Macahelce 101
Çocukluğun Dili:
Bolo Bolo ve
Diğer Şeyler

Dokuz yaşımdan on dokuz yaşıma dek yaz tatillerim Macahel’deki tek odalı kulübede geçti. Çocukluk ve ilk gençliğimin yaz tatillerine dair hatıralarımın hep fındıklıkların altında veya buralıların “yazluği” dediği serin esen balkonlarda geçmesi boşuna değil. Henüz internetin cebimize girecek kadar yaygınlaşmadığı, telefon hatlarının zar zor çektiği, elektriklerin sık sık kesilip bazen günlerce gelmediği o yıllarda köyde çok sıkıldığımı, hatta sıkıntıdan patladığım acil durumlarda uygulamak üzere birtakım etkinliklerin listesini yaptığımı hatırlıyorum.

Yine de şehirdeki kışları çıkmaz sokakta geçen Gökçe için köyde oyalanacak bir şeyler bulmak çok da zor değildi. O zamanlar boş arazileri, ağaç gölgeleri, yeni yapılan inşaatlardan kalma kumları, tahtaları olan şehirdeki sokağımda nasıl bebeklerimle evcilik, kalabalık arkadaş gruplarıyla saklambaç, yerden yüksek, yakan top, renkli istop oynuyorsam benzer etkinlikleri köyde de yapabiliyordum. En büyük handikapım ise köydeki akranlarımın sayısının kısıtlı olmasıydı. Küçüklerle ben oynamaya tenezzül etmiyordum, büyükler de benimle oynamak istemiyordu. Bu yüzden kalabalık grup oyunlarını oynamaya nadiren fırsat bulurdum. İlk gençlik çağına gelince ise çocuksu oyunlar yerini satranç, hırsız-polis, pişti, amiral battı, kızma birader gibi masa oyunlarına veya kitap okumak, sohbet etmek, örgü örmek gibi etkinliklere bıraktı.

Hafıza ne garip, yapıp ettiklerini unutsa da insan, bazen sadece o anın duygusu kalıyor zihinde. Mesela anneme ne zaman çocukluğunda neler yaptığını sorsam, çeşitli durumlar karşısındaki duygularını anlatır: “Çocukken çok ağlardım, ağlamayı çok severdim” veya “Hiç unutmuyorum, gece yatağa, ertesi gün Vesile’yle oynayacağımız oyunların heyecanıyla girerdim” çocukluğundan bahsederken en sık kurduğu cümlelerdir. Annemin çocuksu duygularını dinlemek çok hoşuma gitse de biraz daha fazlasını öğrenmek isteyip mesela uykusundan edecek denli heyecanlandığı oyunların neler olduğunu sorduğumda “Tahtaları dizer kendimize ev yapardık. Sopanın ucuna kumaş sarınca bebeklerimiz oluverirdi” deyip geçer. Peki ya başka neler oynarlardı? Oyunlarına ne gibi isimler verirlerdi? Hangi malzemelerle oyun kurarlardı? Bunları sorduğumda ise “Yok” der, “hatırlamıyorum.” 

Belleğin kuytu köşelerine saklanmış anıları gün yüzüne çıkarmak için en iyi yollardan biri ortak hafızaya sahip olanlarla geçmiş hakkında konuşmaktır. Neyse ki annemin en yakın çocukluk arkadaşı, aynı zamanda kuzeni Vesile teyze komşumuz. Annemi, kendinden yedi yaş küçük kız kardeşi Zülfiye teyzemi ve Vesile teyzeyi bir araya getirmek bu yüzden çok da zor olmuyor. Bir başka buluşmada ise annemle teyzeme, babam, kuzenim Fatoş abla ile eşi Erdal enişte eşlik ediyor. Bu buluşmalar sayesinde, çocukken oynanan oyunların kuşak farkına rağmen aynı olabildiğini; köyden köye, gruptan gruba ise değişkenlik gösterebildiğini fark ediyorum.

80’li yıllar, Macahel’de üç çocuk: Soldan sağa Sultan, Hüseyin, Fatoş. (Aile arşivinden fotoğraf.) 

Köydeki oyunlar doğayla kurulan mesafesiz ilişkinin ve elbette şehirde olmayan maddi imkânların eseri. Plastik oyuncakların olmadığı, bezden ya da ahşaptan üretilmiş olanların ise Macahel’e dek ulaşmadığı bu dönemlerde doğanın sunduğu malzeme çocukların yaratıcı kuvvetiyle birleşip olabildiğince hayal gücü yüksek oyuncaklara dönüşmüş. Elbette coğrafyanın sunduğu kendine has imkânlar oyuncakların da oyunların da biçimini etkilemiş. Örneğin kabağın yoğun yetiştirildiği Macahel’de küçük köy kabaklarına dört tane dal parçası saplanıp yine bir başka yaygın tarım ürünü olan mısırın püskülünden de kuyruk yapılarak oyuncak at icat edilirmiş. Külkedisi masalında kabağın ata değil arabaya döndüğünü anımsayınca taklidin çoğu zaman gözün gördüğüyle sınırlı olabildiği fikrine bir kez daha kani oluyorum.

Yine de oyuncak araba yapmak konusunda yaratıcılığın sınırlarının zorlandığını söylemek mümkün. Tahta parçalarını birbirine çakarak tasarlanan oyuncak arabaların tekerleri eskiyen kara lastiklerin topuklarından yapılıyormuş. Bunu duyunca aklıma şehirli çocuk refleksleri geliyor: Acaba eskimiş lastik ayakkabı yoksa araba yapmak için özellikle ayakkabısını yırtıp eskiten çocuklar olmuş mudur köyde de? Gerçi lastik topuğuna alternatif var, ağaç tomruğundan da teker yapılabiliyor nasılsa. Yaramazlığın ev ekonomisine vuracağı darbeleri de hesaba katmak lazım.

Yılın yarısının karlar altında geçtiği bu coğrafyada karın en güzel oyuncak olduğunu es geçmeyelim. Çatı yapımında kullanılan ve her evin ardiyesinde mutlaka yedeği bulunan pedevralar karda kaymak için en elverişli malzeme. Yokuşların alabildiğine uzandığı, ekinlerin olmadığı dik tarlalarda kayıldığını hayal edince aklıma iki karış kar yağınca dışarı koşup çocuk kalabalığını yararak daracık alt sokakta kaymaya çalıştığım kendi çocukluğum geliyor. Macahelli bir çocuğa sabahın erken saatlerinde, buz tutmuş tarlalarda yokuş aşağı alabildiğince kaymak nasıl keyif verir, tahmin etmek zor değil. Tabii her inişin bir çıkışı var. Yaz aylarında bile yürürken soluk soluğa kaldığım o yokuşları Macahelli çocuklar yeniden kayacak olmanın heyecanıyla nasıl da telaşlı bir neşeyle adımlıyordur kim bilir. Biraz daha şanslı (ve kalabalık) olanlar ise karda yük veya insan taşımak için kullanılan “hızeki”lere dört beş kişi biner, üstelik bu sefer bir de şoföre ihtiyaç vardır. Dik yokuşlardan kaymanın zevkine eklenen arkadaşlarla birlikte olma ve şoförlük için sıraya girme heyecanını dinlemek içimde çocukluğumu hatırlatan tarifsiz duygular uyandırıyor.

Karda kaymak kadar kartopu oynamak da en evrensel çocuk oyunlarından olsa gerek. Macahel’de kartopu anlamında kullanılan gunti sözcüğünün kökenini araştırırken bu ifadenin Gürcüce, Ermenice, Farsça gibi dillerde “gunda” biçiminde topak, yumru, yuvarlak şey, top şeklinde olan her şey gibi anlamlarda kullanıldığını görüyorum. Artvin bölgesinde kartopu anlamı kazanan sözcüğün “gunti” biçimi ise anladığım kadarıyla Macahel’e özgü bir diyalekte işaret ediyor. 

Kışın oyuncağı karsa yazın oyuncağı da yaylaların sonsuza uzanıyormuş gibi görünen düzlükleri olsa gerek. Gündüzleri, alışkın olmayan birinin uzaktan seyrederken bile korkabileceği dik yamaçlarda danalarını, keçilerini otlatan çocuklar sorumluluklarının bittiği elektriksiz yaz akşamlarında yayla arkadaşlarıyla bir arada grup oyunlarının tadını sonuna dek hisseder. Vesile teyze yaylada dolunay ışığının altında oynadıkları “quqqu melay”ın (saklambaç) tadını unutamamıştır, yüksek kayalardan atlamak daha çok oğlan çocuklarının sevdiği bir oyundur, yamaçtan taş yuvarlamaya ise büyük küçük herkes bayılır. Yine de elektriksizliği keyfe çeviren, yayladaki tüm çocuk cemaatini bir araya getiren quqqu melay şüphesiz bu oyunlar içinde en tatlısıdır. Hele ki ebe hariç tüm oyuncuların büyükçe bir giysi altında topak olup saklanması ve hep birlikte ebeyi sobelemesi bugün dahi keyifle anlatılan bir hikâyedir.

Annemin ilkokul öğretmeni Hamdi Özdemir, eşi Sevime, kızları Sevnur ve Nermin’le. Arkasındaki notta “Döndü’ye sevgilerle” yazıyor. Tarih 23 Nisan 1974, Camili Köyü. (Aile arşivinden fotoğraflar.)

Çocukluğa dair tüm bu anıları dinlerken kışın İstanbul’daki çıkmaz sokağımızda, yazın ise köyde geçen kendi çocukluğumu düşününce çocukluğun dilinin aynı olduğunu fark ediyorum. Belki kendimize sopaya sarılmış kumaş parçalarından paçavris bebekler yapmıyorduk ama fabrikada üretilmiş plastik bebeklerimize yeni yeni öğrendiğimiz örgü becerilerimizi kullanarak kıyafetler tasarlıyorduk. Otlardan yemek, dal parçalarından çatal bıçak yapıyor, odunlardan evler kuruyorduk. Yaptığımız yemeğin adı belki malahto değil karnıyarık oluyordu ama yetişkinleri taklit etme güdümüz aynıydı ya da aynı tekerlemeyi anadilimizde söylerken kendi coğrafyamızdan izler taşıyorduk. Tıpkı o herkesin çok iyi bildiği “Komşu komşu hu hu” tekerlemesinin Macahelce versiyonunda olduğu gibi.

Çocukluğun dille ilişkisi, söz konusu çocukluğa ait edebi türler olunca daha da rahat fark ediliyor. Ninniler, maniler, tekerlemeler… Çocuğun anadiliyle kurduğu ilişki henüz beşikteyken başlıyor, yaşla birlikte artıyor. Anadilim Gürcüce olmasa da çocukken dedemle oynadığımız “Bolo bolo” oyunu atalarımın diline ve kültürüne beni henüz doğru dürüst Türkçe dahi konuşamazken aşina kılıyor. Bir grupla oynanan bu oyunun en önemli özelliği, grupta okul öncesi çağda diyebileceğimiz bir çocuğun bulunması. Grubun bütün üyeleri ellerini avuç içleri yere bakacak şekilde, rastgele bir sırada üst üste, her biri altındaki elin üstüne çimdikleyerek tutar. Hep birlikte “Cip cip cibolyay” diye başlayan tekerleme kendi ritmiyle söylenirken, ellerden oluşmuş kule aşağı yukarı sallanır. Tekerlemenin son mısrası olan “bolo bolo”larda tempo düşer ve şarkı bittikten sonra grubun en küçüğü, hızlanan “bolo bolo”lar eşliğinde diğer tüm grup üyeleri tarafından gıdıklanır.

Baba tarafından en küçük torun olarak dedem ve diğer aile büyükleriyle oynamaya bayıldığım bu oyunu uzun yıllar abimin çocuklarıyla oynadık. Her defasında başına gelecekleri bilen çocuğun buna rağmen tekrar tekrar oynamak istemesi, oyunun sonunda kahkahalarla gülmesi, birbirine değen ellerin verdiği güven, anlamını bilmese de ezberleyip taklit ederek söylediği şarkı, tüm aile üyelerinin ilgiyi en küçük çocuğa yöneltmesiyle kurulan sevgi bağı, çocukluk, dil, kültür, oyun üstüne çok şey anlatıyor. Düşünüyorum da belki de çocukluğun dili her yerde aynıdır: Kahkaha, oyun ve birbirine değen eller.

Bu Metnin Sözcükleri

Gunti: Kartopu, gunda. (Kaynak: Artvin Etimoloji Sözlüğü)

Quqqu melay: Saklambaç oyunu. Sadece “quqqu” olarak da kullanılan bölgeler olsa da Şavşat’ın Maden Köyü’nde de “quqqu melay” ismi kullanılır. (Kaynak: Mehmet Ali Keskin, “Artvin Yöresi Çocuk Oyunlarında Türk, Gürcü, Laz ve Hemşin Halklarının Kültür Birliği”) Buradaki “quqqu” aynı zamanda guguk kuşu anlamındadır.

Paçavris bebeki: Artık kumaşlar sopaya sarılarak oluşturulan oyuncak bebek.

Pedevra: Köknar ve ladin ağaçlarından elde edilen, çatı örtüsü olarak kullanılan ince tahta; pedavra.

Hızeki: Kızak.

aile, bellek, çocuk, çocukluk, dil, dil (lisan), Gökçe Özder, hafıza, hatıra, Macahel, Macahelce, oyun