Diyagram. “Estetik Süreklilik”,*
Tuğçe Kodalak
Açık Notasyonlar
Sanat Yapıtlarının Hayatiyeti
Açık Notasyonlar dizisi, Poşe’de Gülşah Mursaloğlu ve Ezgi Tok’un işlerini Defne Kırmızı’nın küratörlüğünde bir araya getiren Muğlak Kesişimler İçin Notasyonlar sergisinin ele aldığı konular etrafında şekilleniyor. Dizinin hedefi, kurumsallaştırılmış zamanın sınırlarını esnetmeye, anlamını çeşitlendirmeye ve nesnelliğinden kurtarıp bir eylem hâline getirmeye odaklanan serginin ürettiği bağlamı farklı disiplinlere ve ortak bir düşünce alanına açmak. Aksak ritimlerin, devinimlerin ve aktif bir ifade aracı olarak işlevselleşen notasyonların peşinden giden dizinin üçüncü metni Gökhan Kodalak’a ait.

*

Evreni ortadan ikiye yaran hâkim bir anlatı var —hepimizin aşina çoğumuzun ise ikna olduğu, hatta içine doğduğu bir anlatı. Bir yana canlı varlıkları yerleştiriyor bu anlatı, öte yana cansız varlıkları. Evreni yaşayanlar ve yaşamayanlar, kendilerine özgü hayatiyete sahip olanlar ve olmayanlar, etken özneler ve edilgen nesneler diye ikiye ayırıyor. Özellikle Avrupa ve Batı Asya’da Aristo’dan el-Câhiz’e, İbn Sina’dan, Linnaeus’a, Kant’tan güncel bilimsel taksonomilere dek uzanan binlerce yıllık bir evrimsel sürekliliğe sahip ve bugün hâlâ geçerliliğini koruyan bir anlatı bu. Bir tarafa bitki, hayvan, insan gibi karbon bazlı organizmaları yerleştiriyor, diğer tarafa geriye kalan her şeyi: taşları, toprakları, okyanusları, hortumları, gezegenleri, binaları, teknolojik objeleri, sanat yapıtlarını. Neredeyse bugün geçerli tüm yasal ve politik sistemlerimizi, baskın etik ve estetik yaklaşımlarımızı, hatta sayısız gündelik davranış örüntülerimizi bu yarılma ön kabulü üzerine inşa etmiş bulunuyoruz. Peki ya evreni canlı ve cansız varlıklar olmak üzere ikiye ayırmak aslında koca bir safsataysa?

Canlı ve cansız ayrımı ilk bakışta masum bir kategorik ayrım gibi gözüküyor. Oysa hiç de masum bir ayrım değil —ardında hiyerarşik bir varlık düzlemi (yani ontoloji) ön kabulü gizliyor. Yani canlı ve cansız arasında yapılan ayrım yatay değil, düşey. Bu ayrım, canlı varlıkların cansız varlıklardan varoluşsal olarak üstün oldukları öngörüsüyle inşa ediliyor. Bu hiyerarşi bir tarafa aktif ve pozitif, diğer tarafa pasif ve negatif sıfatlar yüklemek vasıtasıyla kurgulanıyor. Bu yüzden canlı varlıkları yaşamın başrolündeki etken özneler, cansız varlıklarıysa hayatın arka planını oluşturan edilgen nesneler olarak görmeye alıştırıldık. Bu sebeple canlıları olayları eyleyen muktedirler, cansızları eyleme tabi olan köleler gibi algılamaya şartlandık. Bu perspektiften, canlıları zamanla imtiyazlı ilişkiler kurabilen, gelişime ve dönüşüme açık, evrim hâlinde varlıklar olarak sınıflandırırken, cansızları zamandışı, gelişime ve dönüşüme kapalı, donuk ve mekanik örüntülere indirgemeye koşullandık. Peki ya cansız addettiğimiz varlıkların coşkun hayatiyetlerini göremiyor olmamız, onların varlığına içkin (ontolojik) bir problem değil de bizim onlara doğrulttuğumuz (epistemolojik) lensten, yani bizim muhafazakâr bakış açımızdan kaynaklanan bir problemse?

İnsanın bu muhafazakâr bakış açısından kendisini sıyırması pek kolay mesele değil. Gerçeklik bir defa hiyerarşik lensler içinden tanımlanmaya başlandı mı, maalesef gerisi geliyor. Bu hiyerarşik lenslerden bakıldığında, sadece canlı cansızdan üstün değil; aynı zamanda insan hayvandan, hayvan bitkiden, bitki taştan topraktan üstün; insanlar içinde belli ırklar diğerlerinden, belli cinsiyetler diğerlerinden, belli sınıflar diğerlerinden üstün. Ne tesadüftür ki tarih boyunca bu hiyerarşileri kendilerini en tepeye yerleştirenler kurguluyor —yani canlılar, insanlar, kendilerini seçkin addeden medeniyetler, ırklar, cinsiyetler, sınıflar. Tüm bu hiyerarşik kurgular kendi tikel tarihsel ve kültürel koşullarına sahip olsa da ortak noktaları şu: Her birinde bir taraf üstün, diğer taraf madun; bir taraf etken, diğer taraf edilgen; bir taraf efendi, diğer taraf köle. Binlerce yıllık evrimlerinin son zamanlarında biraz olsun aşınmaya başlamış olsalar dahi hâlâ bu hiyerarşik anlatıların birçok alanda başat olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Peki ya yaşamı hiyerarşik kurgular üzerinden sınıflandırmak hepimizin zaman zaman kendimizi kaptırdığımız kolektif bir hezeyansa?

Bu konunun sanat yapıtlarıyla ne ilgisi var denebilir. İlgisi şu: Sanat yapıtları —ister mimari yapılar olsun, ister sanat eserleri; ister görsel, ister işitsel, ister performatif kompozisyonlar— bu hiyerarşik lensin içinden bakıldığında cansız addediliyor, muhayyel bir varlık hiyerarşisinin en dibine itiliyorlar. Artık ölgün birer nesne onlar. En başta edilgenler. Ne eyleme gücüne sahipler ne de özne olma vasfına haizler. Üretken değiller; sadece birer ürünler. Kendilerine ait bir yaşamları yok. Biz yüce sanatçılar onları yaratalım diye, biz yüce sanatseverler onları tüketelim diye üretilmiş cansız varlıklar onlar. Güya kendi hayatları olmadığından, sanat yapıtları bizim kişisel zevklerimizi ve dertlerimizi ifade etme araçları, bizim sembolik ve biçimsel anlatılarımıza vücut vermekle görevli vasıtalar. Güya sanat yapıtları içleri boş birer kap, içlerini biz ne ile dolduruyorsak, içlerini biz nasıl yorumluyorsak, ondan ibaret olmakla yükümlüler. Güya kendileri özne olamadığından, onları eyleyen de eyleten de biziz, insani özneler. Kendi sesleri yok, kendi karakterleri yok, kendi hayatiyetleri yok. Narsist olduğu kadar acıklı değil mi bu yaklaşımımız? Kendimizi hayali tahtlara oturtup, diğer varlıkları farazi kuyulara zindan etmekten, sanatçıları ve sanatseverleri yaratıcı özneler addedip, sanat yapıtlarını edilgen nesnelere indirgemekten ne medet umuyor olabiliriz?

Neyse ki, tüm baskınlığına ve yaygınlığına rağmen, hayatı bu hiyerarşik lens içinden görmeyi reddeden bir dizi yeraltı düşüncesi ve pratiği var. Bu yeraltı düzleminde işini gören çoğu düşünürün ve pratisyenin birbirinden haberi olduğu dahi söylenemez. Fakat ortak bir mefhum üzerinde tikel düşüncelerini ve pratiklerini şekillendiriyorlar. Onlara göre evren canlı ve cansız diye ortadan ikiye yarılmıyor. Evren sonsuz şekle bürünen tek bir süreklilikten ibaret. Ve bu süreklilik hayatın ta kendisi. Yani, her varlık kendisine özgü bir hayatiyete sahip. Her varlık canlı —belli bir zaman aralığında var olma, eylemde bulunma ve farklılık üretme kapasitesi var. Her varlık etken —çevresini etkileme ve çevresinden etkilenebilme, değişime neden olma ve değişebilme gücüne sahip. Her varlık yaratıcı bir özne —kendisine has yetenekleri ve üretken potansiyelleri olan birer aktör. Bu yeraltı dünyasında belki de en çok Spinoza’nın çığlığı yankılanıyor: “Farklı yeğinliklerde olmak kaydıyla, tüm varlıklar canlı.”1

Tüm varlıkların farklı yeğinliklerde [diversis gradibus] canlı olması ne demek? Öncelikle cansız varlık diye bir şey yok demek. Hatta varlıklar arasında canlı cansız ayrımı olmadığı gibi, canlıların arasında da bir mahiyet ayrımı yok demek. Hemzemin bir varlık düzlemi (ontoloji) kurgusu bu. Hiçbir varlık birbirinden özü gereği ayrı değil. Her varlık tek bir yaşamsal sürekliliğin kâh yoğunlaşmasından kâh seyrelmesinden, kâh kasılmasından kâh kabarmasından, kâh hızlanmasından kâh yavaşlamasından nevzuhur bir yaşantı hâli. Bu aynı zamanda etkileşimsel bir varlık düzlemi kurgusu. Varlıkların kendilerine özgü hayatiyetleri o an hayatın sürekliliğini ne şekilde imbiklerinden geçirdikleri, hangi yeğinliklerde ifade ettikleri, ne tarz ritimlerde eğip büktükleri, kimlerle ve nelerle etkileşime soktukları ile alakalı olarak şekilleniyor. Alışılageldik hiyerarşik kurgularından epey farklı bir kavrayış bu. Hiyerarşik varlık kurguları mahiyet farkları ve jenerik ayrımlar üzerine inşa ediliyor: Güya insanı hayvandan ve bitkiden üstün kılan sabit bir insan özü, canlıyı cansızdan üstün kılan sabit bir canlılık mahiyeti var. Yani güya, insan fıtratı gereği tüm varlıklardan üstün; güya canlılar doğaları gereği tüm cansız varlıkların üzerinde. Çünkü bu muhafazakâr perspektiften bakıldığında, evrenin kendisi hiyerarşik. Tüm evreni amir-memur hiyerarşisi üzerinden algılamaya çalışan problemli bir anlayış bu. Oysa evren kendisine içkin tüm varlıklara hemzemin. Evrenin hemzemin sürekliliği mahiyet farkları üzerinden değil, yeğinlik farkları üzerinden işliyor. Yeğinlik farkı demek, hayatın sürekliliğine içkin farklılık üretebilmek demek. Yükselen ve alçalan, tizleşen ve kalınlaşan kesintisiz bir çığlığın titreşim farkları gibi. Dolayısıyla, sanatçı, sanatsever ve sanat yapıtı tek bir sürekliliğin, yaratıcı bir sürekliliğin, hayatın sürekliliğinin farklı ve kendilerine has tezahürleri. Aralarında bir ast üst ilişkisi yok. Estetik üretim ve deneyim süreçleri içerisinde, farklı yeğinliklerde fakat tek bir sürekliliğe içkin her biri etken, her biri aktör, her biri yaratıcı, her biri özne. Bu estetik üretim ve deneyim süreçleri süresince, her sanatçı bir nebze sanatsevere, bir nebze de sanat yapıtının kendisine dönüşüyor; her sanatsever bir nebze sanatçı oluveriyor, bir nebze de sanat yapıtı; her sanat yapıtı bir nebze sanatçılaşıyor, kendi üretimini üretiyor, bir nebze de sanatseverleşiyor, kendi deneyimini deneyimliyor. Çünkü aralarında mahiyet farkı yok. Bu hemzemin perspektiften bakıldığında, sanat yapıtları artık hiyerarşik bir kast sisteminin dibine itilmiş madun varlıklar değiller. Sanat yapıtları canlı, sanat yapıtları hayatta.

{23.03.2019, Brooklyn}

* Diyagramdaki çizim Étienne Jacob’un yazdığı açık kaynak kodu baz alınarak üretildi.

1. [E IIP13Sch.] Ya da, Baruch Spinoza, “Ethica” Opera Posthuma (Amsterdam, 1677), s. 52. Ya da, Baruch Spinoza, “Ethics,” The Collected Works of Spinoza, vol.1, ed. Edwin Curley (Princeton: Princeton University Press, 1985), s. 458.

Açık Notasyonlar, estetik, Gökhan Kodalak, hayat, sanat, sergi, Spinoza, yeğinlik, yeğinlik