Brinkman ve Van der Vlugt,
Sonneveld evi, Rotterdam,
fotoğraf: H. Cenk Dereli


HOLLANDA’DA TASARIM
Sonneveld Evi

Kendi web sitesinde Sonneveld evinden “Hollanda işlevselci üslubunun en iyi korunmuş örneklerinden birisi” olarak bahsediliyor. Okuduğumla yetinmeyip, gerçekten öyle mi diye yerinde görmek için geçtiğimiz haftalardan birinde yolumu Rotterdam’a düşürdüm.

1920’li yılların ortasından 1930’lu yılların başına kadar inşaatı süren, hayli heybetli kahve, çay ve tütün paketleme tesisi Van Nelle Fabrikası’nda ofis kâtipliğinden tütün bölümünün müdürlüğüne çalışkanlığı ile yükselerek servetini biriktiren Bay Sonneveld’in ailesi için yaptırdığı ev, her şeyiyle uluslararası üslubun Hollanda’daki bir örneği, gözlerimle gördüm. Hollanda da bu işlevselci üsluba Nieuwe Bouwen deniyor; yani yeni inşa. Evde gezerken, uluslararası üslubun etkisindeki mimarların varlıklı müşterileri için tasarladıkları villalarla dolu modern mimarlık tarihi açısından bu evi özel bir yere yerleştiremediğimi söylemeliyim. Ancak zaman makinesine atlayıp 1930’lu yıllara ışınlanmışım gibi hissettiren bu müze evin mekânlarında dolanırken bir şeye hayran kaldığım doğru. Modern mimarlığın ruhunu yeniden inşa ederek koruma anlayışına…

Hem arşivde hem de evin kendisinde belgeler, malzemeler ve gündelik hayata dair derin bir araştırma sonrası yapılan bu restorasyon erken modern mimarlığın yeniden inşa edilerek nasıl yaşatılabileceğine dair heyecan verici bir örnek.

Yağmurlu Bir Rotterdam Günü…

Sonneveld evi, Hollanda Mimarlık Arşivi’ne ev sahipliği yapan Het Nieuwe Instituut’un kapı komşusu ve bu kurumun sorumluluğunda. Her ikisi de Rotterdam Museumpark’ın köşesinde bulunuyor. Tren ile kente gelen birisi için gardan bu alana ulaşmak on beş dakikalık bir yürüme mesafesi.

Sert esen rüzgâr ve seyrek ama iri yağmur damlaları bir an için cebimdeki toplu taşıma biletini kullanıp tramvaya binsem mi dedirtse de —ilk defa geldiğim bir kente en kibar hoş bulduk deme yöntemi yürümek olduğu için— bu fikre direniyorum. Rotterdam merkez tren istasyonunun görkemli saçağı ve parlak metal kaplamalarına bakarken atkım bir ara kafama dolanıyor. Sert rüzgârda uçmasını engellemeye çalışıp enstitünün olduğu doğrultuda şehrin içine doğru yürüyorum. Bir iki dönüş hariç yönümü hiç değiştirmeden, rüzgârın hafiflemesiyle etkisi azalan yağmur altında Het Nieuwe Instituut ve Sonneveld evinin yanına varıyorum. Yolun beni getirdiği yer, Het Nieuwe Instituut arşivinin bulunduğu kolonlar üzerinde sokağın izini takip eden kitlenin tam da son bulduğu yer. Oranları dolayısıyla sokağın üzerine fırlıyormuş hissi veriyor. Binanın köşesine takılmış metal bir yerleştirme bu hissi daha da güçlendiriyor. Bilinmeyen bir teknolojinin eseri bir aygıt ağır cüssesine rağmen sanki her an uçup gidecekmiş gibi; bir kara sinek gibi tutunmuş binaya. Bu tekinsiz hissin ve yerleştirmenin yaratıcısı, yazı ve çizimi kullanarak eşsiz eleştirel mimari temsiller üreten usta Lebbeus Woods’dan başkası değil. Köşenin karşısında ise, yeşil bir bahçenin ortasında uluslararası üslubun beyaz duvar yüzeyleri, geniş pencereleri ve ince metal detayları ile boşlukta bir soyut kompozisyon, Rotterdam’a geliş sebebim Sonneveld Evi duruyor.

Het Nieuw Instituut köşesindeki
Lebeus Woods yerleştirmesi
ve Sonneveld evi
misafir odasından görünüşü

Üzerinde durduğum noktadan herhangi bir yöne doğru yapılacak her yürüyüş, mimarlık medyası üzerinden dolaşıma giren, dünyanın dört bir yanındaki mimari tercihleri etkileyen Hollanda mimarlığının katmanlarından lezzetli dilimler tatmak demek. Het Nieuwe Instituut’un arşivinin yuvası yerden kopuk köprü binası ve enstitünün galerileri, Lebbeus Woods’un bir yerleştirmesi, uluslararası üslubun yirminci yüzyıl başındaki örnekleri, Rotterdam merkezli dünyaca ünlü ofis MVRDV’nin inşaatı süren sanat deposu binası ve birkaç dakika yürüme mesafesinde yine bir yıldız mimar Rem Koolhaas’ın ofisi OMA’nın Kunsthal Rotterdam binası, adını ve mimarını bilmediğim pek çok kültür yapısı…

Kaldırımda durduğum noktanın çevresini saran yapılar mimarlık kültürüne meraklı birisi için çok sayfalı bir yemek menüsündeki zengin iştah açıcılardan sadece birkaçı.

Zaman Makinesi Bir Müze Ev

Biletimi alıp eve giriyorum. Sokağı ezmiş ayakkabılara karşı bir önlem, sert plastikten bir koruyucuyu giydikten sonra evde dolaşmaya başlıyorum. İşi gereği Amerika’ya sık sık seyahat eden ve bu seyahatlerinde Yeni Dünya’nın lüksünü en üst seviyede yaşayan, en son teknolojik ve estetik yeniliklere şahit olan Bay Sonneveld, ailesi için bir ev yaptırmaya karar verdiğinde, yöneticisi olduğu Van Elle fabrikasının mimarları Brinkman ve Van der Vlugt’a gidiyor. Onlar da bu saygın müşteriyi memnun edecek, zamanın tüm teknolojik yeniliklerini ve modern mimarlığın estetiğini yansıtacak bir yapı tasarlıyorlar. Yüzyıl başı modern mimarlığının, uluslararası üslup ile farklı coğrafyalarda tekrarlanan “ışık, hava ve boşluk” öğeleri ile sağlıklı mekânlar yaratma hedefi, bu evde de karşılığını buluyor. Yapı 1929 ve 1933 yılları arasında inşa ediliyor. Çelik ve betonarme yapım sistemi ile inşa edilen ev işlevselci mimarlığa sadık. Ortak kullanım alanları serbest plan şemalarına sahip. Cephe, taşıyıcı olmayan duvarların sağladığı esneklik sayesinde olabildiğince çok pencere yüzeyi ile kaplı. Fabrikanın yöneticisi, yönettiği yerin endüstriyel estetiğini gündelik hayatına bu evle yansıtıyor. Aile, o gün için artık eskide kalmış üsluptaki evlerinden —mutfakta kullanılan tabaklar dahil— tek bir mobilya ya da objeyi bu yeni eve getirmiyor. Evde kullanılan her şey bu yeni yaşam tarzına uygun olarak aile için üretiliyor. Tasarımlar ya mimarlara ya da W.H. Gispen ve Thonet gibi tasarım dünyasının bugün efsaneleşmiş markalarına ait.

Sonneveld evi gezilirken ayağa giyilen
sert plastik koruyucular

Hizmetçilerin ve ailenin yaşantısının özenle ayrıldığı sirkülasyon şeması hizmet edenlerin rutinleriyle ev sahiplerinin geniş zamana yayılan hayli disiplinli ve titiz hayatlarının alışkanlıklarını ayırıyor. En üst katta geniş bir teras çatı var. İkinci katta ana yatak odası, çocuk odaları ve misafir odaları, banyolar, ilk katta yaşam alanı, çalışma alanı ve yemek salonu, mutfak, bahçeye bir merdivenle bağlanan geniş bir balkon, giriş katında ise çalışma stüdyosu, çamaşırhane, hizmetçi odaları ve araba garajı bulunuyor. Uluslararası üslubun ve yüzyıl başı modern mimarlığın diğer örneklerinde olduğu gibi, bu evde de ortak kullanım dışındaki odaların taban alanları büyük değil, ancak yüksek tavanlar ve geniş pencerelerle mekânlar olduklarından geniş hissediliyor.

Hizmetçilerin alanı, mutfak,
hizmetçilerin kullandığı alanların
çarpıcı rengi, hizmetçi koridoru
ve servis merdiveni

Evin farklı odalarında kesintisiz müzik dinlemeyi sağlayan ve mobilyaların bir parçası olarak tasarlanmış ses sistemi, hemen her odada bulunan ev içi telefon hattı, elektrikli hizmet asansörleri, elektrikli kahve öğütücüsü zamanın teknolojisini evin lüksünün bir parçası hâline getiren önemli detaylar. Yüzyıl başında telefon aboneliğinin pahalı olmasına rağmen, evin iş dünyasının meşgul karakterlerinden birine ait olması dolayısıyla bu evde birkaç dış hat bulunuyor. Bu ulaşılabilir teknoloji kadar, ev sahibinin zenginliğini anlatan bir diğer işaret de ana yatak odasındaki gizli kasa ve özel banyo. Banyoda küvetin yanında tüm mekândan cam bir kapı ile ayrılan duş alanı bulunuyor. Duvara monte edilmiş farklı yüksekliklerdeki çok sayıda duş başlığı evin hanımının Amerika seyahatlerinde konakladığı lüks otellerden özenilerek sipariş edilmiş bir keyif eklentisi. Evde ailenin kullandığı mekânlarda renklerle kullanıcılarına işaret eden bir kod sistemi yaratılmış. Kütüphane alanı, ana yatak odası gibi yerler —Bay ve Bayan Sonneveld’in ana yaşam mekânları olduğunu belirten— alışılmışın dışındaki metalik bir kahve rengi boya ile tanımlanıyor. Ailenin çocuklarının odaları, misafir odası ve hizmetçilerin odası farklı bir renkte. Aile bireylerinin ve misafirlerin kullandığı tüm banyolar parlak doygun yeşil renge sahip seramiklerle kaplı. Bu seramikler Van Nelle fabrikasında da kullanılmış. Aynı seramiklerin evin ıslak hacimlerinde kullanılması ev sahibinin bir tasarruf iç güdüsüne mi, yoksa alışılmadık endüstriyel estetiği doğrudan gündelik mekânlara taşıma iç güdüsüne mi işaret ediyor, bilemiyorum.

Çocuk odalarından biri ve
çocuk odalarının arasındaki
ortak banyo

Modern Mimarlığın Ruhunu Yeniden İnşa Ederek Korumak

Aile 1955 yılında İsviçre’ye taşınınca, ev farklı kişiler tarafından kullanılıyor. İç mekânda değişiklikler yapılıyor. Duvarlar boyanıyor. Mobilyalar değiştiriliyor. Evi 1933 yılında ilk yapıldığı hâle getirmeyi amaçlayan restorasyon tamamlanıp Sonneveld evi 2001 yılında müze olarak ziyarete açılıncaya kadar çok titiz bir araştırma ve restorasyon çalışması gerçekleştiriliyor. Araştırma için ailenin video ve fotoğraflardan oluşan kişisel arşivi ve mimarlar Brinkman ve Van der Vlugt’un Het Nieuwe Instituut elindeki arşivi kaynak olarak kullanılıyor. Ayrıca ailenin mirasçılarının korudukları özgün objeler ve kişisel tanıklıkları da bu çalışmayı besliyor.

Ana yaşama alanı, serbest plan prensibi ile perdelerle bölünebilir şekilde tasarlanmış

1933 yılında inşa edilmiş bir evi o günün koşullarına getirirken evin genel yapısal özelliklerini düzeltmek sanıyorum ki en kolayı. Korozyona uğrayan taşıyıcı profillerin, zamanla dağılmaya başlayan duvarların elden geçirilmesi hiç de zor değil. Fotoğraflar ve çizimlerden yola çıkılarak mimari tüm eklentiler ortadan kaldırılıp ev ilk inşa edildiği hâle getiriliyor. Ancak bu yapısal dönüşüm, evin o yıllardaki atmosferini yaratmak için yeterli değil. Dokular, renkler, objeler ve anılar bir evi ev yapan şeyler. Arşivlerden, anılardan onları bulup çıkarmak gerekiyor. Ama fotoğraflar ve filmlerdeki anılar siyah beyaz. Arkeologların kazıları gibi özenli, duvarların mobilyaların boyaları katman katman sıyırılarak özgün pigmentlere ulaşılmaya çalışıyor. Bu katmanlar bugün evin çeşitli yerlerinde bu özenli çalışmayı göstermek için görünür bırakılmış. Perdelerin, mobilyaların kaplamalarının renklerine karar vermeye çalışmak da başka bir macera.

Boya katmanlarında yapılan
araştırmanın izi

Dönemin modası, yaşayanların anıları, videolar ve fotoğraflardan yola çıkarak perdelerle duvarlar yemek takımları ile kitaplar eve ruhunu yeniden üflemek için eşleştiriliyor. Sonneveld evi örneğinde, evin sahiplerinin ve mimarlarının sağladığı belgelerin bu süreci kolaylaştırdığı ortada. Mimarların iç mekândaki estetik tercihleri, çizimlerde boyanmış yüzeylerle ifade edilmiş. Mobilya çizimlerinde raflara işlevi anlatmak için objeler yerleştirilmiş. Bugün gezerken Sonneveld evinde görülen tüm mobilyalar, vazolar, tabaklar, kısacası tüm objeler ya ailenin mirasçıları tarafından bağışlanan 1933 yılından kalan orijinal parçalar ya fotoğraf ve çizimlerden yola çıkılarak yapılmış üretimler ya da ailenin sosyal sınıfı düşünüldüğünde o dönemde sahip olmaları muhtemel objeler. Evin beyaz ağırlıklı dış yüzeyinin aksine, tüm çalışma sonunda ortaya çıkan iç mekân hayli renkli ve malzeme çeşitliliği yönünden zengin. O yılların objeleriyle dekore edilmiş evde gezip ailenin o günkü yaşantısını gösteren video ve fotoğraflarda Bay ve Bayan Sonneveld’in ve ailenin diğer bireylerinin jestlerine de tanık olunca, ev zihnimde nefes almaya başlıyor. Beton, çelik, boya, ahşap, krom bu bellek sayesinde soyut birer malzeme olmaktan sıyrılıp ayrıcalıklı bir hayat hikâyesini anlatan sözcükler hâline geliyor.

Giriş kattaki çalışma odası,
yemek odası ile servis odası ve
ailenin yaşam alandaki
detayları etkileyici merdiven

Ayhan Işık Metin Erksan’ın 1962 tarihli Acı Hayat filminde, çekimler sırasında inşaatı hâlâ devam ettiği görülen İstanbul Boğaziçi sırtlarında lüks müstakil bir evde, Türkan Şoray’a şöyle isyan ediyordu: “Bir evin ruhu olmalı, böyle beton mezarlara lanet olsun. İçinde sen olmadıktan sonra neyleyeyim ben böyle evi!” Sonneveld evindeki turu bitirip ayağımdaki sert plastik koruyucuları çıkartırken bu sözler aklıma geliyor. “Bir evin ruhu olmalı.” Sonneveld ailesi şimdi burada olmasa bile bu ev bir süreliğine onların ruhunu insanın içine üflüyor.

Garajda bir hayalet:
birdenbire dönemin otomotiv estetiğiyle buluşturan basit sergileme detayı

Giderek hızlanan ve hızlandıkça daha da kolay unutturan zaman karşısında yirminci yüzyılın ilk çeyreğinden hemen sonrası gibi yakın bir dönem bile giderek netliğini yitiriyor. Modern mimarlığın nasıl korunması gerektiği tartışması tam da bu yüzden ilginç. Gündelik hayatın dinamikleri ve estetiği radikal şekilde değiştiği için bir o kadar uzak, belgelere ulaşmak mümkün olduğu için bir o kadar yakın: Bu yakın geçmiş kapsamında koruma kavramını düşünmek heyecan veriyor. Modern mimarlığın ruhunu yeniden inşa ederek bir çağdaş koruma örneği olarak ziyaret edilebilen Sonneveld evi, hemen her sergileme gibi aslında bir hikâye kurma denemesi. Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nin objelerle yaratılan tamamen kurgu hikâyesiyle, Sonneveld ailesi üzerinden kurulan bu hikâyeyi kıyaslamak mümkün mü acaba diye düşünüyorum bir an. Ayhan Işık, Türkan Şoray’ın elini sımsıkı tutmuş sürekli tekrarlıyor: “Bir evin ruhu olmalı!”

Ama bu düşünceler Sonneveld evinden çıkmak için yöneldiğim kapı açılınca yüzüme vuran keskin soğuk rüzgârda aniden donup kırılıyor ve bin parça hâlinde rüzgârla uzaklaşıyor. Şimdi sıcak bir yerde iyi bir kahve içmenin tam zamanı.


{fotoğraflar: H. Cenk Dereli}

“Hollanda’da Tasarım” dizisi Hollanda Başkonsolosluğu Kültür Fonu’dan destek almıştır.

H. Cenk Dereli, Het Nieuwe Instituut, Hollanda’da Tasarım, koruma, mimarlık, mimarlık tarihi, modern mimarlık, Sonneveld evi