Vatanı Dar Anlamından Kurtarmak
Değişen Aidiyetler

Oxana Timofeeva milliyetçilikte anlaşıldığı şekliyle vatan anlayışına karşı çıkar. Geçmişe dayanarak, kendini bilerek değil de tam tersine kendini bilmeden, değişerek vatanı benimsemek, bir oluş hâlinin diğerlerini de etkileyip kendi sınırlarından kurtarması, vatanı yeni ihtimallere, bir bakıma da geleceğe açar. “Vatanımızı henüz var olmayan bir halk ya da toprak olarak ilan ederiz” der Timofeeva.1 Milliyetçilik bitkiyi yalnızca düz anlamıyla kavramıştır. Oysaki Timofeeva iki farklı alıntıyla insanın hem bitki hem de hayvan ruhlarına sahip oluşunun bitkiyi de hayvanı da nasıl da yeni oluşlara açtığını görünür kılmak ister.

İlk alıntı Novalis’tendir: “Felsefe aslında bir ev özlemidir, her yerde evde olma arzusudur.” Novalis’in özleminin nereye yöneldiğini sorar Timofeeva. Bu bir nostaljiye işaret etmez. Nostalji faşizmi besler; altın bir çağı, saf bir ırkı arar; arı bir vatanı, bozulmamış toprakları, sadece ama sadece kendisinin var olacağı bir ülkeyi arar, bu nedenle de dışlar. Vatanını da kendi seçmez milliyetçi; tam tersine onu seçen vatanıdır. Bu vatanın ise var olduğu anda var olmadığından yakınacak, bundan ötürü de birilerini öteki kılacak, yabancı hâle getirecektir. Suçlu addederek bedel ödetmek…

Novalis alıntısını Gilles Deleuze ve Félix Guattari’den bir alıntı takip edecektir. Novalis’in aksine, Deleuze ve Guattari özlemin bizi henüz olmadığımız şeye yönelttiğini savunur. Bu nedenle geçmişin ütopyasını değil geleceğin ütopyasını söz konusu ederler; “minör halkın vatanı”nı… Onların felsefesi budur. İnsan henüz olmayanı olur hâle getirme özlemi içindedir. Buna “yeniden yerliyurtlanma” diyecek, bu bağlamda da ezilmiş olanlara, azınlıklara yöneleceklerdir. Alıntı şudur: 

“Hintli hâline-gelir, durmamacasına bu hâle-gelir; Hintli olan Hintli’nin kendisi de başka bir şey hâline-gelsin ve can çekişmesinden kurtulsun ‘diye.’ Hayvanlar için bile düşünüp yazılır. Hayvanın da başka bir şey hâline gelmesi için hayvan hâline-gelinir… Hâline-geliş her zaman çifttir ve gelecekti halkı ve yeni toprağı kuran bu çifte hâline-geliştir.”2

Bu sebeple metinde beni en çok ilgilendiren şey Timofeeva’nın bitki ruhu için duyduğu korku oldu. Bitkinin “var olma hakkı inkâr ediliyormuş” gibi gelir ona. Bunun hayvan hâline-gelişimiz için ne anlama geldiği beni yakinen ilgilendiriyor. Giden ve gittiği yerde kendini evinde hissetmeye çalışan hayvan, kök salamadığında agresifleşmeyecek, gittiği yerde tutunmak için işgalci bir tavır sergilemeyecek midir?

Geçenlerde bir sohbet esnasında fark ettim bu düşüncenin bende ne kadar da yer ettiğini. Timofeeva’nın derdi adeta benim düşüncelerimde yer bulmuştu; ona bakar gibi bakıyordum etrafa. Bir anda bir şeyi bildirir gibi konuştum, ben değil de ağzım aracılığıyla bir düşünce konuştu: Özel alan, tayin edildiğinde ihlal de edilebilir.

Bunu bireylere ilişkin özel alanlar için söylemiştim fakat daha sonra fark ettim ki tüm savaşlar için durum aynı. Özel alan, şimdi ihlal edilmediyse bile sonra ihlal edilebilir, çünkü varlığıyla bu imkânı içerir. Özel demek dışarıya kapalı demektir, bu da bir güç ister: Daima üzerine eğilinsin, kendisiyle ilgilenilsin arzusunda olmak. Özel alanın özelliği ona atanan özel ilgiden gelir aslında. Sonra bir gün, bir anda bu ilgi yetersiz kalır işte: İhmal ihlali getirmiştir.

Küreselleşen dünyada yerli olmak köylü olmak gibi… Sınırlar yokmuş gibi davrandığımızdan şüpheliyim ama ilerici olanlar sınırların var olmaması gerektiğini düşünüyor; artık vatan mefhumu geride bırakılmalıymış gibi… Timofeeva ise bu ikisini haklı sebeplerle birbirinden ayırır. Nitekim bitki ruhu için duyduğu endişe de bu zararlı ortaklığı bozma arzusundan gelir. 

Bitki sınır koymaz. Bitkinin yerleşmek, içinde bulunduğu toprağı “güvence altına almak” gibi bir gayesi yoktur. O sadece oradadır. Hatta bazı bitkiler çok da yaşamadan ölür, ölürken tohumlarını toprağa bırakır ve yeniden doğarlar. Eğrelti otu gibi bitkiler ise kıta dahi tanımaz. Her kıtada yetişebilen “bitki aileleri” vardır; neresinin ilk vatanları olduğu şaibelidir. Hayvan da yeniden yerliyurtlanırken (bitki hâline-gelmeyi unutmazsa şayet) sınır koymaksızın (bulunduğu yeri güvence altına almak için geçmişe işaret etmeden) kendine bir vatan bulabilir: Eğer yeniden yerliyurtlanırken bir süreliğine olsun bitkilerin yaşam döngüsü içinde daha genel bir anlayış bulabilir yani bitkilerle empati kurabilirse hayvan, o zaman bitkiyi kendine benzeterek anlamaktan da vazgeçecektir; sınır aşmadan ve işgalci olmadan, kendi adına bir vatan kurabilecektir. Bu, vatanı geçmişe referans vermeksizin, gelecek için inşa etmek anlamına geliyor. İşte böylesi bir durumda bitki edilgen değil etkendir; hareket eder. Gelişir, yaprak verir, çiçek açar. Yukarı ve aşağı uzar; kendinden taşar. Bu zor bir edim mi? Sanmıyorum. Köklenmek ve yer edinmek (Aristoteles’in iddia ettiği gibi insan ruhunun bitki ve hayvan hâlleri varsa) öze içkin. Bu işlevleri birbirinden ayırıp kendi içinde değerlendirmek bilinçli olmayı gerektirse de ve zaman alsa da kanımca kolay. Bir kere güç gerektirmiyor; ırkların, milletlerin, kültürlerin her geçen gün daha da birbirine karıştığı, sınırların her zamankinden daha bulanık olduğu günümüzde, güç kullanarak devamlılık sağlamak bir gerginlik. Timofeeva için ise bu, etik bir zorunluluk arz ediyor:

“Vatan onu ele geçirmeye, kendilerininmiş gibi göstermeye, duvar örmeye ve savaş başlatmaya her zaman hazır olanlara fazla alelacele bir şekilde satılmıştır. Aynı zamanda, kök salma ilkesini de sahte bir köken özgünlüğü iddiasıyla ilişkilendirdiler; yani bizden önce burada bulunan bir şeyle: Birileri bu toprağı çoktan kendi bölgesi olarak ilan etti ve biz ancak ölü bedenler olarak ona kök salabiliriz.

Aslında, bitkinin, besleyici ruhun ne olduğunu ve neler yapabileceğini henüz tam olarak anlamıyoruz…”3

Timofeeva bitki metaforunu protestolarını şekillendirmek için kullanan aktivistlerden örnekler vererek bitirir metnini. Bunlardan en çarpıcısı belki de Michael Marder’ın “Bir Bitki Gibi Diren!” metnidir.4 Marder’dan doğrudan alıntılamak gerekirse: 

“Mekân siyaseti büyük ölçüde doğaya (yağmur ve soğuğa karşı çadırların yetersiz koruması gibi) maruz kalan bedenlerin hareketsiz (yerleşik) bileşenini ön plana çıkarır ve bu maruziyet sayesinde giderek daha fazla görünürlük kazanır; ben bu siyasetin bitkisel yaşamdan öğrendiğimiz bir şey olduğunu iddia ediyorum. Şiddetsizliğin simgesi olan bitki Batı düşünce tarihinde barışın canlı bir ikonu, karşıtlık üretmeyen, büyüdüğü yere bütünüyle dahil olan, hatta çevresiyle bütünleşen bir varlık olarak tanımlanmıştır. Hegel’in Doğa Felsefesi’nde belirttiği gibi, hayvan bulunduğu yerle karşıtlık içindeyken (çünkü yer değiştirebilir ve kendini başka bir yerde bulabilir) bitki bulunduğu çevreye zincirlenmiştir; çevresi onun için ‘başka’ bir şey değildir. Bitki içsel bir derinlik taşımayan, tamamen dışavurumcu bir varlıktır; kendine gönderme yapan, tamamen açıkta duran, fenomenal bir yüzeydir. Yaşayan bir işarettir adeta.

Çevreci aktivistler kesilmek üzere olan ağaçlara kendilerini zincirlediklerinde bir bakıma bu bitkisel varlıkların var olma biçimini tekrar eder; belli bir yere bağlı kalır, bedenleriyle bu bağı görünür kılarlar. Protestocular da parklara ya da şehir meydanlarına çadır kurduklarında modern metropolün köksüz dünyasında garip bir ‘kök salma’ biçimini yeniden icat eder; sadece orada olarak, varlıklarıyla hoşnutsuzluklarını varoluşsal bir şekilde ifade ederler.”5

Bu alıntıyla birlikte düşüncelerimi Timofeeva’nın metnine dayandırmaya son veriyorum. Timofeeva, Marder’ın düşüncesini desteklemek üzere Rusya’dan bazı protesto örnekleri veriyor ve metnini, “Ben buralıyım” cümlesiyle bitiriyor. Bıraktığı yerden alıyor, bu cümleyi Mecidiyeköy’e taşıyorum. Bir aydır her sabah metrobüse biniyor, Mecidiyeköy Viyadük durağında iniyor, İBB’nin yeşillendirip kamuya açtığı Mecidiyeköy Meydanı’ndan geçiyorum. Sekiz yıl önce, İstanbul’a taşındığımda kiracısı olduğum ev bu viyadüğe çok yakındı. Trump Tower’a yakın, metro merdivenlerinin dikliğini aratmayan bir yokuşu inerek varırdım evime. Her sabah dar açılı bir üçgenin kenarlarında gidip gelirdim, yukarı ve aşağı: Yokuşu çık, terini metroya inerek soğut. Bir rutin hâline gelmişti bu durum. Yorucuydu. O zamanlar bu meydan yapım aşamasındaydı; etrafı çevrili, izbe, betonluk bir alandı. Yolum yeniden buraya, bu meydana düştüğünde, burası yeşillenmiş, geniş banklarla çevrelenmiş hâlde, camekânlı sergi salonlarıyla karşımda belirdiğinde afalladım. “İmamoğlu” dedim kendi kendime. Ne yapıp ne edip her sabah yolumu buraya düşürür hâle geldim.

Yıllar içinde İstanbul’daki bu kamusal mekânlar benim için kıymete bindi. Önemlerini zor anlarımda, sığınacak bir yer aradığımda anladım. Önemlerini çok yorgun, parasız ve şaşkın bir hâlde kendimi şehrin bir orasında bir burasında, kâh merkezinde kâh kenarında bulup da sığınacak bir yer tespit edemediğimde anladım. Türkiye’deki şehirlerde yeşillendirilmiş alanlara insanların girmesi genelde yasak. Oralarda oturmak, oralara ayak basmak yasak. Nedenini anlıyor, doğru bulmuyorum. Ayrıca, bir takıntı da geliştirdim. Ritimleri takip ediyorum. Ayak adımlarını. Sanki adımlarından, adımların gövdeyi sağa sola ne kadar sarstığından insanların telaşlı mı, dalgın mı, kararlı mı olduğunu anladığımı sanıyorum. Çoğu, sabah sabah bunca yol kat ettiklerinden mi trafiğin Mecidiyeköy’e gelince karman çorman olmasından mı bilinmez, yalpalıyor. Ya sağ ya sol bacakları çekiyor onları; ya sağa ya da sola devrildi devrilecekler gibi yürüyorlar. Bazılarının ise bacakları geriden takip ediyor; gövdeleri sanki bir okun keskin ucu gibi ileri atılıyor, rüzgârı kesercesine önlerindeki yolla savaş veriyor. Elleri kolları yüklü olanlar da var. Ağırlar; çamurda olsak en çok onların izi çıkar. Bir de yolun ortasında aniden duranlar: Neredeyse koşacak ya da uçak pistinden ayrılacak bedenleri; vazgeçip duruyor, telefonunu çıkarıyor veya sigara yakıyor veyahut gerisin geri dönüyorlar. O zaman etraflarında bir etki yaratıyorlar; yakınında bulunanların ritmi bozuluyor, sağa sola kaçışıyor. Ben ise çok hızlı yürüyorum bazen; tüm ritimleri hesaplıyor, riskler alıyor, açılan boşluklara atılıveriyorum. Kimi zaman ise çok yavaşım; en sağa çekiyorum kendimi, tüm ritmiyle görüş alanıma giriyor insanlar, sonra da yerlerini başkaları dolduruyor. Bazı sabahlar da işte, bu meydanda oturup etrafı izliyorum. O zaman yeni bir ritim hissi dolduruyor içimi; gitmenin değil de kalmanın ritmi.

Mecidiyeköy Meydanı’nı kendine ev bilen insanlar var.

Banka uzanmış yatanlar. Sabahleyin, on dakikalığına misafir olduğum bu tahta evlere sere serpe yayılmışlar. Baş ya da ayak uçlarında bavullar duruyor. Bazıları ayakkabılarını çıkartıp nizami bir şekilde diğer eşyalarının yanına koyuyor. Uyuyorlar. Onların uykusunun akıp gidenlerin ritmine tezat oluşturup oluşturmadığını soruyorum kendime. Sanki aralarında bir karşıtlık ilişkisi kurmak en kolayı olacakmış da düşünceyi burada durdurursam daha ötede yatanı anlayamayacakmışım gibi… Hem sadece on dakikalığına oradayım. Sonra o yürüyenlerden biri olacağım. Ayrıca, karşıdaki banklarda, yeşilliği ıskaladığından oturmayı tercih etmediğim daha kuytu banklarda başkaları da var ki onlar… onlar yalnızca uyumuyor. Onlar birbirini bulmuş. İki adam ve kadınlar, battaniyeleri, yere serdikleri döşekleri, sürüp giden yârenlikleriyle onlar tahta banklarda oda oda yaşayanlardan çok farklı. Sabahleyin onları uyurken değil de sohbet ederken buluyorum. Bazen aralarından yalnızca biri eşyaların başında oluyor ama hep biri var orada. Yanlarından geçerken başımı eğiyorum. Bakışlarım özel alanlarını işgal edecek diye mi korkuyorum? Onların umurunda değil; özel alanlarını korumak gibi bir tasaları olmadığını biliyorum. Alçakgönüllülükten değil nedeni; düpedüz farklı bir oluş içindeler. Onlar gibi olmak istiyorum, onların oluşuna uzanmak istiyorum; onlara doğru köklenmek, aşağı ve yukarı… Uzamak istiyorum, onlar hâline-gelmek; ben de değişeyim onlar da diye.

Sonra onu görüyorum; oturduğum bu tahta bankları hem ısrarla hem de sükûnetle tavaf edeni. Hiç durmadan hareket eden, kuvvetli bir gezegenin yörüngesine girmişçesine aynı alan etrafında daireler çizen o adam…

Bir gün sonra yine aynı tahta banklara acaba hâlâ orada mı diye merak ederek oturdum. Hâlâ oradaydı; aynı ritimde, tahta bankların etrafında yürüyordu. Gözlerine, bakışlarına dikkat kesildim. Deliliğin izine rastlayamadım. Aklıselimdi; ne yaptığını biliyor, yine de yapıyordu. Sanki gitsem, gelsem, gece erse, gecenin son demlerinden güneş başını çıkarsa o yine orada olacaktı; oradan ayrılmayacak, hiçbir yere gitmeyecekti. Ne yaptığını düşünüyor, merak ediyorum. Ona bakınca o meydan onun odası hâline geliyor. Düşüncelerini saflaştırabilmek adına odasını turluyor… 

Sonunda bu adamın ne yaptığını buldum!

Bu adam çok meşgul, bitmeyen bir işi var. Hep yürüyor. Ceketli, ayakkabılı. Önüne bakarak yürüyor. Düzgün giyimli. Belki biraz pis fakat diğerleri gibi bakımsız değil. Tıraşlı bile denebilir. 

Ben onu mesai saatlerimin başında ve sonunda görüyorum hep. Bir kere durdu, güvenlikten sigara istedi, sonra yoluna devam etti. Ritmi hep aynı. Benim de farkıma vardı birkaç kere; belki de bir probleme sebep olmamak için önümden geçmek yerine yolunu uzattı fakat yolunu uzattığında dahi rastgeleliğin esiri olmadı ayakları. Her şeyiyle bilinçli. Durmadığınız sürece kalabalıktan ayırt edemiyorsunuz onu. Siz gibi, ben gibi; bir yere gider gibi davranıyor. Zaten beni de farkında kılan buydu. Bu adam evsiz değildi, işsiz de değildi. Aksine, adam meşgul işte, işe gidiyor. Bizim gibi yürüyor, gider gibi yapıyor ve bir süreliğine de gittiğine, gözden kaybolduğuna emin oluyorsunuz. Fakat sonra o geri dönüyor; gidiyor ve dönüyor. Onda hareket var; hepimizde olduğu gibi onda da hayvanın hareketi mevcut. Fakat hayvanda olduğu gibi hareketi onu bir yerden bir yere taşımıyor. Bir şey de ifade etmiyor. İşi bulunduğu yer. İşine gitmek ile işte olmak arasında bir fark yok. Gitmesi ile gelmesinin arasında da. Bir şekilde geçmişi ve geleceği şimdide buluşuyor, her an. Onu izlerken her şeyin, bu meydanın, Mecidiyeköy’ün İstanbul’daki anlamının, işimizin, hayatımızın, tüm bunlara verdiğimiz önemin parodisini görür gibi oluyorum. Bu parodiye sığınıyorum; dudaklarımda bir tebessüm olarak kalıyor gün boyu. Gizli bir tebessüm, yalnız kendime saklayacağım bir tebessüm olarak bekliyor; gelecekte kullanılmak üzere, ihtiyaç duyulduğunda yani… Hiçbir şeyi değiştirmiyorum. Hayatımı hızlıca gözden de geçirmiyorum. Sadece her şeyin gelip geçici olduğuna dair bir nükte buluyorum onda. Bu, yaptığım şeyleri yapmayı bırakacağım anlamına gelmiyor. Daha ziyade gerek vatan olsun gerek hayatımı şekillendiren arzular, gerek eşyalarım olsun gerek kaynaklarım, hepsinin etrafını kaplayan gizli bir hale olduğunu fark ettiriyor bana. Hepsi bir süreliğine… Bu hale adamı her an kaplıyor: Gittiği yolu her an geri kat ediyor adam. Bu nedenle ki onu izlerken bir hayvanın tüm yaşamına yayılmış olan hareketi gözlemlemek ve geçiciliği kanıksamak mümkün. Bitki ruhundan bahsederek ve bağ kurmanın, vatanı bilmenin önemini anlatmaya çalışarak Timofeeva’nın bizi aslında cesaretlendirmeye çalıştığını anlıyorum. Bir romanda yazıyordu (hangi romandı unuttum), “Şehir memnuniyetsizlikler üzerine kurulur” diye. Sanıyorum bunun nedeni korku. Çünkü şehir hiçbir yerin tam anlamıyla bize ait olmadığını çok iyi hatırlatır. Memnun olmak istemeyişimiz de bundan, çünkü memnun olsak, içinde bulunduğumuz durumu benimsesek, bir şeyleri kaybettiğimizde de üzüleceğiz. Ama bitki ruhu öyle mi? Değil. O elinde bulunduramayacağı bir toprağı seviyor; sınırları olmayan bir toprağı.

Bir ayrıkotuysanız tüm dünya sizindir. Belki bahçe sizin değildir ve belki boy verdiğiniz an topraktan ayıracak, sökeceklerdir sizi ama bunun bir önemi yok. Vatanı kaybetmek de vatan sahibi olmanın bir parçası.

Hem sonrasında, belki hemen yarın, tekrar aynı yerde, vatan neredeyse orada yeniden doğmayacak mısınız…

{fold içindeki fotoğraf: Begüm Güven}

1. Oxana Timofeeva, Bir Vatan Nasıl Sevilir, çev. Bengi Bezirgan (İstanbul: TETES Kitap, 2025), 62

2. Gilles Deleuze ve Félix Guattari, Felsefe Nedir?, çev. Turhan Ilgaz (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2001), 100-101.

3. Timofeeva, age, 66-67.

4. Micheal Marder, “Resist Like a Plant”, Peace Studies Journal 5(1) (2012): 24–32

5. Age, 26.

Begüm Güven, bitki, felsefe, gündelik hayat, hayvan, insan, İstanbul, kent, Mecidiyeköy, Michael Marder, milliyetçilik, Oxana Timofeeva, şehir, toprak, vatan