Doğayı ondan ayrıymışız gibi değerlendiriyoruz. Gözlemliyoruz, indirgiyoruz, analiz ediyoruz. Sanki onun sisteminin dışındaymışız gibi davranıyoruz. Şehirlerimizi doğayı göz önünde bulundurmadan tasarlıyoruz; sistemlerimiz karmaşık, fakat doğanın gizemini içinde barındırmıyor. “Doğallık” diye bir sözcük ürettik ama bu sözcük gerçekliği temsil etmekten çok uzak. Sanki doğal olan ile doğal olmayan arasında keskin bir sınır varmış gibi. Aidiyetsizlik ve yersizlik duygumuz tam da bu kopuştan kaynaklanıyor. İnsan merkezli düşünce, kendini doğanın dışında bir olgu gibi konumlandırıyor.
Oysa farkına varmalıyız ki insan bu sistemden üstün değil, onun bir parçası. Timothy Morton’ın dediği gibi: “Doğanın içindeyiz, onun dışında duran bir gözlemci değiliz; onun dokusunun ta kendisiyiz.” Bu döngünün, bu zincirin içindeyiz. Kurduğumuz tüm yapıların doğanın yapısına uyumlanması gerekiyor. Aksi takdirde doğa bunu zorla yaptırıyor. Anlamadığımız sürece kopukluk hissiyatı devam edecek. Türler tükenmeye devam edecek, biz de aidiyetsizlik duygusuyla birlikte tükenmeye.
Doğadan ayrı değiliz ve bunu en iyi, geceleri yıldızların altında, karanlık bir ormanda yürürken anlayabiliriz. Kocaman bir kozmosun parçasıyız ve bu dünya evimiz. Buna ne kadar alternatif üretmeye çabalasak boşuna. Alternatifler yalnızca alternatif olarak kalabilir; başka bir dünya yok. Yapay ortamlarda yaşamak insan organizmasına uygun değil. Varlığımız toprak, güneş ışığı, rüzgâr gibi etkenlere muhtaç. Kendimizi ne kadar yalıtırsak o kadar donuklaşıyoruz. Klimalı ortamlar, tamamen düzenlenmiş yapılar, doğayı içine almayan bir mimarlık tamamlanamıyor. Doğayı kendine dahil eden yapılar ise nefes alıyor, daha canlı oluyor.
Her şey iç içe geçmiş bir ağın parçası. Ve biz de bu ağın parçasıyız. Bizden ayrı bir doğa ya da doğadan ayrı bir biz diye bir şey yok. Bu ayrımı ne kadar yapmaya çalışırsak çalışalım, mümkün değil. En izole ortamda bile bu ağ varlığını sürdürmeye devam ediyor. İlişkisellik her zaman devrede. Bir örümceğin ağı gibi örülüyüz; hem birbirimize hem de süreçlere bağlıyız.
Sanat tam da bu ilişkiselliği ve aşkınlığı gösteren en güzel araç. Bu anlamda sanat zaten ekolojiktir. Bir ağa bağlıdır ve anlamını tarihsel bağlamın içinde bulur. Düşünelim: Rönesans ressamlarının manzara tablolarında doğa ilk kez arka plandan öne çıktığında, bu yalnızca estetik bir tercih değil, insanın doğayla ilişkisindeki köklü bir kavrayış değişiminin yansımasıydı. Sanat, sanat olmayanla da bağlantılıdır. Gündelik olanı dönüştürür, ona farklı bir bakış açısı getirir, onu yükseltir. Her şeyin nasıl birbiriyle iç içe olduğunu gözler önüne serer.
Sanat deneyiminde ben ve öteki arasındaki sınır silinir. Sanat eserinden mi, kendimden mi kaynaklandığını bilemediğim bir güzellik duygusunun içine sürüklenirim. Bu duygu ekolojiktir. Kendinden daha büyük olanın verdiği tatmin ve güzellik duygusu; bir çeşit huşu.
Ekoloji kavramı ne kadar olumlu bir çağrışım gibi duyulsa da karanlık yanları vardır. Bilinmezi işaret eder; çözülmemişi, karışıkta kalanı. Gündelik ve bireyi aşan problemlerle uğraşır; bilincin farklı katmanlarıyla ilgilenir. Morton’ın “hipernesne” kavramı tam burada devreye girer: İklim değişikliği, plastik kirliliği gibi o kadar büyük ve yaygın şeyler ki onları hiçbir zaman tam olarak göremeyiz ya da kavrayamayız. Sanat bu aşkın nesneleri hissettirmenin, elle tutulamayanı kavramanın en güçlü araçlarından biridir.
İnsan tek merkezli ve tek perspektifli bakışını sürdürdüğü sürece bu sarmalın içinde sürüklenip gidecek. Bakışımızı her canlının bakış açısına kadar genişletmemiz gerekiyor. Dünyayı algılayan tek varlık biz değiliz; dünyayı algılama biçimi de sadece bizimki değil. Bitkilerin ve hayvanların gözünden görmeyi öğrenmemiz, başka canlılarla dayanışma başlatmamız gerekiyor. Ancak böyle evrimleşebiliriz. Başka canlılardan öğrenebileceğimiz çok şey olduğunu hatırlamamız gerekiyor. En nihayetinde doğa, bizim dışımızda değil, varlığımızda titreşen bir yapıdır.