaparken başına gelenlerdir.” İşte benimki de o hesap; adaya dönmeyi planladığım valizimle hem 97’de ayrıldığım İzmir’e yeniden yerleşmiş, hem de uzun bir yolcuğa çıkmış oldum. İlk başta hafif bir kırgınlığım vardı; zamanlamaya ve tek başıma altından kalkamayacağım bir durumla karşı karşıya olmaya dair. Ama sakince düşününce idrak ediyor insan. Herhangi bir hastalık için hangi zaman doğru olabilir? Ya da insan niçin her zorluğun altından tek başına kalkmaya çalışsın? Şanslıyım ki, kalabalık ve harika bir ailem var. Kollarımı açıp, çoktan teslim oldum. Söyleneni yapıyorum, gereksiz detayları düşünmüyorum. Bu sürecin beni nasıl dönüştürdüğünü merakla izliyorum. Önce anlamlar kaymaya başladı, sonra tüm değerler, önemler bir noktada eşitlendi. Dilim kalibre edildi sanki. Sonra, alışkanlıklarım beni bir bir bıraktı. Önceden sevdiğim çoğu muzır yiyeceği canım çekmiyor. Ağzımdaki tat bana yabancı, ama hiç kötü değil. Çok sevdiğim birkaç yiyecekle ömür boyu vedalaşmaya da itirazım yok. Sırtüstü yatıp, tavanlara bakmaya da alıştım. Hastanelerin tavan planlarının önemini ve evin sağlıkla ilgili bir anlamı olduğunu fark ettim. Bakalım kimbilir daha neler öğreneceğim ve daha neler değişecek? Ne olursa olsun bu süreçte değişmeyecek tek bir şey biliyorum; o da adada kalan aklım. ‘Dönüşüm’ muhteşem olsa da, aklım esas şimdi bir karış adada!

Sırtüstü İzmir, Ocak 2020
{fotoğraflar: Melis Cankara}

aklı bir karış adada, Melis Cankara