Hayat Mücadelesi

Lowry insanları etrafımızda uçuşuyor. Manchester’daki Lowry Merkezi’ndeyiz. Odanın bütün duvarları, yeri, üstümüz başımız maça giden, başı önde yürüyen kadınlı erkekli bir kalabalığın yansımasıyla dolu. Etrafta gülüşerek koşuşturan iki küçük çocuk da bu kalabalığa karışmış sanki.

L.S. Lowry 1887-1976 yılları arasında Manchester’da yaşamış bir ressam. Yaşadığı yer itibarıyla, başlarda hiç de niyeti yokken hayat mücadelesinin ressamı hâline gelmiş zamanla. Fabrikaya giren, fabrikadan çıkan, düşünceli, yorgun, kendi hâlinde işçiler modelleri olmuş ve tabii arka fon denemeyecek kadar baskın bacaları ve yoğun dumanıyla endüstri şehri de öncelikli konusu. “Bir sanatçı çirkin olandaki güzelliği görmek için eğitmeli kendini” diyor ressam.1 Çirkin olandaki güzelliği gösterdiği gibi, bizim kalabalığın içindeki insanları tek tek farklı karakterler olarak görmemizi de sağlıyor.

L.S. Lowry, Coming from the Mill
[Fabrika Çıkışı], 1930
L.S. Lowry, Industrial Landscape [Endüstriyel Manzara], 1953
Lowry Merkezi, mimar:
Michael Wilford and Partners, 2000

Lowry’ye kalabalıkların ressamı diyorlar, kendisi ise kalabalıkların yalnızlığını, her bireyin kendi yaşama savaşını çizdiğini söylüyor. İnsanları, ne kadar onları çöp adam hâline getirene kadar soyutlarsa soyutlasın, hep ifadeli. “Kalabalıkları oluşturan herkesin birbirinin aynı olduğu düşünülür. Ama değiller. Herkes farklıdır” diyor, herkesi de gerçekten birbirinden farklı çiziyor.

Soyutlama ustası L.S. Lowry’den iki çizim: Portrait of a Girl with Short White Socks [Kısa Beyaz Çoraplı Kız Portresi] (1960)
ve
Minimal Drawing of a Girl Waiting
for a Train in Carlisle Station
[Carlisle İstasyonu’nda Tren Bekleyen Kızın Minimal Çizimi] (1966)

Lowry’yi görmeye kuzeye gidelim dedik. Manchester ve hemen yanı başındaki Yorkshire bölgesi zengin kömür ve bol su kaynaklarıyla endüstrinin ilk palazlandığı yerlerden olmuş İngiltere’de ve dolayısıyla dünyada. Demir-çelik ve tekstil endüstrisi en önde gelenler. Önceleri yün, daha sonra İngilizlerin ahlaksız trans-Atlantik ticaret üçgeniyle sömürgelerinden Liverpool limanına getirdiği pamuk sayesinde, bölge dokuma fabrikalarıyla doluyor. Çelik üretiminde de çok erken yol alınıyor.

Kış günü kuzeye giderken yolda

Bir demir döküm ustası olan Abraham Darby, 1708’de demir dökümü için yeni bir eritme tekniğiyle yepyeni efektif bir fırın geliştirerek Endüstri Devrimi’nin önemli ilk adımlarından birini atıyor. Darby’nin torununun 1779’da dosta düşmana demir gösterisi olarak yaptırdığı köprü, dantel gibi yapısıyla gerçekten çarpıcı. Bugün köprüyle beraber, onun ismiyle anılan Ironbridge kasabası da “Endüstri Devrimi’nin doğum yeri turizmi”nin parçası olmuş durumda. Bu turizme meraklı olan bizim2 gibiler de kasaba kasaba iz sürüyor. Endüstri şehrinin ilk sözlük karşılıklarından Manchester’a doğru giderken yolda Chester durağı var.

Ironbridge kasabasında demir köprü, yapımı 1779, fotoğraflar: Avşar Gürpınar (yukarıda) ve İpek Yürekli

Manchester henüz yokken Chester çoktan varmış. Romalılar zamanındaki ismiyle Deva, iki nehir arasında ve onların denizle kavuştuğu yerde ticaret limanı olarak kurulmuş. Ortaçağda şehir, Roma şehrinin izleri üzerinden bir pazar şehri olarak gelişmiş. Chester’ın en önemli şehirsel özelliği, çarşı caddelerindeki binaların birinci katlarındaki kolonat boşluklarının yan yana gelerek oluşturduğu, üst kotta yer alan ikinci bir sokak sisteminin olması. Bunlara sıra evlerin sıralanmış boşluğu gibisinden herhalde, row deniyor. Zamanında çoğunlukla çeşit çeşit kumaşların, iplerin, yünlerin satıldığı dükkânların yer aldığı bu row sistemi, zemin kotta eksik olmayan her türlü pislik, lağım ve nehirlerden gelen çamurdan korunmak için geliştirilmiş büyük ihtimalle.3 İngiltere’nin ortaçağ dönemi sokakları pek de temizlikleriyle bilinmiyor ne de olsa. Aşağıyı bok götürürken yukarıda lüks alışverişe devam, tanıdık bir sistem.

Chester sokakları ve row sistemi

Endüstri Devrimi’yle bu ikili durum iyice çığırından çıkmaya başlıyor. En narin, en kaliteli tekstil ürünlerinin üretildiği yerlerde şehirler perişan, işçiler sağlıksız koşullarda, sefalet içinde yaşıyor. 1860’larda kuzeydeki endüstri bölgelerini gezen ve “o yumuşacık parlak kumaşların böyle berbat yerlerde üretilebilmesine hayret eden” Charles Dickens4 fabrika işçilerinin hayatını da Zor Zamanlar5 kitabında şöyle anlatıyor: “…buralarda tıpatıp birbirine benzeyen insanlar yaşıyordu; hepsi aynı saatlerde, aynı sesle, aynı kaldırımlarda, aynı işi yapmak için penceresi sürekli titreyen binalara girip çıkıyorlardı ve onlar için her gün aynıydı, dün ve yarın gibi, her yıl da geçen yılın ve gelecek yılın kopyasıydı.”6 Dickens yanılıyor, Lowry’nin insanları onlar; hiçbiri bir diğerinin tıpatıp aynısı değil. Evleri, işleri, çileleri benzer ama. Belki onun için Lowry işçileri iş yaparken çizmiyor asla, hep dışarlardalar. 

Bu arada Chester’ın denizle bağlantısı, nehirlerin getirdiği alüvyonların birikmesiyle kopuyor ve şehir konumuyla gelen cazibesini kaybetmeye başlıyor. Liverpool bölgenin okyanusa açılan en büyük limanı Manchester ise her yöne bağlanan kanalları ve demiryollarıyla en büyük şehri hâline geliyor. 19. yüzyıl Manchester’ı fabrika bacalarıyla dolu, hava kirliliğinden göz gözü görmeyen, hatta nefes alınamayan, hastalık ve mikrop yuvası, sefil yaşama alanlarıyla felaket bir yer. Ortalama yaşama süresi yirmi sekiz. Manchester’a 1842’de gelip burada otuz yıla yakın yaşayan Friedrich Engels, geldiği Ruhr bölgesindeki kömür madenleri ve fabrikaların koşullarına alışık olmasına rağmen, Manchester kadar rezalet bir şehir görmediğini söyler. Gündüzleri babasının ortak olduğu fabrikada çalışıp geceleri işçi mahallelerinde dolaştığı, işçilerin örgütlenmesine maddi kaynak sağladığı ikili bir hayatı olur burada. Bir iddiaya göre, sevgilisi İrlanda kökenli bir işçi olan Mary Burns sayesinde şehrin her köşesini, her kesimini tanıma şansı bulur. Bu gözlemlerini Almanya’da basılan İngiltere’de İşçi Sınıfının Şartları7 adlı kitabında yazar. Kitabın İngilizceye tercüme edilmesi elli yılı bulur ama.

Fabrikalar ve işçi evlerinin iç içe geçtiği dumanaltı Manchester manzarası, 1870

Endüstriyle beraber ortaya çıkan en önemli şehircilik ve mimari konusu, şüphesiz ki bir anda nüfusları patlayan şehirlerde ortaya çıkan, çalışanlar için konut ve yaşama alanları ihtiyacını karşılamak olmuş. Kalabalık ailelerin yaşadığı derme çatma tek göz odalardan çok katlı sosyal konutlara sayısız deneme var bu konuda. Manchester’daki Hulme bölgesinin işçi konutları ise zaman içinde birkaç kez sil baştan yöntemiyle farklı mimari denemelere açılmış.

Chester’da 20. yüzyıl ilk yarısından tuvaletleri avluda olan işçi evleri
Manchester Hulme’da 20. yüzyıldaki işçi konutlarının zaman içindeki dönüşümü

Endüstri öncesi doğanın mevsimlerle, güneş ve hava durumuyla sınırladığı çalışma saatlerinden sonra endüstri kapitalizminin yarattığı sınırsız çalışma talebi ve sağlıksız çalışma koşulları karşısında oluşan işçi örgütlenmesi sendikaları yaratıyor. 19. yüzyılda kurulan sendikalar 20. yüzyılda giderek güçleniyor, ta ki 1980’lerde Margaret Thatcher hükümetleri tarafından yerle bir edilene kadar.

1867’de büyük mücadeleler sonunda cumartesi saat 2’den sonra çalışma yasağı geliyor. Bu yasak futbol yasağı olarak da biliniyor, çünkü amaç maçları tek bir güne getirmek ve iş sonrası herkesin maça yetişebilmesi. Üniversitelerden bağımsız ilk futbol kulüpleri de 1860’larda buralarda kurulmuş zaten. Futbolun işçi sınıfı için önemini Lowry’nin resimlerinde de görüyoruz. 1953’te çizdiği “Maça Giderken” en iyi futbol resimlerinden biri kabul edilmiş. Lowry Merkezi’nde üzerimize yansıyan resim de buydu.

L.S. Lowry, Going to the Match
[Maça Giderken], 1953

İş dışındaki zamanın bir kısmı futbol, rugby ve bilumum hayvanların yarıştırıldığı, dövüştürüldüğü vahşi oyunlar, öncesi ve sonrasında da küfelik olana kadar kafayı çekme düzeninin sonucu, sokakta sürünenler, zilzurna eve gelenler, kavga dövüş, istismar olunca bir ara içkiye yasak getirmek zorunda kalmışlar. 19. yüzyıl pub’larının çizimlerinde içki içen, içirilen küçücük çocukların ve sömürülen, aşağılanan kadınların varlığı içler acısı. Zaten çocuklar büyüklerle aynı işlerde çalıştırılıyor, neden büyükler gibi içmesinler diye düşünüyor olabilirler. 1857’de Liverpool’da yüzlerce yetişkin yanında, iki yüzden fazla da 12 yaşından küçük fahişe kayıt edilmiş.8 Hâl böyle olunca isyan, çocuklarını ve kendilerini korumaya çalışan kadınlardan geliyor.

George Cruikshrank, Drunkard’s Children [Ayyaş Çocukları], 1848

1858 doğumlu Manchesterlı Emmeline Pankhurst, İngiltere’de kadın isyanının, kadınların seçme ve seçilme hakkı kazanmak için verdiği mücadelenin öncü isimlerinden biri. Hayatını cinsiyet eşitliğine adadıktan sonra 1928’de bu hakkın kazanılmasından kısa bir süre sonra ölüyor. Pankhurst 20. yüzyıl başında Manchester’ın en fakir mahallelerinden birinde doğumlar ve ölümler kayıt merkezinde çalışırken 13 yaşındaki çaresiz kızların bebeklerini nüfusa kaydettirmeye geldiklerinde anlattığı korkunç hikâyeleri dinlediğinde, daha sonraları eğitim kurulunda görev yaparken erkek öğretmenlerden çok daha az ücret alan kadın öğretmenlerin nasıl maaşlarının bir kısmını ve mesai dışı saatlerini öğrencilerinin beslenmesi ve sağlığı için harcadığını gördüğünde, kadın haklarının yoksullukla mücadelede ne kadar önemli olduğunu fark ediyor. “Kadınların oy vermesi sadece hak değil, aynı zamanda yoksullukla mücadele edebilmek için kaçınılmaz bir gereklilik” diyor.9 Tabii istisnalar kaideyi bozmaz, Thatcher kemiklerini sızlatmıştır sonradan.

Emmeline Pankhurst, Londra’da bir protesto gösterisinde tutuklanırken (1914)

ve Londra’da parlamentonun yanındaki heykeli

Pankhurst’ün anılarında, sözde haklar için çalışan erkek politikacıların ve sendikaların yarattığı hayal kırıklıkları da var. Sendikaların meslek okullarında kadınların eğitim görmesini engellemek için direnmesini, erkeklerin kadını sadece toplumun alt kademe hizmet elemanı olarak görme isteğinin sonucu olarak açıklıyor. Kendisi gibi olmayanın hakkını korumak kimisine çok zor gelir. Ursula K. Le Guin’in “Omelas’ı Bırakıp Gidenler” hikâyesinde anlattığı gibi,10 bu eşitsiz sistemde dünya düzeninin devam etmesi için bazılarının acı çekmesi, sefil olması gerekiyor. Ve ne yazık ki “Aman o ben olmayayım” paniği çoğunlukla eşitliği arayan etikten daha güçlü.

Batı Yorkshire’da küçük bir fabrika şehrinde doğan Jennie Godfrey, 1970’lerdeki büyüme hikâyesini anlattığı romanında bir yandan da tekstil endüstrisinin zayıflayıp fabrikaların kapanmasıyla şehrin yapısının ve topluluk ilişkilerinin nasıl değiştiğini aktarıyor. İşsizlikle birlikte güçlenen göçmen düşmanlığı ve ayrımcılık yanında “bütün şehri dolaşan, zamanla aslında kimin olduğu unutulan yemek kapları”11 gibi dayanışmayı simgeleyen, yaşama dair detaylar bir arada. Bütün hikâye 1975–1980 arasında dünya kadar kadını öldüren ve görgü tanıklarına rağmen polis tarafından bir türlü yakalanamayan Yorkshire canavarı dehşetinin gölgesinde geçiyor.

Baskın çoğunluğu erkeklerden oluşan polis teşkilatının bu konuyu çözmek için ortaya attığı cin fikri, kadınlardan belli bir saatten sonra sokağa çıkmamalarını istemek. Ay bu da ne kadar tanıdık bize! Tarih tekerrür bile etmiyor, tıpatıp aynı olaylar yer değiştirip duruyor sanki. Bu “Kadınlar evde otursun” önerisine karşı kadınların sokaklara taşarak yaptığı gece yürüyüşünde verdikleri karşılık ise “Katil erkek olduğuna göre esas erkekler evde otursun.” Bak şu cadılara, dil pabuç kadar. Zaten İngiltere’deki son cadı infazı da Yorkshire’da olmuş.12 Buralar cadısı, yani cadı olarak suçlanan, aslında özgür ruhlu kadınları bol bir yer anlaşılan. Bütün dünyada cadı feministlerin isteği ise ezelden beri hep aynı: Gece ve gündüz özgürce yaşayabilecekleri, dolaşabilecekleri, yürüyebilecekleri şehirler. Çok mu?

En güzel, en neşeli gece yürüyüşlerinden biri olarak hatırladığım 2019 senesinin
8 Mart’ından İstiklal Caddesi başı

Yazar Charlotte Brontë, kendisi öyle demese de, Yorkshire’ın öncü feministlerinden biri kabul ediliyor. İngiltere’nin Endüstri Devrimi başlarında yaşamış Brontë kardeşlerin edebiyatına sızan hüzün ve acı, kendi hayatlarında art arda gelen erken kayıpların yansıması olsa da, bölgenin o dönemki çalkantılı, kasvetli ve dumanlı karakterine de çok uygun. Kardeşlerin en cesur ve uzun ömürlü olanı Charlotte öldüğünde henüz 38 yaşındaymış. Charlotte Brontë’nin kült romanı Jane Eyre, 1800’lerde yaşayan, çalışan, üreten, kendi rızkını kazanan, eğitimli bir kadının hem bağımsız olma hem de sevdiği erkekle eşit şekilde birlikte olma isteği gibi çok basit, temel bir insan hakkı meselesi üzerine yazılmış. Aslında Rochester denen adamın pek de sevilecek hâli yok sanki, ama gönül bu.

Hikâye on yaşındaki Jane’in ağzından, bu mücadeleci kahramanın hayat boyu karşılaşacağı ve üstesinden geleceği çetin şartları, hayatını yönlendirmesine izin vermediği olumsuzlukları önceden haber verir gibi, şu cümleyle başlıyor: “Yürüyüşe çıkmak mümkün değildi o gün.”13

O zaman inadına, ne yapıp edip yürümek lazım herhalde.

_
{aksi belirtilmedikçe fotoğraflar: İpek Yürekli}

1. Michael Howard, Lowry: A Visionary Artist, Lowry Press, 2000.

2. “Biz” cürgüryürinc ekibi oluyor.

3. Başka teoriler de var ama ben onları ikna edici bulmadım.

4. Rick Broadbent, Now Then: The Story of Yorkshire and Its People, Allen Unwin, 2023.

5. Charles Dickens, Hard Times: For These Times, 1854.

6. Jeremy Black, England in the Age of Dickens: 1812-70, Amberley, 2023.

7. Friedrich Engels, Die Lage der arbeitenden Klasse in England, 1845.

8. Jeremy Black, England in the Age of Dickens: 1812-70, Amberley, 2023.

9. Emmeline Pankhurst, My Own Story, Vintage Classics, 2015 (1914).

10. Ursula LeGuin, “Omelas’ı Bırakıp Gidenler” [The Ones Who Walk Away From Omelas], Gülün Günlüğü, 1992 (1973).

11. Jennie Godfrey, The List of Suspicous Things, Penguin Books, 2025.

12. Rick Broadbent, Now Then: The Story of Yorkshire and Its People, Allen Unwin, 2023.

13. “There was no possibility of taking a walk that day.” —Charlotte Brontë, Jane Eyre, Penguin Classics, 2006 (1847).

Endüstri Devrimi, futbol, İngiltere, İpek Yürekli, işçi, kadın, L.S. Lowry, mimarlık, resim sanatı