Antroposen(in) Sorunu

Antroposen, Paul Crutzen ve Eugene Stoermer tarafından 2000’li yılların başında tanımlanarak, dünyadaki çeşitli çevresel koşulların ve süreçlerin insan müdahalesiyle derinden değiştiğini ifade eden, yeni bir jeolojik zaman aralığını belirtmek üzere kullanılan bir terim. 2009 yılında araştırmacılar Holosen çağının sonuna geldiğimizi açıklayarak yeni bir döneme girdiğimizin haberini verdiler. Bu habere göre sanayileşmenin başlangıcından bu yana yeryüzünün yapısındaki etkiler önemli ölçüde yoğunlaşarak bizi son buzullaşmayı yansıtan Holosen çağından çıkardı. Dünyanın Antroposen’den önceki tarihsel çağları milyon yıllarla değerlendirilirken, Anroposen çağının Endüstri Devrimi itibarıyla yeryüzünün jeolojik yapısında geri dönüşü olmayan değişimlerinin tarihi ise birkaç yüzyıldan ibaret.

Antroposen’in incelediği konular arasında kentleşme, erozyon, küresel ısınma, deniz seviyesinin yükselmesi, karbon, azot, fosfor ve çeşitli metaller gibi elementlerin yeni kimyasal bileşiklerle birlikte ani antropojenik bozulmaları, okyanusların ölü bölgelerinin yayılması ve asitlenmesi, habitat kaybı, avlanma, evcil hayvan popülasyonlarının ve türlerin istilasının bir sonucu olarak biyosferdeki hızlı değişiklikler ve beton, uçucu kül, plastikler ve diğer malzemelerden üretilen sayısız malzemenin atık hâline gelmesi sonucu oluşan “teknofosil” adı verilen birçok yeni mineral ve kayanın oluşması yer alıyor. 4,5 milyon yıl yaşında olan Dünya’nın tarihi, kayaçlar üzerinden okunarak inceleniyor ve bu nedenle doğal ortamın belgeleri olarak görülüyor. İnsanlığın kültür tarihine baktığımızda ise 10.000 yıllık bir zamandan bahsediyoruz ve artık yeryüzünün sınırlarına ulaştık. 66 milyon yıldır ise atmosferde görülen en yüksek düzeydeki karbondioksit seviyesindeyiz. 2014 yılından beri ormanların 85%’i insanların kullanımı için tahrip edildi. Yılda 60–100 milyon ton ham madde yeryüzünden çıkarılıyor.1

Bu konuyla ilgili olarak, geçtiğimiz günlerde Kanada yapımı Anthropocene: The Human Epoch [Antroposen: İnsan Çağı] adlı belgeseli izleme fırsatı yakaladım. Belgesel, Endonezya’daki mercan kayalıklarından İsviçre’deki dünyanın en uzun tüneli olarak bilinen Gottardo tüneline kadar dünyanın pek çok ülkesinde yaşanan çeşitli ekolojik ve jeolojik tahribatları ele almış. Yazı boyunca vermiş olduğum rakamların aslında insanı kandıran bir yanı var, çünkü insan zihni rakamlarla ya da ölçeklerle düşünmeye her zaman elverişli değil. Veriler ne kadar doğru olsa da o verinin genişliğini hayal etmekte güçlük çekiyoruz. Bu açıdan belgeselin bize sunduğu olanaklar, gerçeği görsel olarak düşünebilme konusunda hayli önemli; izleyici olarak gördüklerime katlanmakta zorlandığımı söyleyebilirim. Benzer bir huzursuzluğu, moda ve tekstil endüstrisinin yarattığı sosyolojik ve ekolojik tahribatın anlatıldığı The True Cost [Gerçek Bedel] belgeselini izlerken hissetmiştim. Fakat yine de, bu belgeselle ilgili beni rahatsız eden şeyi dile getirmeden geçemeyeceğim; o da medya alanındaki teknolojik ilerlemelerin yarattığı çekim kalitesindeki kolaylığın (bilhassa drone’ların yükü epey hafifletmesinin) tuhaf bir romantik bakış açısını da beraberinde getirmesi. Bu bakış açısı yönetmenden bize geçiyor ve biz de onun gözünden yeryüzünü kusursuz bir sunumla beraber izliyoruz. Bu kadar pürüzsüz ve mükemmele yakın bir görsellik, konunun vahametini anlatırken insanın algısında arada bir anormallikler yaratmıyor değil. Örneğin Şili’nin Atacama bölgesinde bulunan yüzlerce hektarlık lityum rezervlerini, yeşilin farklı tonlarına bölünmüş dikdörtgen kutucuklar olarak görmeye başlıyorum. Veya İtalya’daki Carrara mermer ocakları farklı dokuların oluşturduğu ilgi çekici yüzeyler olarak akılda kalabiliyor. Anlatım dilinin çoğu yerde formların temsili üzerinden kurulması yeryüzünün şeklindeki değişikliklere işaret etmiyor; belgeselin kurgusundaki bu grafik anlatım ve imgelerin keskinliği, kimi yerde bağlamın kendisinden koparak az kalsın “muazzam bir görsel şölen” dememize sebep verebilecek bir düzeye indirgenmiş.

Anthropocene: The Human Epoch belgeselinin afişi, kaynak: IMDb

Gerek çeşitli medya yayınlarında gerekse gündelik eş dost muhabbetlerinde maruz kaldığımız “dünyanın sonu geldi” söylemi bu belgeselde de ele alınırken, aslında dönüp bakmamız gereken şey belki de “insanlığın sonu geldi” fikridir. Çünkü Dünya, Antroposen’den daha zorlu ve yıkıcı birçok dönemden geçti zaten —ve işte yerinde duruyor. Bütün telaş, şu anki tahribatın ne anlama geldiğini aklı ve bilgisiyle çözebilen insanlığın başına gelebilecek daha büyük felaketleri öngörebiliyor olmasının getirdiği korku. Burada bir yanılgıya düşüyor olabilir miyiz? İnsanlık tam olarak ne zaman bir ‘tür’ olarak ele alınmaya başlandı? Ne zamandır kendimizi ekosistemden ayrıştırırken, insanlık adına bir arada durmaya başladık? İnsan Sonrası adlı kitabıyla hayli mühim bir probleme işaret eden filozof ve yazar Rosi Braidotti, felsefenin dilinde ‘tür’ kavramının yer almadığını veya kendimizi anthropos olarak tanımlayamayacağımızı ifade ediyor. İnsan tanımı üzerinde kurulmaya çalışılan ortak dilin çelişkilerini ele alırken, Antroposen bağlamında neden birdenbire aynı geminin yolcusu olduk sorusunu ironik bir biçimde soruyor:2

İnsanlığın başının belada olmasına gerçekten üzgünüm; fakat ben insan mıydım? Kadınlar insan mıydı? Siyahiler, Yahudiler, gay’ler, trans bireyler… insan mıydı? Ne zamandan beri ‘insan’ herkesi kapsayan bir kavram hâline geldi?… Enstitülerde insanlığın geleceği için postkolonyal çalışmalar nerede yapılıyor?… Sizin insan tanımınız benim hiç işime yaramadı!

Thomas Thwaites, GoatMan,
2019 Cooper Hewitt Tasarım Trienali’nde yer alan videodan ekran görüntüsü

İnsanlık meselesi bu denli tartışılırken tasarımcı Thomas Thwaites de insanlığa bir süre ara verip İsviçre Alpleri’nde “keçi adam” olmayı deneyimledi. Bir yılı aşan bir süre boyunca araştırma yapan Thwaites, protez uzuvlar ve yapay bir mide kullanarak keçi sürüsüyle üç gün boyunca beraber yaşadı.3 Dünyayı başka bir bakış açısıyla görmeyi ve anlamayı istediğini belirten tasarımcı, sadece beynimizle dünyayı algılamanın bize yetmediğini savunarak aslında insanın kendini konumlandırdığı yeri de bozdu.4 Antroposen ile ilgili mevcut tartışmalardaki sorunlardan birisi, ekolojik sistemin bir hiyerarşik düzen olarak ele alınıp insanlığı en tepe noktaya yerleştirmesi. Ekolojik tahribatın başlangıç noktasındaki düşünsel hata ve egosantrizmin devam ediyor olmasından dolayı, bu kavrama yönelik eleştirilerden birisi derin ekoloji konusunda çalışan kesimden geliyor.

Antroposen, kimin için ne ifade ediyor olabilir? Yok ettiklerini fark edip yok olma tehlikesiyle artık kaçınılmaz bir şekilde karşılaştığı için mi insanlık bir duyarlılık geliştirmeye başladı? Kuzey ve Batı ülkelerinin zulmü altında kalan Doğu ve Güney ülkelerinin çokça zamandır yaşadığı ekolojik adaletsizliğin sebepleri ve etkileri, dekolonyalizm ve postkolonyalizmin tartışma konularından birisi olarak ortaya çıkıyor. Bununla ilgili yakın zamanda meydana gelen en büyük tepkilerden birisi, Greta Thunberg üzerinden sosyal medyada yapılmış oldu. Birleşmiş Milletler’in Eylül ayında New York’ta gerçekleştirdiği İklim Zirvesi’nde konuşan Thunberg “benim çocukluğumu çaldınız” dediği vakit, yıllardır çocukluğu çalınan az gelişmiş ülkelerin çocuklarının bam teline —istemeden de olsa— basmış oldu. Buradaki psikolojiyi anlamak çok mümkün, karşı tepkide belli bir haklılık payı var elbette. Fakat ortaya konulan talebin ve gayretin önemi de bir o kadar anlaşılmış olacak ki dünyanın dört bir yanından birçok insan iklim krizi konusunda Greta Thunberg’in yaratmaya çalıştığı değişimin yanında duruyor. New York Üniversitesi’nin Skirball etkinliklerinde Ekim ayında “Disorder Under Heaven” [Cennetin Altında Kargaşa] başlıklı konuşmasını yapan Slavoj Žižek, iklim krizine de değinerek Greta Thunberg’in çabalarını anmadan geçmedi. Son iki kitabında da değindiği kapitalizm, ekoloji, LGBTQ+ benzeri konular üzerinden kendi fikirlerini aktaran Žižek’e göre Greta Thunberg, otoritelerle konuşması ve önemli bir amaca yönelik mesaj taşıyor olmasından dolayı bir elçi.5 Burada Kierkegaard’ın dâhi ile elçi arasındaki ayrımından feyz alan Žižek için 16 yaşındaki bu genç, günlük hayatta erkek şiddeti ile ilişkilendirilen toksik maskulenlik kavramı içerisinde değil fakat Amerikan Psikiyatri Derneği’nin aynı kavramın karşılığında geçen özelliklerin tezahür ettiği alışılagelmişin dışında bir feminenliği ifade ediyor. Bu anlamda geri adım atmayan, uzlaşmak veya anlaşmak gibi bir niyeti olmayan ve risk alma konusunda çekinmeyen bir duruş sergileyen Thunberg, doğuştan var olduğuna inanılan bir tür dâhilikten ve gücün kendisinden uzak, naifliğin kendine has kudretine yakın bir yerde ısrarcılığı, istikrarı ve devam eden inatçılığıyla duruyor.

Yaşadığımız çağın en büyük sorunlarından birisi hiç kuşkusuz iklim krizi ve ekolojik tahribat. Ne yapacağımızı biliyor muyuz? Çoğu zaman hayır. Birçok teorisyen de ne yapılması gerektiği konusunda uzlaşamamış ya da ortaya somut bir çözüm atamamış durumda. Greta Thunberg’in “bilimin arkasında birleşin” sözleri, aslında cevaptan çok problemlere işaret ediyor —ve görmek için cesaretli olmaya. Antroposen’in ortaya konması da bu bağlamda probleme işaret eden bir tanım olarak bize yardımcı olabilir, kendi içindeki çelişkilerle beraber. Çünkü kavramın kendisi ve çıkış noktası başlıbaşına anlaşılması gereken en temel sorunu zaten bize gösterir durumda.

1. Bu paragrafta verilen bilgiler Anthropocene: The Human Epoch [Antroposen: İnsan Çağı] belgeseli ile Anthropocene web sitesinden derlenerek oluşturulmuştur.

2. Rosi Braidotti: “Posthuman, All Too Human? A Cultural Political Cartography

3. Proje 2014–2016 yılları arasında gerçekleştirildi.

4. 2019 Cooper Hewitt Tasarım Trienali’nde yer alan esere ait videodan aktarılmıştır.

5. Kierkegaard’ın kullandığı kelimenin çevirisi havari veya azize/aziz olarak nitelendirilse de, —Žižek’in betimlediği tanım önemli bir görevi ve misyonu taşıyan bir çeşit önderlik olduğu için— elçi kelimesi kullanılmıştır.

Antroposen, ekoloji, iklim değişikliği, küresel ısınma, Sanem Odabaşı