Bolu’da ihtiyaç molası verdik. Mayıs ayında olduğumuzu düşünürsek hava beklediğimden soğuktu. Atlet giymeyi alışkanlık etmediğim için yine ince yakalandım.
Daha memlekete on saat vardı. “İnsan ölümün acısıyla bu kadar saat otobüs yolculuğunu neden çeker?” diye düşündüm.
Otobüsten sigara içmek için inen küçük kalabalığın yanında durdum. Sigara kullanmıyorum, ellerim ceplerimde. Ne yapacağımı bilmiyordum.
“Dedem nerede?” diye sordum.
“Bagajda” dediler.
Bagajın kapağı kapalıydı. Otobüsün arka tarafına baktım. O an bagajın ne kadar sıradan bir yer olduğunu fark ettim. Bavulların, kolilerin gittiği yer. İnsan alıştığı kelimeleri ölümle yan yana koyamıyor.
Yol uzundu. Kimse yüksek sesle konuşmadı. Camdan dışarı baktım. Tarlalar geçiyordu.
Gökyüzü griydi. Ölüm manzarayı değiştirmiyor.
Marmara mermeri. Cami avlusunda da aynı mezar taşında da. Elimi sürdüm. Soğukluk sabitti. Havadan daha soğuktu ölüm.
Bu kültür aynı taşı hamamda da musallada da kullanmış. Aynı mermer hem arınmaya hem de vedaya eşlik ediyor. Taş kalıyor, insan gidiyor.
Ağlamadım. En azından o an.
Ölüm soğukluğu daha baskındı.
Onu orada bırakıp döndük. “Ebedi mekân” deniyor. Bu ifadeyi tam anlayamıyorum. Bir daha var olmayacağını akıl kavrayamıyor. İnsan birini toprağa bırakıyor ama zihni hâlâ onunla yürüyor sanısında.
Mermer orada kaldı.
Soğukluk da.
Ve ben aynı kişi olarak geri döndüm, tek konu dışında.
Marmara mermeri.