Robert Redford ve Sundance Enstitüsü’nün ilk dönem yöneticileri Enstitü’nün temel amacını; sinema endüstrisinin baskılarından bağımsız bir yaratım alanı oluşturmak, yeni sesleri ve özgün vizyonları desteklemek ve Hollywood’un ticari anlayışının dışında kalan projelere atölye (labs) ve mentorluk programları aracılığıyla destek sağlamak olarak tanımlar. John Earle; senarist, yönetmen ve yapımcı adayları için düzenlenmesi planlanan Sundance Lab’ların (atölye programlarının) temel yapısını oluşturur, Sterling Van Wagenen ilk Yönetmen Atölyesi’ni (Directors Lab) yürütür ve 1981’de düzenlediği ilk atölyeye on yedi bağımsız sinemacı katılır. Enstitü Mütevelli Heyeti’nde senarist Waldo Salt ve Columbia Üniversitesi Film Bölümü başkanı Frank Daniel yer alır. Sydney Pollack ise misafir danışman [guest mentor] ve konuşmacı olarak sık sık atölyelere katılır.
Redford bir filmin yapım sürecindeki zorlukları şöyle açıklar: “Süreç bazen iki ila dört yıl sürebiliyor ve katılımcıların yeterince deneyimi yok, eğitim alanı ya da prova yeri de yok. Olanlar da çok maliyetli.”1 Bu zorlukları aşmak için Sundance Enstitüsü’ne başvuran katılımcılar hâlihazırda yazmış oldukları ve filme dönüştürmek istedikleri bir senaryoya göre seçilir. Sundance Enstitüsü Uzun Metraj Film Programı direktörü Michelle Satter’a göre, ideal atölye katılımcısı, birkaç yıl film okuluna gitmiş, kısa film yapmış ve bir uzun metraj senaryosu üzerinde çalışmak isteyen kişidir. Ancak Sundance’e sinema dışındaki bir alanda kendini kanıtlamış ve ilk kez film çekecek kişiler de senaryolarıyla katılabilir. Başvuran 750 ila 1000 kişi arasından Sundance ekibi 20 ila 25 kişiyi seçer, ardından bu kişiler Seçim Komitesi tarafından onaylanır. Süreç ocak ayındaki Senaryo Yazarları Atölyesi ve haziran ayındaki Yönetmenler Atölyesi’yle devam eder. Yönetmenler Atölyesi’nde sahneler çekilir ve son teknoloji video ekipmanları, teknik destek ekibiyle birlikte kurgulanır. Senaryo, haziran sonunda ikinci bir Senaryo Atölyesi sırasında, daha pratik bir bakış açısından yeniden incelenir. Ardından seçilen finalistler sektördeki olanakların tartışıldığı Bağımsız Yapımcılar Konferansı’na davet edilir ve final filmleri çekilir. Bu süreçten sonra da Sundance Enstitüsü menajer, pazarlama veya finansman kaynakları önererek destek sağlamaya devam eder.
Sundance katılımcıları çoğunlukla sürecin sadece belirli bölümlerinden geçer ama yine de birçok şey öğrenmiş olur. Satter’a göre Sundance’de başarısızlık diye bir şey yoktur; çünkü Sundance’deki asıl vurgu, film yapımının teknik yönlerinden ziyade senaryo geliştirme, hikâye anlatımı ve oyuncularla çalışma üzerinedir. Redford, “Burada hiçbir üretim kodu, hiçbir kural yok. Sundance Enstitüsü’nde bir sanatçının elde ettiği en büyük lüks, başarısız olma özgürlüğüdür” diyerek burayı film endüstrisinde sayısız yeni yeteneğin doğduğu bir merkez hâline getirir. Sundance atölyelerinden destek alarak hayata geçirilen ilk yapım 1983 yapımı El Norte filmi olur. Guatemala’dan ABD’ye göç eden belgesiz göçmenlerin zorlu yolculuğunu anlatan film, 1981 yılı Sundance katılımcıları Gregory Nava ve Anna Thomas’a En İyi Senaryo dalında Oscar adaylığı kazandırır.
Atölye katılımcıları hikâyelerini geliştirip filmlerini çekmeye başladıkça, Redford bu eserlerin görünürlük kazanmasını sağlayacak bir platforma duyulan ihtiyacı fark eder. Zaten Sundance Enstitüsü’nün film geliştirme süreçlerine zemin hazırlamak dışındaki bir diğer amacı da izleyicilerle bağımsız sinemayı buluşturmak ve Hollywood’un ticari yaklaşımlarının dışında kalan bağımsız filmler için bir izleyici kitlesi oluşturmaktır. Redford’ın şirketi Wildwood, 1978 yılında Utah Film Komisyonu’ndan John Earle’ün katkılarıyla “Utah/US Film Festival” adıyla bir film festivali başlatır. İlk etkinlik Salt Lake City’de, Trolley Square’de düzenlenir, 1981 yılında festivalin adı “U.S. Film ve Video Festival” olarak değiştirilir, tarih ocak ayına alınır ve etkinlik Park City’ye taşınır. 1985 yılına gelindiğinde ise Sundance Enstitüsü festivalin organizasyonunu devralır, festival resmi olarak “Sundance Film Festivali” adını alır ve böylece birçok Amerikan bağımsız filmi izleyiciyle buluşma imkânı bulur. Zamanla dünya genelindeki hikâye anlatıcıları ve bağımsız film yapımcıları için çok önemli bir platform ve uluslararası bir gösterim alanına dönüşen Sundance Film Festivali daha ilk senesinde Coen Kardeşler’in ilk filmi Blood Simple, Jim Jarmusch’un Stranger Than Paradise, John Schlesinger’in The Falcon and the Snowman, Robert Rosenberg ve Greta Schiller’in Before Stonewall ve Roland Joffé’nin The Killing Fields filmlerine ev sahipliği yapar. Başarılı bir başlangıcın ardından Sundance Enstitüsü, festivalin daha ikinci senesinde “Creative Exchange in Latin America and Japan” adıyla Latin Amerika ve Tokyo’da değişim programlarını başlatır. Bu değişim programlarının gelişerek somut bir festival organizasyonuna dönüşmesi yönünde bir adım olarak da üç yıl sonra “Sundance Film Festival - Tokyo” adıyla mini bir festival düzenlenir. Enstitü ve festival hızla dünyaya açılırken bünyesindeki atölye sayısını da arttırır. Senaryo ve yönetmenlik atölyelerine ilave olarak 1987’de film müziği bestecilerini desteklemek için “Besteciler Atölyesi”, film koreografisi çalışmaları yapmak isteyenler için “Dans Atölyesi” ve ileriki yıllarda tiyatro yazarlığı, belgesel atölyeleri açılır.
Sundance Enstitüsü başlangıçta tasarlandığı hâliyle maddi kazançtan çok fikirlerin sunulması için bir yer olarak düşünülmüştür ama zamanla enstitü ve festivale ek gelir kaynağı yaratmak zorunlu hâle gelir. Giderek artan finansman gereğini sağlamak için Redford 1988’de Sundance Tatil Köyü’nü açar. “Sundance’i bulduğum hâliyle bırakmayı çok isterdim, ama bu imkânsızdı. En başından beri para bir sorundu. Mülkün ipotek ödemeleri vardı; bir çözüm üretmem gerekiyordu, aksi takdirde masrafları karşılamam mümkün değildi” diyen Redford tatil köyünün yapımında doğayı tahrip etmemeye kararlıdır ve yapılaşmaya olabildiğince az izin verir. Kendisiyle ortak girişim yapmak isteyen birçok kişiyi de geri çevirir ve gerekçesini şöyle açıklar: “Onlar kalıplaşmış bir şey istiyorlardı. Ben ise alışılmışın dışında bir şey istedim. Burada hiçbir bina, ağaç çizgisinin üzerinde değil. Gözlemlenmesi, bırakılması gereken asıl şey topraktır.”2 Tatil köyü, hem Sundance Enstitüsü ve Festivali’ni destekleyen bir yapı hem de Redford’ın ekolojik hassasiyeti ve doğayı koruma çabasının bir kanıtıdır. 1989’da Sundance kataloğunun, 1996’da ise Sundance Kablolu Televizyon Kanalı’nın kurulmasıyla festival ve enstitünün finansal kaynakları çeşitlenir. Bu arada katalog yaklaşık 250 sayfa olup oldukça kapsamlıdır ve içinde festivalin sponsorlarının reklamları yer almaktadır.
Sundance Film Festivali beklenenden çok daha hızlı büyüyünce Redford, asıl amaçlarından sapılacağından endişelenir. Hatta kuruluş amacından sapma olursa festivali bırakmaya bile razı olduğunu bir noktada şöyle dile getirir: “Açık konuşmak gerekirse, festival orijinal amacından uzaklaşırsa onu bitirmeyi ve bir başkasının yeni bir festival başlatmasına izin vermeyi tercih ederim.”3 Bu noktada Sundance Kablolu Televizyon Kanalı bağımsız film ve belgeseller için alternatif bir gösterim mekânı olarak bir kurtarıcı olur. Redford sürece dair şunları söyler: “Park City’deki gelişmeler kablolu televizyon kanalı fikrini doğurdu. Temelde kanal alternatifi, film yapımcılarının, yeni fikirleri ve çeşitliliği destekleme yönündeki orijinal taahhüdünün bir uzantısıdır. Televizyon doğası gereği daha ana akım olabilir ama alternatif yapımcı için mevcut iyi bir yerdir. Bu yüzden film yapımcılarının ürünlerini daha geniş bir izleyici kitlesine ulaştırmaları için bir fırsat sunmak amacıyla televizyon işine girdik.”4 Kanal çok kısa bir sürede NBC Universal ve Showtime Networks’le ortak olur ve bir anda 23.000 aboneye ulaşır.
Bağımsız sinema filmlerini yayınlayan Sundance Kanalı ayrıca abonelik ve reklam gelirleri aracılığıyla kuruma ek destek sağlar. Redford, bu örgü yaklaşımından memnundur ama dağıtım ve gösterim için yeni yollar aramaya da devam eder: “Festival ve kanal her zaman yeterli olamayabiliyor. Bu nedenle ülke genelindeki çeşitli şehirlere filmleri ulaştıracak Sundance Film Serisi adını verdiğimiz bir girişim başlatıyoruz. Dağıtım bulamayan, ilgi görmeyen, gözden kaçan ya da ses getirmeyen ama iyi olduklarını düşündüğümüz dört filmi seçiyoruz ve izlenmelerini sağlıyoruz. Filmler bir şans daha elde ediyor ve Sundance, farklı şehirlerde daha geniş bir görünürlük kazanıyor.” Hollywood stüdyolarının finansal, dağıtım veya pazarlama desteğini almamış/almak istememiş/alamamış yapımlar için atılan bütün bu adımlar Sundance’in kuruluşundan çok kısa bir süre sonra, Amerikan bağımsız film hareketinin öncüsü ve birçok sinemacının hayallerinin ötesinde başarılar elde ettiği bir festival olmasını sağlar. Örneğin Clerks’ün 1994'te Sundance’de ilk kez gösterime girmesinden sonra Kevin Smith şu itirafta bulunur: “Sundance’e geldiğimde ücretli bir köleydim. Ve yirmi dört saat sonra, bir yönetmenlik kariyerim oldu.”5 Benzer bir durum McMullen Kardeşler’in gösterimine kadar Entertainment Tonight’ta geçici işçi olarak çalışan Ed Burns için de geçerlidir. Bir anda hayatı değişen Burns şöyle der: “Gösterimden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Işıklar söndü, film başladı ve seyirci gülmeye başladı. Ardından, ajanslar, yapım şirketleri ve dağıtım şirketleri tam o anda ve orada açık artırma savaşı başlattı.”
Steven Soderbergh’in yönettiği Sex, Lies and Videotape (1989) ile Quentin Tarantino’nun Reservoir Dogs (1992) filmlerinin elde ettiği başarılar, bağımsız film alanında erken keşif ve edinim pratiklerinin önemini artırmıştır. Bu bağlamda, dağıtımcılar arasında potansiyeli yüksek filmleri erken aşamada bünyelerine katmaya yönelik bir rekabet ortamı oluşmuştur. Söz konusu eğilim, 2006 yılında Sundance Film Festivali’nde Fox Searchlight tarafından 10.5 milyon dolara satın alınan ve yaklaşık sekiz milyon dolarlık bir bütçeyle üretilen Little Miss Sunshine’ın ticari başarısıyla somutlaşmıştır. Redford durumu şöyle değerlendirir: “Bir film yapımcısı için bir anlaşma yapıldığında ne kadar mutlu olsam da eğer festival sonunda sadece ticari uygulanabilirliğiyle değerlendirilen bir yere geldiyse bu beni üzer.”6 Sundance Enstitüsü’nden Sydney Pollack da çok fazla başarının Hollywood tarzı filmlere bir alternatif sunma yönündeki özgün misyonu zayıflatabileceğine yönelik endişesini dile getirir:
“Sundance Enstitüsü ve Festivali olağanüstü derecede başarılı hâle geldi. Ancak başarısı bir yandan da en büyük düşmanı. Enstitünün, kuruluş aşamasında tanımlanan amaçlar doğrultusunda korunması gerekiyor; çünkü belirli bir başarı düzeyine ulaşıldığında, onu var eden motivasyonlar dönüşmekte ve yapı, başlangıçta alternatif olmayı hedeflediği dünyaya bir giriş kapısı hâline gelmeye başlıyor. Bob’un [Redford’u kastetmekte] engellemek için çok çalışmak zorunda kaldığı şey de bu; çünkü bir kez ‘Enstitüye gidersen bu, filmini bir stüdyo tarafından ürettirmene yardımcı olur’ şeklinde bir beklenti yarattığında, yapı kaçınılmaz olarak kısır bir döngüye giriyor. Başarılı olması güzel ama sürekli olarak bunun, aslında alternatif olması gereken şeye benzememesine dikkat etmek gerekiyor.”7
Büyük ölçekli film festivallerinin sadece film gösterimleriyle ilgili olmadığı, aynı zamanda gösteri ve iş dünyasının desteğini aradığını söylemek yanlış olmaz. Küresel festival çevrelerindeki network ağı (film yapımcıları, fotoğrafçılar, gazeteciler, eleştirmenler, festival programcıları, oyuncular, film dağıtımcıları ve benzerleri) kırmızı halı, partiler ve ödül törenleri gibi etkinliklerin gösterişli hâle getirilmesine hep önem verilir. Sundance de bunun dışında değildir ama ölçünün kaçması durumunda Redford duruma el atmıştır her zaman. Örneğin 2012 festivalinde Redford, kâr botlarıyla bir gösterime giderken arkasında ona yetişmeye çalışan bir muhabire şöyle der: “Pusu kuran pazarlamacılar, votka markaları, hediye çantası dağıtanlar ve Paris Hilton’lar sonsuza dek kaybolsun. Çünkü burada olup bitenlerle hiçbir ilgileri yok!” Belki de bu nedenle Redford, Sundance’in asıl misyonunun hikâye anlatıcılığı olduğunu sık sık hatırlatır: “Hikâye anlatıcıları ufkumuzu genişletir; bizi düşündürür, kışkırtır, ilham verir ve nihayetinde birbirimize bağlar.” Ayrıca dünyanın her yerinden gelen katılımcıların hikâyelerini anlatırken deneyler yapabileceği, fikir alışverişinde bulunabileceği ve heyecanlanabileceği, bir sayaç işlemeksizin çalışabileceği bir topluluk ve çalışma ortamının önemini her fırsatta dile getirir.
Sundance modelinin işe yaradığı kanıtlanınca, Redford bunu diğer ülkelere ihraç etmeye karar verir. Hem atölyeleri hem de festivali uluslararası bir etkinlik hâline getirir.
“Sundance’deki beş haftalık bir program olan Atölye başarılı olduktan ve taşınabilir hâle gelecek kadar geliştirildikten sonra, ABD dışındaki diğer ülkelere gitmeye başladık, film kuruluşları ve film programlarıyla çalışarak Sundance sürecini onlara götürdük. Karşılığında, onların kendi ülkelerindeki hikâyelerini, filmlerini geliştirmelerine yardımcı olduk, sonra da o filmleri Sundance’e getirip gösterdik, çünkü başka hiçbir yerde izlenemiyorlardı. Bu gelişti ve şimdi Romanya, Budapeşte, Prag’da programlarımız var; Vietnam, Güney Afrika ve Güney Amerika’da, Brezilya, Buenos Aires, Montevideo, Guadalajara, Meksika’da atölyelerimiz var. Yani temelde Sundance, Utah’taki bu dağlarda uluslararası bir girişim hâline geldi ve gelişmeye devam ediyor. Bu bana büyük mutluluk veriyor çünkü Amerikan film yapımcılarının uluslararası film yapımcılarından çok şey öğrenebileceğini düşünüyorum.”8
Bu bağlamda Sundance Enstitüsü, 1993 yılında Guadalajara Üniversitesi iş birliğiyle düzenlenen ilk Meksika Senaryo Yazarları Laboratuvarı’na ortak sponsor olarak katılır. Aynı yıl Guillermo del Toro, laboratuvar katılımcısı olarak The Devil’s Backbone’un senaryosunu geliştirmek için Sundance’e gelir. Del Toro, bir yıl sonra ise ilk filmi Cronos’u festivalde gösterir. Enstitü 1995’te, uluslararası etkisini daha da genişleterek Meksika, Brezilya ve Küba’da Latin Amerika Yapımcı Konferansları; Meksika, Brezilya, Şili ve Orta Avrupa’da Senaryo Yazarları Laboratuvarları düzenler. Pekin’de gerçekleştirilen Sundance Film Festivali ise Çin’deki ilk Amerikan bağımsız film festivali olma özelliğini taşır.
Redford, Sundance’in misyonlarından bir tanesinin de Yerli Amerikan sinemasını teşvik etmek olduğunu belirtir. Bu amaç, Yerli yönetmenleri desteklemek ve onların eserlerinin görünürlüğünü artırmak için oluşturulan Yerli Amerikan Girişimi (Native American Initiative) aracılığıyla hayata geçirilir. Bu girişim, birçok Yerli sanatçının sinema alanında kendine alan açmasına olanak sağlar. Örneğin Cherokee Yerlisi Randy Redroad, Cowboys and Indians (1994) adlı projesini Sundance Atölyeleri’nde geliştirmiştir ve şöyle der: “Bir Kızılderili, kameranın arkasına geçmediği sürece asla Kızılderili bakış açısı olmayacak.” Bu bağlamda 1998 yılı önemli bir milat olur, Chris Eyre’in yönettiği ve Sherman Alexie’nin yazdığı Smoke Signals (1998) Yerli Amerikalılar tarafından yazılan ve yönetilen ilk film olma özelliğini taşır. Atölye desteğiyle hazırlanan film, 1998 Festivalinde Dramatik İzleyici Ödülü ve Dramatik Yönetmen Ödülü’nü kazanır ve ticari olarak gösterime giren ilk Yerli film hâline gelir. Yerli Amerikan Girişimi, Enstitü’nün diğer temel geliştirme programlarına katılım için Yerli Amerikan oyun yazarlarını, müzik bestecilerini ve kurgu dışı sanat yazarlarını teşvik etmeyi de çok önemser. Ayrıca Kuzey Amerika ve Güney Pasifik’ten gelen yerli sanatçıları da kapsayacak biçimde genişleyen girişim, film yapımı ve diğer sanat biçimlerinde Yerli yaratıcı kontrolünü destekler. Enstitü ayrıca 2009’da New Mexico’daki Mescalero Apache kabilesinin topraklarında ilk Yerli Film Yapımcıları Laboratuvarı’nı kurar.
Sundance Enstitüsü, 1997 yılında UCLA Film & Television Archive’la ortaklaşa “Sundance Institute Collection at UCLA” adlı bir arşiv koleksiyonu oluşturur. Bu koleksiyon, bağımsız sinemanın uzun dönemli korunması ve toplanması amacıyla kurulur. 1999 yılında Irvine Vakfı’nın desteğiyle başlatılan Sundance Yazarlar Burs Programı ise yenilikçi yaratıcı kurgu dışı yazı eksikliği gidermeyi amaçlar. Bunlara ilave olarak Enstitünün Art House Projesi de ilk etapta San Francisco’daki Kabuki gibi on dört sinemada Sundance Filmlerini gösterir. Tüm bu alanlar, Sundance Enstitüsü’nün temel sanat programlarını oluşturur. Sundance Enstitüsü’nde tüm bu faaliyetler ve atölyeler devam ederken ve Sundance Film Festivali, stüdyo ve dağıtımcıların yeni yetenekler bulmaları için son derece önemli bir yer hâline gelirken Redford oyunculuk kariyerine The Electric Horseman (1979), Brubaker (1980), The Natural (1984), Out of Africa (1985), Legal Eagles (1986), Havana (1990), Sneakers (1992), Indecent Proposal (1993), Up Close & Personal (1996) filmleriyle hız kesmeden devam eder. Diğer yandan ilk yönetmenlik denemesi olan ve oğullarının ölümünden sonra üst orta sınıf bir ailenin çözülüşünü anlatan Ordinary People’la (1980) En İyi Yönetmen ve En İyi Film dahil dört Oscar ve Altın Küre kazanır. Filmin hikâyesi, Redford’ın annesinin gençlik yıllarında ölümü sonrasında kendi ailesinde yaşanan bastırılmış kederi ve duygusal sessizliği yansıtır. Redford, yönetmen olarak dört film daha çeker: Müteahhitler tarafından su hakkı elinden alınan bir New Mexico çiftçisini konu alan komik drama The Milagro Beanfield War (1988), Montanalı sinek oltası balıkçılarını anlatan sade bir dönem draması A River Runs Through It (1992) ile yapımcılığını da üstlendiği, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil olmak üzere dört Oscar’a aday gösterilen ve 1950’lerin ünlü bir televizyon skandalını konu alan Quiz Show (1994) filmleri olur. Son yönettiği film The Horse Whisperer’da (1998) oyuncu olarak da yer alır.
1. Dodie Kazanjan, “Robert Redford”, Arts Review (Kış, 1995).
2. Architectural Digest (Haziran, 1993).
3. Graham Fuller’ın 1997 tarihli ve “Redford’s resolve: Can Sundance help keep independent movies from going soft?” başlıklı söyleşisinden.
4. Ross Johnson, “The Real Sundance Kid”, Buzz (Aralık/Ocak, 1996).
5. Elisa Leonelli, Robert Redford and the American West (Indiana: Xlibris, 2007), 31.
6. Sean Means “The Reel Truth: Redford Reflects on Films, Flubs of Sundance ’97”, The Salt Lake Tribune, 22.01.1997.
7. Elisa Leonelli’nin Robert Redford’la 1997 tarihli kişisel söyleşisinden.
8. Elisa Leonelli’nin Robert Redford’la 2004 tarihli orijinal söyleşisinden.
ABD, Amerikan sineması, bağımsız film, film, film festivali, oyuncu, Robert Redford, sinema, Sundance Film Festivali, Süheyla Tolunay İşlek, Utah