5533 ile Senli
Benli Olmak ya da
Adını Sen Koy

Birisine ‘sen’ diye hitap edebilmek pek kolay değil. Samimiyet ve tanışıklık ima eden bu hâlle hasbıhal olduğumuz, 5533’ün Mart ve Nisan aylarına yayılan etkinlik silsilesi, 16 Nisan’da sona erdi. İMÇ 5. blokta on yıldır varlığını sürdüren sanatçı inisiyatifi 5533’ün bir artı birliğine (Nancy Atakan + Volkan Aslan) ithafta bulunan Sen ve Ben, iki kişinin arasındaki uyumun ya da uyumsuzluğun ne gibi bir üretim alanı yaratabileceğini sorgulama amacı taşıyordu. Mekânda hâlâ sürmekte olan ‘kalıntı’ sergisi ise hem bir süreci belgelemeyi amaçlıyor, hem de zaman içinde üretilmiş, yayılmış bir durumun sergi olarak işleyebilirliği üzerine düşünmeyi teşvik ediyor.

Hikâyenin başına sarmak gerekirse, 5533 benim için bir şeylerin denendiği yer demek. 2013’te Filiz (Avunduk) beni ve Özge’yi (Ersoy) bir sergi yapmaya davet ettiğinde, Olmuş Olmamış başlığı altında sanatçı olmanın, üretmenin, sanat tarihine geçmenin ne demek olduğu üzerine düşünmeye çalışmıştık birlikte. Bir dükkân mekânı içerisinde, ilk tek kişilik sergisi olan bendenizin işleri ile bütün bunları çözmek çok olası olmasa da hırslıydık, iddialıydık ve denedik.

5533’le ikinci işbirliğimizse Özge’nin direktörlük yaptığı sene olan 2014’te mekânı sırayla üç kişiye devretmesiyle oldu. Bu üç kişiden biri olarak o dönem hissettiğim eksiklik olan mekân paylaşma, zaten işlevsel olan ofis mekânlarını sergileştirme fikri üzerinden bir dizi etkinlik düzenlemiştik. Etkinlikler sırasında mekânda Didem’in (Erbaş) inisiyatifiyle başlayan Tania Bruguera’nın Arte Útil kavramı üzerine yapılan tartışmalar, kullanılabilir sanat işinin gerek estetik gerekse hayata tesir üzerinden değerlendirilebilmesi için bir kulvar açmayı hedefliyordu. Sanatçıların kurduğu ve yürüttüğü bir mekânı, bir süreliğine de olsa bir ‘kullanım’ ofisine çevirmek ve bu sırada da etrafımızı sanat işleriyle çevirmek, çoğu zaman evde ya da atölyede kendi işleriyle çevrili bir şekilde kös kös oturmaya mahkum sanatçılar için bir nefes alma alanı açma denemesiydi.

Sen ve Ben Oslo’da doğdu. Geçtiğimiz Kasım ayında Oslo’da bir sanatçı misafirlik programı sırasında katıldığım, Oslo’da bir bienal olmalı mı üzerine düşünmek için kurulmuş olan iki senelik araştırma programı Oslo Pilot’ın düzenlediği konferansın çıkış noktası, kamusal alanda gerçekleştirilmiş dört sanat işiydi. Sanat işlerinin yakın okumalarından çıkış ile kamusal alanla ilgili çoğu konunun konuşulabileceğine inandıklarını söyleyen organizatörlerin söylediğinden aklımda kalan ‘basit olanla başla’ydı. Türkiye’deki malum sosyal, siyasal ve kültürel (benim öncelik sırama göre) belirsizliklerin ve şiddetin, ifade biçimlerinin ümüğüne bastığı anlarda yeni bir iletişim ve direniş biçimi ararken, en basit olana geri dönmek gerekiyordu belki de. Nancy ve Volkan’a heyecanla attığım mailde de ‘bir şeyler yapmak istiyorum’un ötesinde bir fikir yoktu. Daha ne yapmak istediğimi ben bilmeden onlardan aldığım onay ve teşvik ile geliştirdiğimiz fikrin özünde, diyalogların temelinde yatan, birinin diğerine bir davetle gitmesi ve bir şeylerin başlangıç noktasının bu ‘sen ve ben’ tamlamasını kurmaktan geçtiği fikri vardı. Diğer bir deyişle eğer bir şekilde işbirliğini teşvik eden bir ortam yaratabilirsek, bu işbirliğinin herkesin ihtiyacı olan, yalnızlığı giderici bir etkisi olacağına inandık.

Diğer taraftan ‘sen ve ben’ kisvesinin altında, temel olarak organize eden benim ve Nancy’nin yaşadığı ve yaşamak istediği süreci tarif etme ihtiyacı da vardı. Ancak biz, üretimimiz için kendi istediğimiz durumu yaratırsak başkalarının da dahil olmak isteyeceği bir şey yaratabilirdik. Kısacası, ‘başkalarına, kendine davranılmasını istediğin gibi davran’ın sanatsal versiyonu.

‘Sen ve ben’in temelindeki ‘biz olabilir miyiz’ sorusunu soran Nancy, Yeşim (Akdeniz) ve Sinan (Logie), üçünün sanat üretimlerinin ve gündelik hayatlarının ortak noktasının sokaklarda yürümek olduğunu fark ederek, ‘biz’liği bu ortak aktiviteleri üzerinden kurguladılar. Nancy, 90’ların başından beri kullandığı Bauhaus masasının ve bu masanın arkasında yapmış olduğu ‘kavramsal’ —kendi deyimiyle totolojik— videoların eril sanat tarihiyle olan ilişkisini Yeşim ile birlikte yaptığı müdahale ile dönüştürmeyi amaçladı. Bir objenin cinsiyetinin olup olmadığını sorguladıkları bu müdahale ile dönüşen 5533 masası, daha sonraki etkinliklerde de kullanıldığından, masanın arkasına geçen herkes bu sorgulamanın bir parçası oldu.

Saat yönünde:
Yeşim Akdeniz & Sinan Logie &
Nancy Atakan, “Biz olabilir miyiz?”, 2017; Nancy Atakan, “According to Whom?”, 2017; Yeşim Akdeniz, “Wanderlust”, 2017,
fotoğraf: Nancy Atakan
29 Mart Çarşamba gerçekleşen
Yeşim Akdeniz & Sinan Logie &
Nancy Atakan: “Biz olabilir miyiz?” etkinliğinden

2014’te 5533’teki Arte Útil sunumu üzerinden tanıştığımız Didem ise Neslihan’ı (Koyuncu) davet ederek birlikte gazete kâğıtlarından yaptıkları tuğlalar ile mekânda günbegün yükselen bir kuyu inşa etti. İnşaat ekonomisi ile gazetelerdeki haberlerin girift ilişkisini belki de bire bir hayata geçiren bu iş, Didem ve Neslihan’ın düzenlediği etkinlikte izleyicilerin de kâğıtları yırtmaya katılmasıyla tam anlamıyla birlikte üretilen bir şeye dönüştü ve fark ettik, göz teması kurmadığımız, elimiz işte olduğu anlarda çok daha rahat konuşabiliyoruz. Bir yandan kuyunun tuğlaları için kâğıt yırttık, bir yandan da birlikte üretmek ne demek üzerine konuştuk.

15 Mart Çarşamba gerçekleşen
Didem Erbaş & Neslihan Koyuncu:
“İç- karanlık / İç- kuyu” etkinliğinden, fotoğraf: Neslihan Koyuncu
 
Didem Erbaş & Neslihan Koyuncu,
“İç- karanlık / İç- kuyu”, 2017,
fotoğraf: Neslihan Koyuncu

Halı Atölyesi’nin kendi kendini örgütleyen yapısı 5533’ün yapısının içine girdiğindeyse konu, yataylar ve dikeylere, bu basit yapısal olgular üzerinden sanat üretiminin öğretilebilirliğine vardı. Halı Atölyesi’nin Sen ve Ben için hazırlamış olduğu video-performans sonrası tartışma, müelliflik, modernizm, sanat eğitimindeki atölye olguları üzerine hararetli bir tartışmayı tetikledi. Halı Atölyesi’nin mekânda bıraktığı yatay ve dikey objelerden oluşan, cümle olarak tanımlayacağım şey ise, sergiye gelenler için belki de üretim bağlamında bir kerteriz noktası oluşturdu.

Saadet’le (Türköz) Müge’nin (Olacak) gerçekleştirdiği “Work in Progress” çalışması, hem birbirleriyle hem mekânla olan ilişkilerini dönüştürmek üzerineydi. İlk defa işbirliği yapan ikili, doğaçlama bir şekilde Saadet’in sesi ve Müge’nin bedeniyle başlayan etkileşimlerini derinleştirerek 5533’ün izleyiciden uzaklaşmayı imkânsız kılan ışıklı ortamında, bir gündüz vakti yoğrularak dönüştü. Bir daha tekrarlanamayacak bir durumun parçası olan, izleyicilerin bedenlerinin ve mekânın her santimetresinin bilincine vardığı bu performans, benim için işbirliğinin ütopik bir boyutu olan tahmin edilmesi imkânsız, mükemmel uyumsuzluğun getirdiği bir uyumluluğu temsil ediyordu.

Mekânda gerçekleşen son etkinlik ise KABA HAT’ın “Dinamitten Sonra” performansıydı. Performansın geçici doğasını zamansal bir kıstas ile tanımlayarak süreklileştiren “Dinamitten Sonra” ismi, hep bir şeyin sonrasında olmuş olma hâliyle ilişkiliydi belki de. KABA HAT’ın Kuzey Ormanları araştırmalarının sonuçlarından biri olan bu performans, mekânda gerçekleştirilen çamur karma ile videoda izlediğimiz, tanımlanmayan bir ormanda gerçekleştirilmiş olan performans kaydını, fiziksel olarak mekânda bulunan kişiler üzerinden bağlayarak, hem bizzat orada, hem de videoda gördüğümüz kişilerin neden önce neden sonra orada olduğunu sorgulamamıza yol açtı. Bir bekleme hâlini işaretleyen bu performans, mekânda gerçekleştirilmiş olan son etkinlikti.

KABA HAT,
“Dinamitten Sonra”, 2017,
fotoğraf: Onur Ceritoğlu

16 Nisan sonrası devam etmekte olan hayatta sergi hâlâ haftanın belli günlerinde tarafımızdan açılıyor. Etkinlikler dışında kurguladığımız mekânın ve serginin ne gibi etkileri olduğu ya da olabileceği meçhul. Bir taraftan da mekândaki bütün işlerin, üretim süreçlerinin dışında mekânda gerçekleşmiş etkinlikler ya da toplantılarla ilişkili olması belki de 5533’teki durumu fazlasıyla kıymetli kılıyor. Bir şeyleri bu kadar kıymetli kılmaya hakkımız var mı, bilmiyorum ama sanırım günün sonunda Sen ve Ben’den kalan, kendi söküğünüzü dikemediğiniz anlarda, başkalarının söküklerine yoğunlaşmanın iyileştirici bir etkisi olabileceği.

*

Katılımcılar: Yeşim Akdeniz & Gülçin Aksoy & Volkan Aslan & Nancy Atakan & Dilek Aydın & Betül Bolat & Kadir Çelik & Elmas Deniz & Didem Erbaş & KABA HAT & Borga Kantürk & Gülsün Karamustafa & Neslihan Koyuncu & Sinan Logie & Müge Olacak & Lara Ögel & Yasemin Özcan & Ceylan Öztrük & Didem Pekün & Zeyno Pekünlü & Sevgi Tan & Berkay Tuncay & Saadet Türköz & Şebnem Uğuz & Merve Ünsal
4 Mart Cumartesi 16:00 
Bir Şey, Gülsün Karamustafa & Nancy Atakan
11 Mart Cumartesi 13:30 
Bir üretim stratejisi: Kendine Mal Etme, Zeyno Pekünlü & Dilek Aydın
15 Mart Çarşamba 16:00 
İç- karanlık / İç- kuyu, Didem Erbaş & Neslihan Koyuncu
18 Mart Cumartesi 16:00 
Untitled folder, Borga Kantürk & Berkay Tuncay
22 Mart Çarşamba 16:00 
Halı Atölyesi-Açık Kapı, Gülçin Aksoy, Betül Bolat, Kadir Çelik, Şebnem Uğuz, & Sevgi Tan
25 Mart Cumartesi 16:00 
Nasıl yaşamalıyım?, Didem Pekün & Zeynep Direk
29 Mart Çarşamba 16:00 
Biz olabilir miyiz?, Yeşim Akdeniz & Sinan Logie & Nancy Atakan
1 Nisan Cumartesi 16:00 
Armağan, Lara Ögel & Merve Ünsal
4 Nisan Salı 16:30 
Work in progress, Saadet Türköz & Müge Olacak
5 Nisan Çarşamba 16:00 
Ben & Ben, Elmas Deniz & Yasemin Özcan
15 Nisan Cumartesi 16:00 
Güneş balçıkla sıvanmaz, KABA HAT

5533, küratörlük, Merve Ünsal, Nancy Atakan, sanat, Sen ve Ben, sergi, Volkan Aslan