Zeytinlik, Kıbrıs, Colive izniyle
Kıbrıs’ta Yeni Nesil Mutfak Diplomasisi
Adadan Zeytinyağı Mektupları

2003 yılında Kıbrıs’ın güney ve kuzey kesimini birbirinden ayıran Yeşil Hat karşılıklı olarak açıldığında yakın arkadaşlarımdan biri ile güney Lefkoşa’da yürüyüşe çıkmıştık. Morfolojik, mimari ve iklimsel bir yakınsamanın dışında hiçbir tanışıklığımızın olmadığı sokaklarda gezinip en sonunda kuzey kesimde de görmeye çok alışık olduğumuz ufak ve geleneksel lokantaların yan yana dizildiği bir mahalleye varmıştık. Masalardan birine oturup menüyü elimize almış fakat Rumca bilmediğimiz için zorda kalmıştık. Daha sonra lokantanın sahibi olduğunu anladığımız yaşlı bir amca bizi selamlayarak yanımıza gelmiş ve (öyle sanıyorum ki) ne sipariş etmek istediğimizi sormuştu.

Arkadaşımla alık alık birbirimize bakıp çok bir şey diyemememizden, son dönemlerde kuzeyden güneye keşfe çıkan genç Kıbrıslı Türklerden olduğumuzu hemen anlamıştı. Yardımsever bir edayla tek tek seçenekleri şeyleri saymıştı: Sefdalia (şeftali kebabı), dolmades (dolma), tahini (tahin), keftedes (köfte), tzaziki (cacık). Bildiğimiz sulardaydık! Tüm saydıklarını tanıyor, onları anmak için üç aşağı beş yukarı aynı kelimeleri kullanıyorduk. Birkaç dakika içinde önümüzde içeriğinden sunumuna kadar çok iyi bildiğimiz bir sofra peyzajı oluşuvermişti. Üçümüz bu sofrada yiyip içip (nasıl olduğunu hatırlamıyorum ama) sohbet ettikten sonra amca bizi “akşam olduğu ve karanlık bastığı” gerekçesiyle kendi aracıyla sınır kapısına kadar bırakmıştı.

Bu tür hikâyelerin Kıbrıs bağlamında sık tekrar edebildiğini biliyoruz. Türkiye-Yunanistan hattında da benzer deneyimleri yaşayanlar mevcut. Bu durum genellikle mutfakların çok benzer, coğrafyaların çok yakın ve bu nedenle Türk-Yunan toplumlarının özel bir kültürel temas içinde olmasıyla açıklanır. Bu argüman Kıbrıs’taki deneyimi açıklamakta hayli yetersiz çünkü Kıbrıs’ta etrafı sularla çevrili tek bir coğrafya ve büyük ölçüde —bölgesel farklılıkları saymazsak— tek bir mutfak var.1 En az iki farklı dilin konuşulduğu ve halen bir sınır marifetiyle bölünmüş olan Kıbrıs’ta bu ortaklaşmış yeme içme kültürü, toplumlararası diyaloğu olgunlaştırmaya yarayan en erişilebilir ve bereketli zemin. Dolayısıyla, adadaki toplulukları yakınlaştıracak, birleştirecek, bulundukları yere bağlayacak ve aidiyet hissini besleyecek potansiyeli her daim içinde barındırıyor.

Mutfak diplomasisi [culinary diplomacy] tam da bu noktada, Kıbrıs’taki toplumlararası ilişkileri olumlu yönde ve yeniden tesis etmeye yarayabilecek bir kavram ve araç olarak anlam kazanıyor. Yemek, dost ve düşmanımızı tanımlayıp ayırt etmede kullandığımız belki de en hayati ihtiyacımız. Söze dayalı olmayan bir iletişim kanalı sağlayan yemek ve sofra kültürü, aynı cemaat içindeki bireylerin dahi dayanışma ağlarını güçlendiren bir niteliğe sahip. Çatışma hâlindeki toplumlar söz konusu olduğundaysa aynı yemeği paylaşmanın düşmanlıkları bir kenara bırakıp birlikte nasıl var olunabileceğine dair sorular sorulmasına yardımcı bir etkisi olduğuna dair genel bir kabul mevcut. Sam Chapple-Sokol, Aristo’nun ortaklıklar yaratabilmek —yani dostlarımızla olan bağlarımızı kuvvetlendirmek ve düşmanımızla olan anlaşmazlıklarımızı gidermek— için aynı sofrada birlikte yemek yemenin önemine değindiğinden söz eder.2 Mutfak diplomasisi, aynı yemek ve sofra kültürünü paylaşmanın içerdiği bütün bu olumlayıcı dinamikleri bireylerin toplum hayatına kanalize etme becerisine dayanıyor.

Kıbrıs’ta Yeşil Hat’ın karşılıklı olarak açıldığı 2003 yılı, bu tür bir diplomasinin gündelik hayatta ifade bulması bakımından bir kırılma anı olarak yorumlanabilir. İki toplum arasındaki iletişim ve temas anları ile alanlarını çoğaltan bu tarihsel gelişme, ada halklarının yaşamlarında ortaklaşan ve ayrışan unsurları yeniden keşfetmeleri için daha önceden var olmayan olanaklar yarattı. Yeme içme mekânları ve mutfak kültürünün ifade bulduğu ortamlar, Kıbrıslı Türk ve Rumların birbirlerini gündelik yaşamın seyri içinde anlamak üzere el attıkları ilk ve en bereketli alanlar oldu —tıpkı ben ve arkadaşımın hikâyesinde olduğu gibi. Benzer şekilde, sınırın açılmasından kısa bir süre sonra sınırdan geçiş yapma konusunda çekinceleri olan annemi ikna ve motive eden, çocukluğunda çok sevdiği bir pastaneyi bıraktığı yerde bulup bulamayacağına dair merakıydı.

Bu kırılmanın siyaset üzerindeki yansımalarını özellikle çözüm yanlısı liderlerin yönetiminde de görmek mümkün oldu. Kıbrıs sorununda çözüm ve kalıcı barış konularında kendilerinden önceki yönetimlerden hatırı sayılır derecede farklı bir duruş sergileyen Mustafa Akıncı ve Nikos Anastasiadis, özellikle 2015–2016 yılları arasında toplumlararası diyaloğa iyimser bir yön vermişti. Karşılıklı müzakerelerin sıklaştığı bu dönemde Kıbrıs’ın gerek kuzey gerekse güney kesiminde sık sık bir araya gelen ve Lefkoşa’nın tarihi şehir merkezinde vatandaşlarla kaynaşan liderler birlikte Türk/Yunan kahvesi ile zivania içip ekmek kadayıfı ve pilavuna (flaounes) yemişlerdi. Adanın ortak mutfak kültürünün kamusal alanda siyasi özneler tarafından kutlandığı ve paylaşıldığı görüntüler basında geniş bir yer almış ve kayda değer bir yankı uyandırmıştı. Bu hâliyle yemek, ada siyasetinin aldığı pozitif yönü teyit eden potansiyel ve sembolik bir barış zeminine dönüşmüştü.3

En az üç ayrı metinden oluşacak bu yazı dizisinde, Kıbrıs’ın yeme içme, mutfak ve yerel gıda kültüründen hareket eden Türk ve Rumların hayat verdiği girişimleri ele alacağım. Kimisi formel bir şirkete dönüşen, kimisi bir proje etrafında şekillenen, kimisi ise etkinlikler bazında işler hâle gelen bu girişimlerin öyküleri, adanın bugünkü sosyal, kültürel, politik ve ekonomik koşullarına dair dinamik bir manzara ortaya koyuyor. Yarım yüzyıldan uzun süredir çözülemeyen bir sorunun ağırlığını taşıyan Kıbrıs’ta bu tür toplumlararası işbirliklerinin, karşılıklı güven ilişkilerini iyileştirip geliştirme; daha farklı üretim modelleri için örnek teşkil etme; üretim ve (hem ekonomik, hem kültürel) tüketim yoluyla birleşik Kıbrıs vizyonunu canlandırma; bu vizyonu uluslararası alana taşıyabilme; adadaki diğer sivil ve kamusal oluşumlarla yapıcı ilişkiler kurma, ve hukuk ile bürokrasi zemininde mümkün olan senaryoları uygulamaya geçirebilme potansiyeli sorgulanmaya değer. Dahası bu girişimlere içkin mutfak diplomasisinin, siyasetin tesis edemediği kalıcı barış koşullarını talep edecek toplumsal iradeyi besleme ve dolayısıyla barış kültürünün yerleşikleşmesine katkıda bulunabilme olasılığı gelecek için önem taşıyor.

İlk yazının konusu, %100 Kıbrıslı bir zeytinyağını üretme macerasına girişen Colive. Kıbrıslı bir Türk ve Rum’un işbirliğiyle hayat bulan Colive’in öyküsü, hem yerel bir zeytin türünü Kıbrıs ve dünyadaki çeşitliliğe yeniden kazandırma, hem de adanın var olan koşullarında Pan-Kıbrıslı bir şirket modelini geliştirme serüvenine dair çarpıcı kesitler sunuyor. Bu kesitlerde yalnızca karşılaşılan bürokratik zorluklar değil, aynı zamanda ada toplumunun genelinde süregiden güvensizlikler de görünür hâle geliyor. Yine de Colive’in öyküsü, yeni nesil Kıbrıslıların kendilerini adanın dışındaki dünyaya nasıl konumladıkları, vizyonlarındaki üretim modeli için nasıl bir yol haritası çizdikleri ve bunun için ne tür bir emek ve çaba ortaya koyduklarına dair umut verici ve heyecanlı detaylar barındırıyor.

Anıt Ağaçlardan Yeni Nesil Zeytinyağı: Colive

Colive, altında Hasan Siber ve Alexandros Philippides’in imzasının bulunduğu bir zeytinyağı markası. İngiltere’de üniversite eğitimi alırken tanışan ikili, finans sektöründe kariyer yaparken Colive’e hayat vermekte karar kılmışlar. Kıbrıs’ta bulunan nadir bir zeytin türünden elde edilen Colive’i özel yapan nedenler birden fazla: Adanın hem güney, hem de kuzey kesiminde yer alan zeytinliklerinden elde edilmesi; ‘ağaçtan sofraya’ ilkesiyle üretilen ilk yerel zeytinyağı vasfını taşıması ve 1963 yılından bu yana kurulmuş ilk Pan-Kıbrıslı şirket olması.

Hasan Siber ve Alexandros Philippides,
900 yaşında bir zeytin ağacıyla,
Colive izniyle

Colive için kullanılan zeytin, Hasan’ın deyişiyle “tadı hem burunda, hem de damakta uzayabilen” kompleks bir tür —Kipriaki. Fakat sadece dünyada değil, kendi yerelinde bile nadir olmasından ötürü ekonomik değeri düşük ve yerli üreticiler için sıkıntı yaratan bir tür. “Nine ve dedelerimiz altı kilo zeytinden bir litre yağ çıkarabiliyor. Avrupa’da ulaşılması beklenen standart 3,5–4 litre,” diyor Hasan; “Bu hedefe ulaşılsa çiftçi için iyi ve ticari bir anlamı var. Ancak aksi durumlarda dört kilo zeytini olduğu gibi satmayı tercih ediyorlar. Sayısal faktörler lezzetin önüne geçmeye başlıyor. Öyle olunca örneğin güneye Yunanistan’dan Halkidiki, kuzeye de Türkiye’den Gemlik, Memecik gibi sofra zeytinleri getirilmeye başlanıyor. Böylece bizim kullandığımız Kıbrıs zeytini, yine bizim çalıştığımız aile çiftliklerinde kalmış oluyor.” Colive en başta ekonomik geri dönüşü zayıf ve neredeyse yok olmak üzere olan bu zeytin türüne yeniden hayat vererek dünyadaki çeşitliliğe katkıda bulunmayı hedefliyor.

Projenin fikir babası Hasan, yıllarca aile zeytinliklerinden üretilen zeytinyağını yurtdışındaki arkadaş ortamlarında paylaştıktan sonra işi profesyonel bir seviyeye taşıma kararını almış. 2017 yazında İtalya ve İspanya’da zeytinyağı tadımı ve üretimiyle ilgili sertifika programlarına katılmış. Daha sonra da Alex ile düşüncelerini paylaşmış. “İki toplumlu bir yaklaşımla gerçekleştirilme olasılığı güçlü bir fikirdi”, diyor Hasan; “Ortadan geçen sınır fark etmeksizin iki kesimde de çiftçi bu nadir zeytini yetiştirirken aynı ekonomik darboğazlardan geçiyor. Biz bu insanlarla çalışarak söz konusu zeytinleri bir araya getirebiliriz diye düşündük.” Alex de oluru verince köyleri gezmeye, tanıştıkları çiftçilere, “Bize zeytininizi satar mısınız?” sorusunu sormaya ve farklı zeytinliklerin yağını tatmaya başlamışlar.

Hasan ve Alex, Colive’i ayağa kaldırmaya çalıştıkları ilk dönemde küçük bir adanın kendine özgü ‘iş yapma’ koşullarına adapte olmak durumunda kalmışlar. Neredeyse kartopu yöntemiyle ve tanışıklıklar yoluyla bir kapıdan diğerine yol almışlar; bu şekilde zeytin üreticileri ile zeytinyağı üretiminin yan sektörlerinde yer alan diğer profesyonellerle bir araya gelmişler. “Kalkanlı’da anıt ağaçlarına gözü gibi bakan bir abi var mesela. Ailesiyle birlikte hayatlarını buna vakfetmişler ama hak ettikleri geri dönüşü alamıyorlar. Anlaştık ve şu an ondan alım yapıyoruz” diyor Hasan. Güney kesimde de aynı yöntemle hareket etmişler; tarım bakanlığından çiftçilere, oradan bahçe tarımı üzerine eğitim almış şişecilere ulaştıkları bu süreçte, alışageldikleri kurumsal çalışma biçimlerinin dışına çıkmayı öğrenmişler: “Evet, burada Google’layarak ulaşabileceğimiz kaynaklar çok kısıtlı fakat küçük bir yer olduğu için işini sevgi ve özenle yapan insanlara ulaşmak sandığınızdan daha kolay olabiliyor.”

Zeytin, Kıbrıs, Colive izniyle

Zeytinin Yol Haritası ve Bürokrasi ile İmtihanı

İş kurumsallaşma ve operasyon aşamasına geldiğinde, Colive adanın içinde bulunduğu idari ve politik açmazlardan kaynaklanan türlü güçlüklerle karşılaşmış. Adanın her iki kesiminde de kayıtlı ve yine her iki kesimde banka hesapları bulunan, fakat bir hesaptan diğerine aktarım yapamayan bir şirket hâline gelmeleri bu şekilde mümkün olmuş.4 Türk-Rum ortak girişimlerinin noksanlığı ile adanın kuzey kesiminin uluslararası ticarete doğrudan katılımını çetrefilli kılan nedenler bir araya gelince, Hasan ve Alex kendilerini daha önce deneyimlemedikleri türden bir mücadele alanının içinde bulmuş. Dolayısıyla tam anlamıyla Kıbrıslı bir zeytinyağını üretecek şirket modelinin bürokrasisi için ciddi bir yol haritası çıkarmaları gerekmiş.

Tüm bunlar, Hasan ve Alex’in işe sıfırdan başlayıp Yeşil Hat tüzüğünü ele almasını elzem kılmış.5 “Oturup tüzüğü baştan sona okuduk. Teknik olarak zeytin sınırdan geçebiliyor mu, geçebiliyor. Daha önce geçiren olmuş mu, hayır olmamış. Yani tekrar edilebilir bir formül, bir reçete yok. Bu nedenle biz her şeyi adım adım, usulüne uygun bir şekilde yapmak için kurumlardan izinlerimizi toplamaya başladık.” diyor Hasan. Güney ve kuzeydeki tarım bakanlıkları, Avrupa Komisyonu, bu komisyonun adadaki alt kuruluşları ve yine kuzey ve güneydeki ticaret odalarını ziyaret edip hepsine “Biz bu işi nasıl yapabiliriz?” sorusunu sormuşlar. Yeşil Hat tüzüğüne uygun bir üretim yapmanın yolu, süreç içinde yer alan tüm kurum ve değişkenlerin tarif edilmesi ve kayda alınmasından geçiyor. “Küçük çiftçilerle çalışmak böyle bir süreçte kendi başına bir güçlük” diyor Hasan; “Kurumsallaşma yok, sadece bir emekçi var karşınızda. Dolayısıyla hem onlara hem de kendimize yarar sağlayacak bir model geliştirmemiz gerekiyordu.”

Daha önce böyle bir işe hiç kimse kalkışmadığı için çevrelerinde “başaramayacaksınız” diyen çok olmuş. Fakat “niye” ve “nasıl” sorularının peşinden gitmeye devam etmişler. “Esas derdimiz Avrupa veya başka uluslararası destinasyonlarda bu ürünü nasıl satacağımızdı.” diyor Hasan. “Değirmenin, şişecinin, tarlanın, her şeyin kayıtlı olması lazım. Çünkü bu noktalardan birinde herhangi bir sıkıntı olursa takibinin yapılabilir olması gerekiyor.” Sonuçta tüzüğü inceden inceye okuyup yetkililere bu işi neden ve nasıl yapabileceklerini bilfiil anlattıkları, dört beş aya yayılan sıkı ve zorlu bir lobi süreci deneyimlemişler. Çiftçileri bulup Kıbrıs Türk Ticaret Odası’na kaydettirmenin dışında zeytin ve zeytin ağacı ile tam olarak neyi kastettiklerini de tarif etmeleri gerekmiş. “Biz bu işi yapana kadar bu konuda tanımlanmış hiçbir şey yoktu. Yani hukuki bir çerçeve eksiğiyle gediğiyle vardı, fakat uygulama yoktu.”

İş uygulamaya, yani zeytinlerle beraber Yeşil Hat’ı geçmeye geldiğinde Colive kendini yeni bir maceranın eşiğinde bulmuş. ‘Ağaçtan sofraya’ ilkesiyle çalışan oluşumun, adanın her iki kesiminden toplanan zeytinleri sıkım için Larnaka’daki değirmene en hızlı biçimde ve en karanlık saatlerde ulaştırması gerekiyor. Ürünün Avrupa Birliği künyesine sahip olması ancak böyle bir üretim modeli ile mümkün. Gerisini Hasan’ın ağzından aktarıyorum:

Zeytinleri olması gerektiği şekilde topladık ve kuzeyden güneye geçirmek üzere yola çıktık. Bize söylenenlerden hareketle her şeyi elimizde hazır hâle getirmiş durumdaydık. Geçiş kapısında durdurulduk, “Bunu buraya nasıl getirdiniz?” diye soruldu. Bu arada o noktaya kadar bizim gibi girişimcilere sağlanmış herhangi bir lojistik hizmet yok; kamyon ve taşımayı tamamen biz çözdük. Kuzey sınırında her şey yolunda gitti ve güneye geçtik. Orada işler umduğumuz gibi gitmedi. “Geçireceğiniz malı kontrol etmesi gereken memur Lefkoşa’daki sınır kapısında” dediler. Bu kapıda öyle bir memur yokmuş; böyle bir şeyden ilk defa haberimiz oldu. Lefkoşa’ya geri döndük, sınıra gittik ve derdimizi anlattık. “İyi güzel ama bu zeytinleri yapraklarından temizlemeniz lazım” dediler. Prosedüre göre yurtdışından sofra zeytini geldiğinde temizlenmiş hâlde olması gerekiyormuş. Zaten ham bir şekilde sofra zeytininin gelmesi de olağan bir şey değil. Kırk kasa zeytini temizlemeye başladık. Her şeyi biliyoruz ama o nasıl yapılır bilmiyoruz! Ben, eniştem, babaannem, yeğenler, toplandık ve zeytinlerin ancak yarısını elbirliğiyle temizledik. En azından bunları gönderelim, sıkılsın dedik. Sıkım hukuken güneyde yapılmak zorunda. Bunun üzerine ayrıca çalışıyoruz.

Hasan’a göre Kıbrıslı Rum ve Türklerin ortak ticari modeller geliştirebilmesini başarmak, uygulamadaki pürüzlerin ortadan kaldırılması ve adada halen süregiden güvensizliklerin giderilmesi açısından önemli. Özellikle küçük üreticilikle geçinen ailelerin, zanaatlarını yeni nesillere aktarabilmesi için bu gerekli. Ancak yüksek vergilendirmeler, şirketleşme bedellerinin maliyeti ve adadaki belirsizlik ortamı ailelerde gelecek kaygısı oluşturuyor. “O zaman çiftçilikle uğraşan aileler, oğulları veya kızlarını memuriyete teşvik ediyor. Zeytinyağı üreticiliği, denetim, üretim, kurumsallaşma ve verimlilik konularında zorluklarla karşılaşılan iş kollarından. O nedenle güvence başka yerlerde aranmaya başlıyor veya genç nesiller evde oturuyorlar.” diyor Hasan. Bu anlamda Colive’i ayakta tutup geliştirmeyi, yeni kuşaklar için örnek teşkil etmesi açısından çok önemsiyorlar. “Adada başka türlü bir üretim, gelir elde etme ve kurumsallaşma yolunun mümkün olduğunu gösterebiliriz. Bunu her iki taraf için de söylüyorum” diyor Hasan.

%100 Kıbrıslı Bir Zeytinyağının Anlamı

Colive, Colive izniyle

Hasan, serüvenlerinin en başından beri Colive’in “kâr amacından daha büyük bir misyonu” olması gerektiğine inandıklarını anlatıyor. Zeytinyağı üretiminde Kıbrıslı Türk ve Rum ortaklığını ticari bir girişimcilik modeline dönüştürebilmek kuşkusuz bu misyonun en önemli parçalarından biri. Öte yandan, ortak çabalarının yüzde yüz Kıbrıs menşeli bir Avrupa Birliği ürünü ile sonuçlanması ve bu ürünün uluslararası piyasada satın alınabilir hâle gelmesi kurumsallaşma misyonunu adeta taçlandırıyor. Hasan, bunu başardıkları anda “devlet oluşumunu bertaraf ettiklerinin” altını çiziyor; “Yasal anlamda Avrupa raflarında bulunan tek Kıbrıslı Türk zeytinyağı bizde ve biz bunu olabilecek en formel yollarla başardık. Öyle baktığımda ben bununla gurur duyuyorum.” diyor. Yarım yüzyıldır uluslararası bir ticaret ambargosunun baskısı altında olan KKTC’nin, garantör ülkeler ile birkaç Ortadoğu ve Orta Asya ülkesi dışında hiçbir yer ile ihracat ilişkisi içine giremediğini düşünecek olursak, Hasan’ın bu başarıya atfettiği değerin nereden geldiğini anlamak mümkün.

Colive Limited Signature Edition,
Colive izniyle

Adada ticari hayatın alışılagelmiş işleyiş kalıpları ve üretim süreçleri ile ilişkilenme biçimlerini göz önünde bulundurunca, Colive’in başka türlü bir zaman ve mekâna ait bir vizyonla çalıştığını anlamak zor değil. Hasan, bu perspektifi, “Biz, bizim gibi çalışmak isteyen kimseler için bir ekosistem ve başarı hikâyesi oluşturma gayretindeyiz” sözleriyle özetliyor. Her ne kadar Colive’in oluşumunu mümkün kılan insanlar arası ilişkiler (gerek üreticiler gerek şişeciler ile) tamamen enformel karşılaşmalar üzerinden yürümüş olsa da, Hasan için yaptıkları işin kitabını oluşturmak hedeflerinin olmazsa olmazı. “Telefonu açıp Mehmet Abi ile problemimizi çözmek istemiyoruz çünkü by the book [kitabına göre] işleyen bir sistem olmazsa, bizden feyz alıp yola çıkanlar kilitlenir. Birisiyle oturup karşılıklı çay içince yasal çerçeve değişmiyor. Fakat benim 10–100 milyonluk iş hacmim var derseniz herkes sizi farklı dinler.” Yine de küçük bir yerde iş yapmanın ve kişisel inisiyatiflerin daha kolay harekete geçirilebilmesinin avantajını reddetmiyor, “çünkü ‘by the book bile olsa,’ her şey her zaman insanlara bağlı.”

Colive, elde ettiği gelirin %10’unu Kıbrıs’ta barışa katkı koyma hedefiyle çalışan yerel sivil toplum kuruluşlarına aktarıyor. Bu örgütlerden biri olan ve Birleşmiş Milletler yönetimindeki ara bölgede bulunan Home for Cooperation, aynı zamanda Colive’in merkez ofisine ev sahipliği yapıyor. Hasan, “her gün, kayıp bir bağlantının yarattığı boşluğu doldurmaya çalışıyoruz” diyor. Şu anda Kıbrıs, Avrupa, Avustralya, ABD ve kendi web siteleri üzerinden satış yapıyorlar. Büyüdükçe çiftçiler için ortak eğitim programları düzenlemeyi ve zeytin üreticiliğini bu şekilde desteklemeyi hedefliyorlar. Fakat Hasan, iki toplum arasında süregiden güvensizlik duygusunun, amaçlarının sürekli sorgulanmasına neden olduğunu söylüyor. “Böyle olunca ya bir ilişki kurulamıyor ya da kuruluyor ama uzun soluklu olamıyor” diyor. Yine de umutlu; “Biz bir normalizasyon sürecinin başında olduğumuzu ve misyonlarımızdan birinin de tam olarak bu normalizasyona ivme kazandırmak olduğunu düşünüyoruz. Uzun vadede isteğimiz kuzey/güney ayrımını kırıp yüzde yüz Kıbrıs’a ait zeytinyağını üretmek ve bu kimliği algıda yaratabilmek.”

Colive Limited Signature Edition (Kıbrıs), Colive izniyle

Hasan ve Alex, yaratmak istedikleri bu algının, Kıbrıs’taki hedef kitlelerinin aidiyet duygularında bir değişim yaratmasını umuyor ve tüketim alışkanlıklarında kendilerine ait yerin bu değişimle tanımlı olmasını istiyorlar. “İnsanların en başta, ‘bunu üretenlerden ben kötü bir şey alamam’ diye düşünmesini arzu ederim” diyor Hasan. “Sonra da, nasıl ki birileri birtakım ürün ve markaları tükettiğinde kendisine dair bir şeyler söylüyor, bizim ürünümüzün de Kıbrıslı tüketici için tam olarak böyle bir anlamı olmasını isterim. Bunu yakalayabildiğimiz takdirde, kalıcılaşabiliriz.”

1. Bunu söylerken adanın parçası olduğu Ortadoğu ve Akdeniz coğrafyası ile olan bağ ve benzerliklerini reddetmiyorum. Ancak, Kıbrıs adasının kendi izole coğrafyasında özgün ve başka yerde olduğu gibi tekrar etmeyen bir karakteri olduğunu düşünüyorum.

2. Sam Chapple-Sokol’un 2013 yılında The Hague Journal of Diplomacy dergisinde yayımlanan “Culinary Diplomacy: Breaking Bread to Win Hearts and Minds” başlıklı makalesi, Chapple-Sokol’un Culinary Diplomacy The nexus between food, culture, and international relations başlıklı şemsiye projesinin, konuyla ilgilenenler için farklı formatlarda muazzam bir içerik sunan arşivinde yer alıyor.

3. Burada andığım iki liderin buluşması, 2015 yılında Yarın gazetesine “Anastasiadis ile Akıncı barış kahvesi içti” başlıklı bir haberle yansımış.

4. Adanın bölünmesinden sonra kuzeyden güneye bankalar arası sistemin işlerliği büyük ölçüde kısıtlanmıştı. Güneyden kuzeye para aktarımları ise benzer şekilde kısıtlı ve maliyetli olmakla beraber, kamu otoriteleri tarafından izlenebildiği için çoğunlukla tercih edilmiyor.

5. Yeşil Hat tüzüğü, adanın bölünmesinden bu yana uluslararası bir ticaret ambargosunun muhatabı olan KKTC’nin Güney Kıbrıs ve Avrupa piyasalarına ticari mal aktarmasını mümkün kılan, Kıbrıs Türk Ticaret Odası ile Avrupa Komisyonu arasında oluşturulmuş hukuki bir çerçeve. Yeşil Hat’ın 2003 yılında karşılıklı olarak açılmasının ertesinde hazırlanan tüzük, halen birtakım eksiklikleri olsa da iki toplumun ticari ilişkilerini ve kuzeydeki girişimcilerin dünyayla bağını sağlamak için formüle edilmiş bir zemin.

girişim, Kıbrıs, Özlem Ünsal, yeme içme, Yemek Kent ve Gündelik Hayat, zeytin, zeytinyağı