Geçenlerde, eski adıyla Twitter’da Büyükada Rum Yetimhanesi’nin “otele” dönüştürüleceğine dair bir paylaşım gözüme ilişti. Haberin peşine düşünce, adanın Hristos Tepesi’ne konuşlanan bu dev ahşap yapının sadece boyutlarıyla değil taşıdığı tarihsel anlamla da biricik olduğunu fark ettim. “Tehlike Altındaki 7 Dünya Mirası” arasında gösterilen yapının, dünyanın en büyük ahşap yapılarından biri olarak mimarlık tarihinde ayrıksı bir yeri varmış, evet, ama onun asıl ağırlığı hafızasındaymış.
Devasa ahşap yapı 1898’de bir otel olarak inşa edilmiş, ancak II. Abdülhamid’in onayı olmayınca faaliyete geçmemiş. Yapının mülkiyeti, kaderini değiştiren bir bağışla Rum Ortodoks Patrikhanesi’ne geçmiş. 1903’ten 1964’e dek onlarca yetim çocuğun yaşamına ev sahipliği yapan ve zamanla sessizliğe gömülen ahşap yapı, bir müddet Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün yedindeyse de hukuki mücadeleler sonucu 2010 tarihli AİHM kararıyla Patrikhane’ye iade edilmiş. Yalnızca fiziki varlığıyla değil, sessizce biriktirdiği hikâyelerle de memleketin son yüzyılına tanıklık eden ve gözüme kocaman açık bir yara gibi görünen yapının iyileştirilmesi için 2021 yılında Patrikhane ile İBB işbirliğinde rölöve ve belgeleme çalışmaları tamamlanmış. 5 Haziran’da Patrikhane “1960’lı yıllarda, faaliyetinin durdurulmasının hemen ardından, zamana yenik düşmüş ve ciddi tahribata uğramış ahşap Yetimhane kompleksinin restorasyonu için finansman bulunmasına yönelik birçok girişim ve sayısız uğraşın sonuçsuz kaldığını, söz konusu alanda adanın mimari ve sosyal karakterine uygun, çevreye özen göstererek ekolojik bina standartlarına uyumlu turizm faaliyetlerinin geliştirilmesi maksadıyla gerekli girişimlerde bulunulması hususunda oybirliğiyle karar verdikleri”ni duyurmuş. Duyurudan anlaşıldığı kadarıyla, böylesine devasa ve ağır tahribata uğramış bir yapının yeniden işlevlendirilmesinin ekonomik yükü Patrikhane’yi bu kararı almaya mecbur bırakmış. Henüz bu kararın bir alıcısı var mı bilmiyoruz ama eğer olursa, yapının bedenini hayata döndürmek, geçmişinin sessizliğe gömülmesi pahasına gerçekleşecek gibi görünüyor. Sonuçta, daha önce binlerce kez sorulmuş, cevapsızlığa alışmış bir soru beliriyor zihnimde: Bütün ekonomik gerçeklere rağmen başka bir ihtimal gerçekleşemez mi?
Sorunun cevabını düşünürken Pierre Nora’nın hafıza mekânı kavramına yakından bakmak anlamlı olacak gibi görünüyor. Nora’ya göre hafıza mekânları kolektif belleğin billurlaşıp sığındığı yerlerdir. Toplumlar, geçmiş artık hatırlanmak yerine unutulmaya yüz tuttuğunda, bu köksüzlük hissini telafi edebilmek için hafıza mekânları inşa etmeye başlar. Bu tür girişimler artık kendiliğinden bir hatırlamanın mümkün olmadığını fark eden toplumların arşivler kurarak, yıldönümleri düzenleyerek, anıtlar dikerek geçmişi kurma çabasının ürünüdür. Ne var ki hafıza mekânları da tıpkı hafızanın kendisi gibi nötr değildir. Geçmişin kendisinden değil, geçmişe dair bir algıdan doğarlar. Bu nedenle her hafıza mekânı, kaçınılmaz biçimde geçmişe dair yapılmış bir kurgu, bir seçkidir. Bu kurgu da toplumların kolektif kimlik inşa süreçlerinde iki yönlü bir rol oynar. Hafıza mekânları bireylerin ve toplulukların geçmişle kurduğu ilişkiyi biçimlendirerek geleceği tahayyül etme biçimlerine yön verir.
Hafıza mekânlarının yaratımına hizmet eden önemli tekniklerden biri de şüphesiz mimaride yeniden işlevlendirme [adaptive reuse] olarak anılan tekniktir. Bu teknik, tarihi yapıları çağdaş dünyayla ilişkilerini koparmadan yeni işlevlerle donatma pratiğidir. Bir yapının geçmişteki anlatısını koruyarak ona güncel bir rol kazandırmayı ve böylece geçmişle bugün arasında süreklilik kurmayı amaçlayan, insan deneyiminin çeşitliliğini görünür kılan bir anlatı sistemidir. Yeniden işlevlendirme böylelikle yalnızca fiziksel değil, düşünsel bir dönüşüm sürecine de işaret eder.
Sonuçta toplumlar, algılanmak istediği biçime hizmet edecek bir seçkide yer almasını istedikleri mekânları yeniden işlevlendirerek anıtsallaştırır.
Ancak kimi örnekler var ki yeniden işlevlendirme denen tekniğin sınırlarını hoyratça çiğner, tarihi estetikle siler. Bu örneklerden biri hiç şüphesiz, başınızı kaldırmadan kapısından içeri girerseniz memleketin siyasi tarihinin önemli bir kesitini ıskalamış olacağınız For Seasons Sultanahmet’tir.
Boğaz’a nazır terasında, martıların sesine karışan hafif bir esinti eşliğinde çayınızı yudumlayabileceğiniz, Ayasofya’nın siluetine karşı gün batımını izleyebileceğiniz aydınlık avluları, zarif dekorasyonu ve her detayı özenle düşünülmüş iç mekânlarıyla, zamanın ağır aktığı bahçesi, yarımadanın gürültüsünün dışında bırakan mimarisiyle, dünyaca ünlü otelcilik anlayışının İstanbul’la buluştuğu ve konforu yalnızca bir hizmet olarak değil bir atmosfer olarak sunduğunu iddia eden bu otel, yeniden işlevlendirmenin sınırların ötesinde icra edildiği bir yapıdır. Artık bir ağaç gövdesine kazınmış isimler kadar kişisel ve rahatsız edici bir gerçeklikle giriş kapısının üzerinde asılı duran mermer levhadan okunduğu üzere, eski bir cezaevinin üzerine kurulmuştur.
Kesin olmamakla birlikte Mimar Vedat Tek’in elinden çıkma, Birinci Ulusal Mimarlık akımının önemli örneklerinden biri olan yapı, Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi adıyla 1918-1919 yıllarında Osmanlı’nın ilk sivil ceza infaz kurumu olarak hizmet vermeye başlamış. Kırma çatısı, kemerli pencereleri ve taş-tuğla cepheleriyle hem geçmişe gönderme yapan hem de dönemin modernleşme çabasını yansıtan biçimde bina edilmiş. 1969’a dek mahkûmlarını ağırlamış, ardından mahkûmların yeni açılan Bayrampaşa Cezaevi’ne nakledilmesiyle kapıları kapanmış. 1980 darbesinin ardından Sıkıyönetim Komutanlığı’nın talebiyle askeri cezaevi olarak kullanılmış. Altı yıl boyunca, politik mahpusların kaderi burada çizilmiş. Altıncı yılın sonunda politik gerekliliklerin son bulmasıyla yeniden boşaltılan yapı, uzun yıllar sahiplenme tartışmalarının gölgesinde kalmış. Bu süreçte berduşların, meraklıların uğrak yeri, terk edilmişliğin sembolü haline gelmiş. 1980’lerin sonunda, turizme açılacağı söylentileri yükselince, şimdi adı ancak birkaç eski rögar kapağında okunabilen Eminönü Belediyesi’nin girişimiyle, bir hafıza mekânı haline getirilmesinin önünü açmak maksadıyla birtakım organizasyonlara ev sahipliği yapmış. Avlusunda film gösterimleri tertip edilmiş, cezaevinde bulunmuş eski mahkûmlarla söyleşiler yapılmış. Ancak bütün bu kamuoyu oluşturma gayretleri sonuçsuz kalmış.
Nihayet, bin kişi kapasiteli olduğu kaydedilen, çok sayıda hücrenin yanı sıra hamam, revir ve mescit ile kadınlar ve çocuklar için özel bölümleri de bünyesinde barındıran yapı, dış cephenin korunması gerektiği ve ancak iç mekânda ihtiyaca yönelik değişikliklerin yapılabileceği kaydını içeren karara istinaden otel olarak yeniden işlevlendirilmek üzere 49 yıllığına bir şirkete kiralanmış. Tadilatla köklü bir dönüşüme giren yapının dış cephesi Birinci Ulusal Mimarlık üslubuna has özellikler göz önünde bulundurularak yenilenmiş. İç mekânda güçlendirme ve otel işlevine uygun hale getirme maksadıyla birtakım betonarme eklemeler yapılmış. Kimi pencereler kapatılırken kimi yerde de cezaevinin işletilmesi bakımından bölümler arası ayırıcı işlev gören duvarlar yıkılmış. Bir grup birimden aynı uğurda vazgeçilmiş. Tıpkı bugün otelin resepsiyonunun yer aldığı eski hamam için olduğu gibi geriye bu birimlerden bir iz kalmamış. Cezaevinin avlusunda da yeni bir restoran inşa edilmiş. Tadilatın sonunda, 1996 yılında Sultanahmet Cezaevi bugünkü işlevi kazandırılarak üst segmentte bir konaklama merkezi hâline getirilmiş. İçlerinde Nâzım Hikmet’ten Mehmet Ali Aybar’a, Necip Fazıl’dan Kemal Tahir’e, Sabahattin Ali’den Vedat Türkali’ye, Nail Çakırhan’dan Rıfat Ilgaz’a edebiyat, sanat ve fikir adamlarının da bulunduğu yüzlerce mahpusun aşındırdığı koridorlar, avlu, hücre, revir ve yemekhaneler, estetik kaygıların ön planda olduğu, lüksün amaçlaştırıldığı bir tadilat sürecinin ardından şık teraslara, beş çayları için aydınlık bahçelere, rahat, temiz ve kişiye özel odalara, spa merkezine ve ünlü şeflerin servise hazırladığı yemek salonlarına dönüştürülmüş ve kapıları yeni misafirlerine açılmış.
Kabuğuna mıhlanmış çinilerin ve mermer isimliğin fısıldadıkları dışında her sesin yüksek bir estetikle dindirilmesiyle yenilenen yapı bugün hâlâ, özgürlük pahasına değilse de birkaç yüz dolar karşılığında yatak ve yemek hizmeti vermeye devam ediyor.
Velhasıl, yeniden işlevlendirmenin sınırları literatürde her ne kadar geçmişle şairane bir bağ kurma zorunluluğuna dayandırılsa da, kimi zaman da ayağa dolaşan taş nevinden anıları tekmelemek, geçmişin kamburlarını törpülemek ve iki anlamdan birini yaşatırken diğerini öldürmek, fiziksel olandan ekonomik olarak istifade etmek için de kullanılmış. Bu tür uygulamalarda yapı tıpkı Sultanahmet Cezaevi’nde olduğu gibi, ev sahibi bir “mekân” olarak değil, geçmişine ait anlamlardan arındırılmış bir “kabuk” olarak değerlendirilmiş. Böylece, geçmişi hatırlatması beklenirken, geçmişin unutulmasına hizmet eden bir yüzeye dönüştürülmüş.
Şu hâlde, yeniden işlevlendirmenin yalnızca bir onarım faaliyeti değil, geçmişle nasıl bir ilişki kurulmak istendiğine dair açık bir beyan olduğunu söylemek mümkün. Büyükada Yetimhanesi ve Sultanahmet Cezaevi gibi, işlevsel tarihinin yanı sıra mimari değeri de yüksek yapılar söz konusu olduğunda, mesele yalnızca bir yapının bedenini korumakla sınırlı kalmaz; asıl soru, onun taşıdığı sessiz hafızaya seçkide yer vermeye değer görüp görmediğimizdir. Bu yapıları yaşatmak istiyoruz ama hangi hâlleriyle? Hatırlanması güç olanı unutulmaya terk ederek mi, yoksa yüzleşilmesi zor olanı da seçkiye dahil ederek mi?
Elbette, Yetimhane gibi büyük bir yapının onarımı ciddi bir ekonomik yük anlamına gelir. Ancak bu yük otel olduğu takdirde taşınabiliyorsa, mesele kaynak yetersizliği değil, geçmişin hangi yüzünün hatırlanacağına dair bir irade meselesidir. Sultanahmet Cezaevi’nin akıbeti ve Yetimhane için bugüne dek başka hiçbir ihtimalin gerçekleşmemiş olması, bu anıya seçkide yer vermek uğruna ödenecek bedeli göze almak istemeyişimizdendir.
Aklımda dönüp duran ve bunca lakırdıya sebep olan soruya ve Pierre Nora’yı bir kenara bırakıp kendime dönecek olursam, karşısında durduğumuz, eşiğinden aşıp içine girebildiğimiz her mekânın toplumsal belleğin gölgesinde ama ona başkaldırarak zihnimizde yeniden inşa edildiğine inanırım. Varlığının yalnızca üzerinde yükseldiği fiziksel zeminle değil, zamanı içkin, biricik anlamlarla, yaşamak tecrübesine ortak olduğu her kişinin belleğinde tamamlandığını düşünürüm. Hiçbir şeyin bir an evveliyle aynı olamadığı, olamayacağı inancı içinde, geriye dönüp bakınca bu biricik yapıların keşfedilmeyi bir an olsun arzulamayan, öylece duran anıtlar olduğunu zannederim. Onları bu sonsuz akış içinde, sımsıkı köklerle toprağa bağlı, bütün taşkınlardan sağ çıkmış talihsizler olarak görürüm. Tıpkı Sultanahmet Cezaevi gibi Büyükada Rum Yetimhanesi de “tarih/toplum kimliğini, işlevini nasıl tanımlayıp sunarsa sunsun” en azından ben ve bu yazıyı okuyan kimseler yaşadıkça talihsiz birer anıt olmaya devam edecektir.
{Çorum, Haziran 2025}
anıt, Büyükada, Elif Fatma Kaplan, hafıza, kimlik, koruma, mekân, otel, yapı, yeniden işlevlendirme