Berlin Notları #15: Übergestern*

Çalışmanın zorunluluk olmadığı bir dünya hayali kutsal kitapların bile bize vaat ettiklerinden. Bertolt Brecht, insanın neyle yaşadığını sorarken, bugünün dünyasında bunun karşılığının ‘çalışma’ ile olması biraz hüzünlü. Oysa iş midir kişiyi tanımlayan, tamamlayan?

Hobilerini profesyonel meslek olarak gören bir jenerasyonun evladı olarak, sanki hiç durmadan çalışıyormuşum gibi geliyor. Bunun sebebi bir yandan meşgale edindiklerimde iyi olmaya çalışmak, bir yandan da ancak profesyonellikle iyi olacağına inanmak herhalde. Bu Magic: the Gathering kartları oynarken de böyleydi, lisede amatör tiyatro yaparken de. Binlerce kartı Excel listelerine geçirmek, ajandalar tutmak, kendi kendine beyaz yakalıyı oynamak. Şüphesiz üretime katkısı olan bir süreç bu, ama bir o kadar da sıkıntılı ve hastalıklı.

Bir insanın kişisel özelliklerinden biri ‘çalışkanlık’ olabilir mi? Kim kendisi için söylendiğini duysa, hoşuna gider böyle anılmak; ama böyle özellik mi olur? İşleyen demir ışıldar düsturu ile kendimizi tükete tükete neye yarar bu çalışkanlık? Bugünün rekabet dünyası bizi her konuda çalışkan olmaya itiyor, öyle ki dinlenirken bile çalışkan olmalısınız. ‘Mal’ gibi yatmaya izin yok bugünün dünyasında; ‘verimli’ ve ‘etkili’ bir şekilde dinlenilmeli, daha çalışkan olmak için nasıl dinleneceğimizi çalışmalıyız.

Tükenmişlik sendromu her ne kadar daha çok kullanılan bir kavram hâline gelmiş olsa da, geçen ay alıntıladığım gibi, tükenmişlik hakkını kendimizde görmüyoruz. Tüm bu çalışma mitinin üstüne bir de zorunluluklar eklenince, ya da var olan kurulmuş düzen yenilenince iyice zorluyor hayat. Göç etmenin sıfırladığı itibar ekonomileri ve sosyal krediler, siz yeni düzen içinde yeniden büyümeye çalışırken ezildikçe eziliyor. Bu sadece sosyal hayatta değil, resmi olarak vizenizin üzerine çalıştığınız şirketin yazılması ile başlıyor. Bildiğim kadarıyla sadece Avrupa’da da değil, dünyanın çoğu yerinde iş ile gittiğiniz vakit, çalıştığınız yerin sponsorluğu, desteği vs. gerekiyor.

“2011 kasımında arkadaşım Alex ile,
Berlin Hohenschönhausen Anıtı olarak anılan, Berlin Stasi Hapishanesi’ni ilk kez ziyaret ettim. Almancam kötüydü, ama yine de o zamanlara tanık bir Alman’ın turuna katılmak istedim, çünkü kimi zaman dili anlamak durumla etkileşime girmekten daha az önemlidir. O ziyaretten hatırladığım grup içindeki Almanların yüzleriydi; tanık çektiği acıları bizimle paylaşırken, hepsi yere bakıyordu.”
Dario J Laganà, sergi metni

Bir ülkeden başkasına geçerken böyle süreçlerin olması olağan gelebilir. Peki ya yeniden birleşen bir ülkede, hem de ekonomik ve sosyal yapıları neredeyse birbirinin tam karşıtı olan iki ülkenin insanları ne yapar böyle durumlarda?

Fotoğraf sanatçısı Dario J Laganà, Almanya tarihindeki bu karmaşık çalışma durumlarına baktığı yeni sergisini geçtiğimiz ay Berlin Fotogalerie Friedrichshain’da açtı. Duvarın otuzuncu yılından esinle ve çalışma durumu meselesinden yola çıkan proje, farklı iş alanlarından foto röportajlardan oluşuyor. Dario’nun çalışma durumları dediği, iş aramak, iş kaybetmek, çalışmamak, iş değiştirmek, işinden memnun olmamak, mutlu olmak ve işini kaybetmekten korkmak gibi durumlar, ülke fark etmeksizin hepimizi birleştiren ortak bir dil. O da bu dilin, iki Almanya’nın karmaşık tarihini basitçe anlayabilmek için bir yol olabileceğini düşünmüş; yaptığı işin mekânların tarihi yerine kendi mecrasını kullanarak insanların tarihini inşa etmek olduğunu söylüyor.

“Karola Walter, lisede Rusça ve tarih öğretmeniydi. Müfredattaki ideolojik unsurlardan, okul hayatına getirilen kısıtlamalardan mutsuzdu. Bu yüzden
okul sonrası eğitmeni olarak çalışmaya karar verdi. Yeniden birleşme sonrası işinden istifa etti ve İş Bulma Kurumu’nun önerdiği çeşitli işlerde çalıştı.”
Dario J Laganà, sergi metni

Demokratik Alman Cumhuriyeti, ya da bilinen adıyla Doğu Almanya’da herkesin kendini ait gördüğü bir çalışma ortamı vardı. Devletin sağladığı bu kolektif çalışma ortamı aynı zamanda da toplumun en küçük parçasını oluşturuyordu. Bir şekilde herkes kendinden bekleneni biliyordu ve sistem rekabet yerine daha çok dayanışmanın öne çıkarıldığı bir sistemdi. Ama yine de çalışkanlığı artırmak için bir kısım ödül sistemleri yaratıldı. Bu tüm çalışma aşkına karşın eskimiş endüstriyel aletler ve makineler süreçleri yavaşlatıyordu.

“Roland Guttermann, Helmstedt/Marienborn sınır kapısında (bölünmüş Almanya’nın en büyük ve
en önemli iç sınırı) Stasi’de pasaport
kontrol görevlisi olarak çalıştı.
Sonrasında aynı bölgede kalmaya ve otomobil tamiri yapmaya karar verdi.”
Dario J Laganà, sergi metni

Her şeye rağmen, iş bulma sıkıntısı görece yoktu. Çalışma yükümlülüğü ile gelen bu hak iyi kötü bir sosyal güvence veriyordu. Teknolojik ekipman eksikliğini işgücü ile dengelemek zorunda kalınca, Batı Almanya’nın yaptığı gibi, başka ülkelerden işçi getirmeye başladılar. Vietnam, Mozambik, Angola ve Küba gibi ülkelerden insanlar çalışmaya geldi Doğu Almanya’ya. Bugün Berlin’deki Vietnam mutfağı çokluğunun, o zamanlar Almanya’ya gelen göçmenlerin etkisiyle lduğunu söylemek mümkün; her ne kadar Doğu Almanya’ya gelenlerin çoğu geri dönmek zorunda kalsa da bir kısmı hâlâ Berlin’de.

Duvar yıkıldıktan sonra, kömür kullanımı özellikle endüstride önemli ölçüde azaldı; bu da beraberinde birçok insanın işini kaybetmesine sebep oldu. Biotürme Lauchhammer, Oberspreewald-Lausitz, Dario J Laganà

Kötüleşen ekonomik durum değil, ülke içindeki barışçıl devrim bu sistemi sonlandırdı. Duvar yıkıldıktan sonra hızlı bir özelleştirme politikası uygulandı ve milyonlarca kişi işini kaybetti. Sadece iki sene içinde istihdam on milyondan altı milyona düştü. 1996 yılına kadar Doğu Almanların yüzde 80’i ya kalıcı ya geçici olarak işini kaybetti. Bu durum ülke içi göçü de beraberinde getiriyordu; doğu nüfusunun neredeyse dörtte biri Batı Almanya’ya göç etmişti.

Kalanlar için şüphesiz zor zamanlardı. Doğu Almanlar içinde büyümedikleri bir rekabet ve iş ortamıyla başa çıkmayı öğrenmek zorundaydı. Geldikleri yerde başarı öyküleri vardı, ama şu an onlara ihtiyaç yokmuş gibi bir his içindeydiler. İnsanın kendi memleketi içinde bu ruh hâline düşmesi, kalkıp geldiği yerde hissettiği çaresizlikten daha derin ve acılıdır herhalde.

Bugün herkesin bildiği gibi Doğu Almanya, Alman siyasetinde Almanya İçin Alternatif [AfD] partisinin seçim başarıları ve popüler sağ görüş ile anılıyor. Oralarda aranacak cevaplar Doğu Almanya’nın geçmişinde değil, son otuz yıldaki politikalarla ilgili.

Bu bilgilerin çoğu Dario’nun sergi için hazırladığı kitabın içinden; röportaj için seçtiği insanlar, bu değişim süreciyle başa çıkmak için neler yaptıklarını, bu sürecin onlara neler getirdiğini anlatıyor.

Bunlardan biri Ulrich Müther, bir inşaat mühendisi. Doğu Almanya’nın en başarılı mühendislerinden biri; mimarlarla beraber geliştirdiği strüktürler hem zamanına hem de teknolojisine göre çok başarılı örnekler. Müther, 80’lerde Doğu Almanya’nın izni ile Wolfsburg’daki Zeiss Planetaryumu’nun kubbesini tasarlıyor ve inşa ediyor. Bunun karşılığında Volkswagen Doğu Almanya’ya on bin adet Golf model araba veriyor. Duvar yıkıldıktan sonra Müther de unutulanlar kervanına katılıyor, binalarının bazıları ise yıkılıyor. Dario’nun fotoğrafı 2013 senesinden; Binz’deki sahil kurtarma istasyonu.

Binz Sahil Kurtarma İstasyonu,
Ulrich Müther tasarımı, Dario J Laganà

Sergi kapsamında geçtiğimiz haftalarda bir sanatçı konuşması gerçekleşti. Konuşmasında Dario, konuyu hiçbir ideolojik arka planı olmayan bir “Ausländer” olarak nasıl ele aldığını anlattı. Sorduğu soruların genelde banal, dilbilgisi olarak kimi zaman yanlış, ama anlamaya dair olduğunu söyledi. Konuşmanın ilginç noktalarından biri, bugün hatırı sayılır Alman şirketlerinin hiçbirinin başında hâlâ bir Doğu Alman CEO olmadığını söylemesiydi. Bunu ben çoğu zaman Türkiyeli göçmen tartışmalarında duyarım, ki Türkiye’den gelen ve üstten bakan yorumlarda geçer genellikle, “Orada hiç üst düzey yönetici yok bizimkilerden! Çalışsalardı, entegre olsalardı.” Bu tip mesnetsiz ve anlamsız tahliller hem yanlış hem de hastalıklı bir düşüncenin parçası. Bu eğitim ve entegrasyon konusunu başka bir yazıda yine konuşuruz, ama bazen yazılı kurallar herkesi eşit kılsa da, pratik her zaman öyle olmuyor.

Deutschland Übergestern,
sergi mekânından fotoğraflar,
Dario J Laganà

Serginin düzeni, duvarlarda Dario’nun röportajları ve imgelerden oluşuyor; bunların bir kısmını yazının içinde buraya kadar gördünüz. Bir de bunlara ek ve serginin taşıyıcı unsurlarından olan, 2010’dan beri yaşadığı Almanya’da kendi kişisel hatıralarından oluşan bir kolektif hafıza kısmı var. Sergi düzeni ve geneli, içinde dolaşılan bir kitap gibi: Röportajlardan kesilmiş kısa biyografiler ile imgelerin merak uyandırıcılığı birbirini besliyor. İçinde uzun uzun vakit geçiren insanlar olduğunu duyunca açıkçası şaşırmadım; bildiğin ama hem de yabancısı olduğun bir tarihin hikâyelerini dinlemek herkes için ilgi çekici olmalı.

Bu senenin son yazısını bitirirken bir yeni yıl temennisiyle bitireyim: Herkese içindeki düşmanıyla mutluluklar.

Jakuzi, “Bir Düşmanım Var”
* Übergestern, Dario J Laganà’nın sergisinin kelime oyunlu ismi. Almanca übermorgen yarından sonraki gün ve vorgestern dünden önceki gün kelimelerinden ortaya çıkıyor. Kabaca “dünden sonraki gün” denilebilir; bugüne referans verirken hem öncesini hem sonrasını kapsıyor.

Berlin Notları, çalışmak, Dario J Laganà, göç, göçmen, sergi, Yelta Köm