Adadaki
Yaz Sofralarını
Anımsamak

I.

Bana anlatılana göre, dünyadaki üçüncü ayımı doldurduğumdan beri, benim hatırlayabildiğime göre ise üç yaşımdan bu yana, yazın iki hafta ile bir buçuk ay arasında değişen bir zamanını ailemle Bozcaada’da geçirdim. Geniş bir aileydi bu ve kendini onun parçası sayan herkes aynı zaman diliminde adada olmayı başarabildiğinde, iki eve dağılan en az on kişiydik. Yıllarla birlikte sayı arttı, geçen yaz on beş kişi olduk.

Her aile gibi kendine özgü bir törensellik hissine sahip olan sülalenin yazları adaya gidişi aslında köklere dönmek anlamına geliyordu. Zira aile adalıydı, hem de ‘eski adalı’ bir aileydi.1 Her ne kadar kökleri Yanya vilayeti sahilindeki Ayamavra (şimdiki adı Lefkada) adasına ve bir başka adaya, Girit’e dayansa da, bizimkisi en az iki asırdan beri adanın yerlisi olan bir aileydi; ancak adayla bağlar her zaman sıkı olmamıştı. Ailenin gerçek anlamda son adalı ferdi2 olan dedem 1938’den beri İstanbulluydu; ayrıca hayatında adaya hiç uğramadığı on küsur senelik bir dönem vardı. 93 Harbi’yle (1876-1877 Osmanlı Rus Savaşı) muhacir olup İstanbul’a yerleşmiş Doğu Karadenizli3 bir aileden gelen babaannem ise doğma büyüme Üsküdarlıydı, adayla hiç ilgisi yoktu. İkisinin birlikte kurduğu aile İstanbul’da devam etmiş, çocukları orada doğmuştu.

Bu anlamda adalılık en saf ve gerçek hâliyle dedemin neslinde kalmış, sonraki kuşaklara ancak kısmen aktarılmıştı ve halamla babam için bile dedeme ifade ettiğinden çok farklıyken, üçüncü kuşağı oluşturan biz çocuklar için tamamen başkaydı. Bizim için ada demek tatil demekti. Kökleri adada (ve başka pek çok yerde) olan genç bir İstanbullu olarak benim adalılık, Türklük-Rumluk, göçmenlik-yerlilik, aidiyet gibi kavramlar üzerine düşünmem4 Bozcaada’nın Türkiye’nin en turistik bölgelerinden biri oluşuna denk geliyordu. Bu arayışta adaya bakınca gördüğüm şey iyi değildi: Ada değişmiş, hem de kötü değişmişti. Dedemin 1930’lardaki çocukluğunun adası bir yana, kendi çocukluğumdan hatırladığım 1990’lardaki adaya da benzemiyordu. Düşündüm, acaba ben adayla ilişkimi hangi unsurlar üzerinden kurmuştum? Sonunda, adayı benim için önemli kılan unsurların en kıymetlisinin kurulan sofralar olduğunu fark ettim. Aile, kimlik, aidiyet, bellek, köken gibi kavramlar dönüp dolaşıp sofrada somutlaşıyordu. Bunun ne zamandır farkındayım da yazıya dökebilmek için inziva günlerini beklemek gerekti. Şimdi adalılığın benim için ne anlama geldiğini, dalgalı denize veya mehtaba karşı kurulan sofraları neden böyle sevdiğimi, fakat neden giderek daha hüzünlü bulduğumu daha iyi anlıyorum. 

Bu metin, o ada sofralarında somutlaşan anlama atfen özlemle, neşeyle, belli belirsiz bir de yas duygusuyla yazıldı.5

II.

Mayıs başından itibaren babaannemle dedemin Kadıköy’deki evinde hummalı bir hazırlık başlar, ayın genellikle üçüncü haftasında babam bir sabah erkenden arabasıyla onları evlerinden alıp adaya götürürdü. Sekiz ay kapalı duran evleri açmak, ilaçlamak, havalandırıp temizlemek, yerleşmek, yaşanacak duruma getirmek bir hafta alırdı. Bir haftanın sonunda Kadıköy’deki evin düzeni adadaki evde mükemmelen işlemeye başlardı.

Temmuz gibi ailenin diğer bireyleri de ada yollarına koyulurdu. Halam iki kuzenimle birlikte İstanbul’a gelir, yola çıkmadan İstanbul’daki evinde birkaç gün dinlenirdi. Ardından otomobil garajdan çıkarılır, kuzenlerimin yanına beni de katan halam üç çocukla birlikte adanın yolunu tutardı. İşlerindeki yoğunluğa göre babam bize daha geç katılırdı. Bazen babam, halam ve biz çocuklar birlikte seyahat ederdik. Bazen halam kuzenlerimle önden yola çıkardı; biz babamla sonradan gelirdik. En sonunda eniştem uçakla İstanbul’a gelir, oradan otobüsle Geyikli’ye varır, Geyikli’den vapurla adaya geçerdi. Böylece aile tamam olur, Fellini filmlerindekileri andıran şenlikli, gürültülü, şarkılı sofraların kurulma zamanı gelirdi.

III.

Ön bahçe, fotoğraf: Levent Kayaalp

Yemeklerimizi ön veya arka bahçede yerdik. İlki kazayağından yabanmersinine, akşamsefasından lavantaya türlü bitkinin hükümranlığını ilan ettiği bir bahçeydi. Yüksek bir tepede olduğumuzdan, önümüzdeki denizden geçen kayık, mavna, yat ve vapurları bir sinema sahnesinde akıp gidiyormuşçasına izleyebilirdik. Erken kalkınca bu noktadan güneşin doğuşu seyredilirdi. Güneş doğarken koyun durgun sularında ışık oyunları yapar, gece soğuyan ve sessizleşen deniz, güneşin doğumuna yakın, kızılımsı bir mora bürünüp turuncuyla harelenirdi.6 Aşağıdaki ahşap iskelede tekneler durgun denize çakılı gibiydi. Erken uyanıp bu manzarayı izleyenler geç kalkanlara “Sabah güneşi doğurduk” diye nispet yapardı. 

Eskiden ön bahçede kahvaltı edilir ve öğle yemekleri yenirdi, ama akşam hava karardıktan sonra rüzgâr aldığından, burada oturmak zorlaşırdı. Ön bahçenin tadı en çok güzel havalarda, mehtap sefasında çıkardı. Biz yemeğimizi yerken kocaman, kızıl bir ay yavaşça Anadolu’nun tepelerinin ardından doğup yükselir, yükseldikçe rengi ağarırdı. Özellikle babaannem hayattayken bu mehtap sefalarına klasik Türk musikisi eşlik ederdi. Mutfaktaki külüstür radyodan bahçeye “Mâni oluyor hâlimi takrire hicabım”, “Bana ne oldu, değişti şimdi hâlim”, “Menekşe gözler yine hülyalı” veya “Cânâ rakibi handan edersin”in nağmeleri akarken, babaannem yavaşça başını öne arkaya sallar, dedem birden Kasımpaşa’daki Sunar Sineması’nda Hafız Burhan’ı izlediği günü anlatmaya başlayabilirdi.

Arka bahçe, en büyüğü Göztepe olan, adanın orta kısmındaki tepeleri görürdü. Servilerle, çamlarla, gürgenlere, söğütlerle, dev kaktüslerle, lavantalarla, gelinciklerle dolu bu kocaman bahçe sakindi; tepedeki asmalar güneşle rüzgârı engelleyip, denizin serinliğinden uzak olan bu tenha köşeye bir kameriyenin kuytuluğunu verirdi. Giderek öğle ve akşam yemeklerini burada yer olduk, daha sonra kahvaltılar da buraya taşındı. Ön bahçede rüzgârla güneşten ötürü ancak çay saatinde oturabiliyorduk; oysa arka bahçede günün her saati oturulabilir ve asmaların altındaki divanlarda öğle uykusuna yatılabilirdi. Baktığımız tepelerin ardında Imbros (Gökçeada), Samothraki (Semadirek), Lemnos (Limni) ve daha güneyde Lesvos (Midilli) vardı; eskiden adalıların yoğun ilişki içinde olduğu, “kız alıp verdikleri” adalar, şimdi ayrı düşülmüş uzak kardeşler gibiydi.7 Dedem, fırtınalı gecelerde karşıda tepelerin üzerinde çakan şimşeklere bakar, “Şimdi Limni’de yağmur yağıyor” der, adeta uzakları görerek kehanette bulunurdu. 

Ön bahçede gündoğumu izlenip mehtap sefası yapılırsa, arkada bahçede de güneşin batışı seyredilirdi. Yemeğin başlangıcını güneşin batışına denk getirip, turuncudan kızıla dönen ateş topunun tepelerin arkasında kayboluşunu izlerdik. Ada evinin sofrasında yemek yemenin nasıl ayini andıran bir yanı varsa, güneşi batırmak da öyleydi; ilki iştahla, hevesle, hareketle şekilleniyorken, ikincisini şekillendiren huşu, sessizlik, hayranlık oluyordu. Güneş batınca, arkasında bıraktığı kızıllık önce mora, sonra laciverte, sonunda da petrol rengine dönüşür, aramızda bu günbatımını belki yüzlerce kez görmüş birinden, ilk defa görüyormuş gibi bir hayranlık nidası yükselirdi: “Amma güzel batıyor yahu!”

Arka bahçede günbatımı,
fotoğraf: Aygen Demiriz
Arka bahçe, fotoğraf: Aygen Demiriz

IV.

Adada günde dört defa sofra hazırlanır, üç ana öğün yemek yenirdi; bir de ara öğünümüz vardı.

Babaannemle dedem Kadıköy’deki şaşmaz düzeni adada da sürdürür ve altı buçuktan geçe kalmazlardı. Dedem giyinir, başına şapkasını alıp yürüyerek adaya iner8 ve ekmek, gazete, süt alıp dönerdi (Eskiden bu seyahati teknesiyle yapar, giderken oltasını atıp balığını da tutardı). Dedem dönünce de babaannemle ikisi sofraya otururdu. Sofrada çeşitli reçeller olurdu; en lezzetlisi de içinde önceden kireç kaymağına yatırılmış bademler bulunan, Ege adalarına özgü domates reçeliydi. Ona üzüm reçeli (üzüm pekmezi değil), çilek reçeli, mutlaka keçi peyniri, koyun peyniri, çay, üzerinde kekikli zeytinyağı gezdirilmiş söğüş domates ve salatalık eşlik ederdi. Kahvaltıda yenen ekmekler ise pek lezzetsiz olup adadaki gündelik yaşantının en can sıkıcı taraflarındandı.9 Bazen dedem adalılardan başka Karadenizlilerin de yaptığı gibi, önceki geceden kalma soğuk balığı kahvaltıda –ve çok severek– yerdi. Günümüzde pek tercih edilmese de, eskiden kahvaltıda balık yemek olağandı; adalılar için balık günün her saatinde ve her şeyin yanında yenebilirdi. 

Sekiz ile sekiz buçuk arasında, çocuklar hariç ailenin tüm bireyleri kalkıp kahvaltı masasındaki yerini alırdı. Dedemle babaannem kahvaltılarını bitirmiş, ellerinde gazeteleri, kahvelerini içmeye başlardı; hatta babaannem, kahvesiyle günün ilk sigarasını da yakmış olurdu. En son bizler kalkar, daha doğrusu kaldırılırdık; çünkü çocuklar ‘Geceleri yatmak bilmez, sabahları kalkmak bilmez’di. Dolayısıyla, yedi ile on buçuk arasında üç defa kahvaltı sofrası kurulurdu ve sonuncusu en mükellef olanıydı. Tereyağı, salam, sucuk, Ezine’nin kaşar peyniri, haşlanmış yumurta veya omlet, reçeller, bal, pekmez, kızartılarak daha katlanılabilir kılınmış ekmek dilimleri, çocuklara sunulan kahvaltı sofrasını oluştururdu. Öğle yemeği genellikle tam on ikide yenirdi ve ama tıka basa, hem de geç saatte kahvaltı ettikten sonra midelerde öğle yemeğine yer kalmazdı. Bu yüzden biz bazen kahvaltı etmez, yataktan zaten geç çıktığımız için doğruca öğle yemeğine otururduk.

V.

Öğle yemeğini arka bahçede, asmaların altında yerdik. Güneşin tepede olduğu saatte hafif yiyecekler tercih edilirdi, o yüzden yemek çorbayla başlardı. Bu, mercimek çorbası olabilirdi; pirinç katılmış hafif bir sebze çorbası olabilirdi; evde hazırlanıp üzerine kaşar peyniri rendelenmiş domates çorbası olabilirdi; içinde ufak köfteciklerin yüzdüğü yoğurt çorbası olabilirdi. Aslında soframızın en gösterişli, kokusuyla göz gönül doyuran, şifa saçan, mutantan çorbası balık çorbasıydı ama öğlen vakti ağır kaçabilirdi; onun yeri akşam sofrasıydı. Babaannemin çok sevdiği ısırgan, ebegümeci, hindiba, labada gibi otlardan yaptığı çorbaları, tuhaftır ki adada hiç içmedim; onlar Kadıköy’deki evde pişerdi. Oysa bitki ve ot çorbaları adada sevilen çorbalar arasındaydı.

Öğle sofrasında kızartmaların belirli bir ağırlığı vardı. Patlıcan, kabak ve patates kızartması, üçü de üzerine sarımsak rendelenmiş süzme yoğurtla yenilirdi. Bu kızartmaların tadını unutamam ve İstanbul’daki bir meyhanede yediğim kabak kızartması hariç, benzerini yemedim (Annemin kızartmalarını ayırıyorum). Özellikle patlıcan, adalıların çok sevdiği ve zeytinyağlı veya zeytinyağsız, sayısız yemeğini pişirdiği bir yaz sebzesiydi. Musakka, karnıyarık, imambayıldı bizim evde sürekli pişerdi. Patlıcan silkmeyi de çok yerdik. Bu yumuşacık, domates ve sarımsakla pişerek suyunu iyice salmış zeytinyağlı yemek, masaya bir yaz öpücüğü gibi püfür püfür, serin bir havayı taşırdı. Çoğu çocuktan farklı olarak patlıcanın her türlüsünü sever, patlıcan silkmeyi tabak tabak yer, tencerenin dibindeki suyuna da ekmek banardım. Bundan başka bir de patlıcan döşeme adı verilen bir yemeğimiz vardı. İnce dilimlenen patlıcanlar yumurta, un, su ve bol zeytinyağından oluşan bir karışıma bulanır, iki sıra hâlinde tepsiye dizilip fırına girer, çıkınca bol sarımsaklı yoğurtla yenilirdi. Ada sofrasının sevilen bir başka patlıcan yemeği de peynirli patlıcandı: Patlıcanlar yuvarlak kesilir, bir kapta beyaz peynirle maydanoz ve yumurta birbirine karıştırılıp iyice dövülür, sonra da patlıcan bu karışıma bulanırdı. Bu parçalar yağda kızartılıp sofraya gelirdi.

Patlıcan olmadığı zaman onun yerine mücver çıkardı; o da sarımsaklı yoğurtla yenilirdi. Kabak çiçeği dolmasına bayılırdım ama ada mutfağının bu en gözde dolması nedense bizde fazla pişirilmezdi. Çiğ dolma denen, adalıların çok sevdiği bir yalancı dolma çeşidi bizim soframızda daha sık görülürdü. Çiğ dolma için önce kısır hazırlanır, sonra bu kısır, haşlanmış mayıs yapraklarına sarılıp iyice kapatılırdı. Çok sık pişen bamyayı biz çocuklar sevmezdik; bamya seven çocuk acaba var mıdır? Dedem kuru fasulye ve pilavı çok severdi, o yüzden haftada bir veya iki kez bunlar pişirilir, ince dilimlenmiş hıyar veya lahana turşusuyla sofraya gelirdi.

Bir de, en yemek seçen çocuk da dâhil olmak üzere, masadaki herkeste aynı heyecanı uyandıran yemekler vardı; onların sofraya gelişinde törensel bir taraf da bulunurdu. Bunların başında, sofraya adeta masadakilerce saygıyla selamlanarak gelen, sıcak kokusu havayı dolduran, babaannemin meşhur domatesli pilavı ve onun hemen ardından inanılmaz bir kekik kokusu saçarak büyük, kaymak renginde bir kayık tabakta masaya gelen köfteler vardı. Pilavla köftelere büyük bir kâse yoğurt eşlik ederdi ama isteyen salatayı da tercih edebilirdi. Söylemeye gerek yok, bu yemekler hemen bitiyordu; birkaç dakika içinde.

Bazen de, öğlen pişirileceği haberi duyulunca yüzleri güldüren zeytinyağlı yaprak sarma, yine büyük ama bu defa camdan bir kayık tabakta, limon dilimleriyle süslenmiş olarak masaya gelir, herkesin yüzünü güldürürdü. Kuşüzümüyle, fıstığıyla, tarçın ve yenibahar kokusuyla içinde adeta ufak bir aktar barındıran bu sarma tabağı, ada mutfağının en incelmiş yemek zevkini temsil ediyordu (Etli dolma da pişerdi ama zeytinyağlı sarma kadar sık değil). Adanın yaprak sarması kalındı, oysa babaannemin sarmaları kalem gibiydi.10 Patlıcan, biber ve kabak dolması da çok pişirilirdi; çocukken hiçbirini yiyemeyen ben, büyüdükçe hepsinin müptelası oldum.

Yemekten sonra ne çay ne de kahve içilirdi; sofra hızla toplanır, bulaşıklar yıkanır, sonra herkes uyumaya giderdi. Sabah erken kalkıldığı için, öğle yemeğinin ardından bastıran tatlı uykunun önüne kimse geçemez, saat birden yaklaşık üçe kadar tüm ev ahalisi kuytu odalarda veya asmaların altındaki gölgelikli divanlarda derin uykuya dalardı.

VI.

Saat üç civarında kalkılır, çay sofrası hazırlanırdı. Çay sofrası akşama doğru saat dört ile beş arasında, denize bakan ön bahçede kuruluyordu. Öğle yemeğinden sonra tüm adalılar uykuya yattığından, hayat bir süreliğine durur, misafirlikler ancak öğle uykusundan sonra gerçekleşirdi; çay sofrasında bu misafirler de ağırlanırdı. Ada ufak yerdi, herkes birbirini tanırdı, o yüzden teklifsizlik yaygındı; yani misafirliğe gitmeden önce telefon açmak nadirdi.11 Belli belirsiz bir motor sesinin ardından arka bahçe kapısının açılma sesi duyulur, insan konuşmaları ve ayak sesleri duyabileceğimiz yakınlığa erişince misafir geldiğini anlar, yerimizden fırlayıp onları karşılamaya koşardık. O yüzden çay sofrası her an misafir gelebilecekmiş gibi, teçhizatlı ve tedarikli kurulurdu. Misafir gelmese de masada çeşidin çok ve çayla kahvenin bol olması esastı.

Bu sofrada sakızlı kurabiye, ‘kuşburnu’ denen üzümlü kurabiye, tuzlu ve susamlı çubuklar, fırında ısıtılıp arasına kaşar veya keçi peyniri dilimleri yerleştirilmiş simitler, peynirle sıcak yenen pişi (bayram ve mevlitler için de hazırlanırdı), peynirli puf böreği, pazılı börek ve ıspanaklı börek vardı. Ama böreklerin en lezzetlisi, adanın çok sevilen patlıcanlı böreğiydi. Patlıcanlar ufak parçalar hâlinde kesilip yağda kızartılır, ardından biraz irmikle birlikte hamura sarılıp fırına verilirdi. Ortaya kaymağı andıracak kadar yumuşak, belli belirsiz geniz yakan bir tat çıkardı. Bu aynı zamanda bizim ailede karşılama yemeğiydi; aileden biri adaya vardığı günün akşamı ona sofrada patlıcanlı börek sunulurdu. Ada pidesinin tadı ise Karadenizlilerin pişirdiğininkinden farklıydı. Soğan zeytinyağında kavrulur, öbür yanda beyaz peynirle nane ve biraz maya iyice çırpılıp hamurun arasına koyulur, börek gibi fırına verilip pişirilirdi. Bu pideyi, kendisi Karadenizli olup da bir adalıyla evlenen, dedemle babaannemin 1960’larda Üsküdar/İcadiye’den komşuları ve çok yakın aile dostu olan Semiha Teyze’miz pek güzel pişirirdi. Son senelerde çay sofrasına çiğbörek de dâhil oldu.

Sofrada en çok çay içilirdi, ancak kahve isteyen birkaç kişi daima çıkardı. Çocuklar meyve suyu ve meşrubatları tercih ederdi; nadiren de olsa açık, şekerli çay veya meyve çayı içerdik.

VII.

Adalı bir aile olarak akşam yemeklerinde sofrada olmayışını yadırgayacağımız şeyler şarap, balık ve zeytinyağlılardı. Şarabın yerini rakı alabilirdi ama genellikle şarap içilir, en çok da kırmızı şarap tercih edilirdi. İçki içecek yaşa geldiğimizde, kuzenlerim ve ben birayı tercih ediyorduk, ama dedeme yemekte şaraptan başka şey içirmek pek mümkün değildi. Şaraba da rakıya da balık eşlik ederdi; adalılar için başlıca besin balıktı.

Teknemiz varken balık satın almaz, sabah erkenden veya akşama doğru balığa çıkardık. Uzağa gitmeye gerek yoktu; kapalı bir koy olan Poyrazliman adadaki neredeyse her balık çeşidini barındırırdı. İki avlanma yöntemi vardı: çapari ve sürtme. Çapari usulünde, tekne koyun derin bir yerinde durur, biz oltamızı atıp kısmetimizin vurmasını beklerdik. Sürtme usulünde ise tekne hızla hareket ederken avlanmak esastı; bu sırada misinasında altı, sekiz veya on iğne bulunan bir olta kullanılırdı. En bol bulunan balıklar istavrit, uskumru, sinarit ve barbundu; ilk ikisi sürtmelik, son ikisi çaparilikti. Sürtmede dikkatli olunmazsa, misinayı karmakarışık eden hanoz balığı gibi istenmeyen misafirlerle karşılaşmak ihtimali hep vardı. Eti yenmeyen bu balık itinayla oltadan çıkarılır, bu sırada biz çocukların elleri hem balığın yüzgeçlerindeki dikenlerden, hem oltanın iğnelerinden kesilip kan içinde kalırdı. Balığı tekrar denize salar, kesilen ellerimizi de deniz suyunda bekletirdik; sonra herkes kendi yoluna giderdi.

Akşam yedi buçuk veya sekiz gibi elimiz kolumuz balıklarla dolu, tekneyi iskeleye bağladığımızda, yukarıda sofra hazırlanmış olurdu. Getirdiğimiz balıkları iskelede temizlerdik; ben balık temizlemeyi adada öğrendim (ve sonra hemen unuttum). Eve varınca, balıkların nasıl pişirileceğiyle ilgili olarak dedem, babam ve halamdan oluşan bir kurul kısa bir değerlendirme yapıp herkes adına en doğru kararı verirdi. Balıklar tavada kızartılabilir, ızgarada pişirilebilir veya fırında buğulanabilirdi. Bazen balık köftesi pişirilirdi; en güzel balık köftesi de yılan balığından hazırlanırdı. Bazen de balık pilakisi yapılırdı; soğanla domates halka şeklinde kesilip balıkların üzerine yerleştirilir, limon ve sivri biber eklenip pişirilir, sıcakken sofraya getirilirdi. Balığın haricinde ahtapot ve karides de yerdik; babamın arada dalıp ahtapot avladığını anımsarım (Ben de bir defa bizim koyda yavru bir ahtapot yakalamış, hemen salmıştım). Ahtapotun salatası nefisti ama haşlandıktan sonra içine sarımsak parçaları ve pul biber atılmış tereyağında pişirilen ahtapot daha lezzetliydi. Dedem, çocukluğunda adalı Rum ve Türk çocukların ağzından düşürmediği, güneşte kurutulmuş ahtapot bacağını hep hatırlar, “Onun tadı deniz tadıdır, çocukluğumun tadıdır” derdi. Karidesi ise biz avlamazdık, balıkçıdan alırdık. Tek başına da yenirdi ama biz çocuklar en çok makarnaya girdiğinde severdik. Deniz ürünleriyle hazırlanan makarnalar halamla babamın bilgi alanına giriyordu genellikle. Bir kez yediğim kalamar dolmasını sahiden unutamıyorum; insanın peşini bırakmayan bir rüya gibiydi, hayatta tadılabilecek en hakiki lezzet belki de.

Bu sofrada balıktan ve diğer deniz ürünlerinden başka neler vardı? Salata hep olurdu ve en büyük kâsede sunulurdu. Adalılar yeşilliği çok sever; hepimiz çok salata yerdik. Bunun haricinde zeytinyağlılar da en az iki-üç çeşit olmak üzere sofrada kendine yer bulurdu. Üzerine limon suyu, zeytinyağı ve sarımsak rendesiyle karışık ince kıyılmış domates dökülen börülce her akşam sofrada görünürdü. Aslında börülcenin üzerine koruk suyu, sarımsak ve beyaz ekmek içinden elde edilen tarator koyulması âdetti ama zamanla bundan vazgeçmiş, sarımsaklı domates rendesini yeğler olmuştuk. Bol sarımsaklı barbunya pilakisi, soğanla ağır ağır pişen iç bakla, enginar ve pırasa ada sofrasının diğer sevilen zeytinyağlılarındandı ama bu yemekler İstanbul’daki evlerimizde de pişerdi. Adalıların patlıcana olan düşkünlüğünden bahsetmiştim; öğlen vakti soframızda görülen patlıcan yemekleri, akşam da sıcak veya zeytinyağlı olarak masaya getirildi. İstanbul’da meyhanede meze niyetine ufak tabaklarda verilen zeytinyağlıların çoğu, ada sofralarının cömertçe tüketilen asli yemeklerindendi.

Kimi zaman biz çocuklar balığa isyan ederdik; hem yemesi zordu, hem de o kadar zahmete rağmen eti azdı. Ayrıca içimizde balığın kokusundan rahatsız olan da vardı. Öyle zamanlarda kasaptan et alınırdı; bonfile, biftek, pirzola, kimi zaman da köfte hazırlanmak için kıyma. Bu malzemeyi insanın aklını başından alacak bir et yemeğine dönüştürecek kişiler de halamla babamdı; halam mutfaktaki ocağın veya fırının başında, babam dökme mangalın önünde ter dökerdi. Eskiden güveç de akşam sofrasının gözdelerindendi; büyük bir güvecin içine kuzu eti, domates, patates, sarımsak, patlıcan koyulur ve ağır ağır pişerdi. Tüm et yemeklerine babaannem domatesli pilavıyla iştirak ederdi. Bazen de halam nefis bir gulaş pişirir, yanında bol patatesle masaya getirirdi. Akşam sofrasında ada mantısı da yendiğini hatırlarım ama onu en güzel hazırlayan, babamla halamın kuzini olan ve ada mutfağının yerel bir lezzet ustası olarak ün yapmış Hayriye Abla’mızdı; onun mantısının tadına doyulmazdı. Hayriye Abla, mantıyı hazırladıktan sonra bir sahana dizip ocakta kızartır, üzerine de et suyu döküp masaya getirirdi. Bu hayli gevrek mantının üzerine sarımsaklı yoğurt ve tereyağında kızdırılmış pul biber dökerdik, ama bazen ikincisinin yerini domates rendesiyle karışık salçanın aldığı da olurdu. Kimi zamanlar da halam özene bezene pizza ve lazanya gibi, özellikle biz çocukları çok sevindiren yiyecekleri hazırlardı. Son yıllarda ayrıca bu sofraya, daha önce hiçbirimizin tatmadığı yeni bir yemek katıldı. Özbekistan’dan kopup gelen bir misafirin, Dilfizar Abla’mızın hazırladığı havuçlu, kuzu etli, şahane Özbek pilavı. Tuzlu ve duru ayranla çok güzel gidiyor.

Bu yemekler bitince tatlı saati gelirdi. Ada bir üzüm diyarıydı; o yüzden mutfaklarımız, adanın, tadı Türkiye’nin başka yerinde yetişenlere benzemeyen o tatlı çavuş üzümüyle dolup taşardı. Üzüme elma, portakal, nar, şeftali, kayısı, sıklıkla incir (ah evin önündeki o incir ağacı!) en çok da kavun eşlik ederdi. Küçük ama çok tatlı ve kokulu kavunların, kesildiklerinde birden patlamış gibi ortaya saçtığı koku uzaktan alınırdı. Şarabını ve rakısını bitirmemiş olanlar için en tatlı saatler, meyvelerin sofraya geldiği geç saatlerdi. Kırmızı şarabı veya rakıyı kavunla ve tuzlu, sert keçi peyniriyle birlikte içmek, sofranın mutantan bir lezzet resmigeçidiyle sona erişi demekti. Bu aşamada, şarabını bitirmiş olanlar kahveye veya çaya çoktan geçmiş olurdu. Kabak tatlısı ve tahin helvası, meyve dışındaki sevilen tatlılardandı. Helvanın balıkla şarabın hararetini aldığı düşünülürdü. Bazen adadan kaymaklı ve çikolatalı dondurma da alırdık.

Bunların dışında, adına mafiş denen ve lokmayı andıran bir ada tatlısı da vardı; ufak hamur parçaları kızgın yağa atılıp çıkarılır, üzerine şerbet dökülüp yenirdi ama evde piştiğini hiç hatırlamıyorum. Benzer biçimde, dedemin askerliğini yaparken Çerkes bir arkadaşından öğrendiği patates tatlısını da hiç yemedik ama namını çok duyduk. Muhtemelen Çanakkale’deki Çerkes köylerinde hâlen pişiriliyordur.

VIII.

Sofrada akla gelebilecek olan ne varsa konuşulurdu: ailenin geçmişi, hatıralar, adanın eski zamanları... Megali Sarakosti12 sonrası adadaki karnavalda maskaraların kostümlü ve yüzleri boyalı olarak kafileler hâlinde dedemin Rum mahallesindeki çocukluk evinin önünden geçişini; her sene adaya gelen Çerkes cambazı; dev vatos balıklarını saatlerce uğraşıp da yakalayan Limnili Rum balıkçıları; İmroz’dan Sakız’a dek, adalarda meşhur olan büyük amcamız Kaptan Ali Bey’in hikâyelerini dinlerdik. Derken yavaşça ama kaçınılmaz biçimde İstanbul hatıraları ada hikâyelerinin önüne geçer, sohbetin konusu Üsküdar’ın eski sinemalarına, Safiye Ayla’nın Kristal Gazinosu’nda okuduğu şarkılara, Boğaz’daki lüfere, hatta Greta Garbo’ya kayar, 1930’ların ve 1940’ların İstanbul’u dile gelirdi. Dedem, Kuzguncuk’ta oturduğu yıllarda yazın Kuzguncuk İskelesi önünden denize atlayıp hiç yüzmeden, sadece akıntıyla Beylerbeyi’ne gidişini, oradan karaya çıkıp yürüyerek Kuzguncuk’a dönüşünü ve iskeleden tekrar suya atlayışını anlatırdı. Bu hikâyeyi her sene aynı hayranlıkla dinlerdim. Sofrada anlatılan pek çok şey bize masal gibi gelirdi ve uzak bir geçmişte vuku bulmuş, olağanüstü olayları dinler gibi kulak kabartırdık. Ada, karadan uzak ve kopuk, denizin ortasındaki bir masal diyarıydı; orada en umulmadık şeyler bile olabilir gibi geliyordu insana.

Fakat diğerlerinin önüne geçen bir konu vardı; o da yemekti. Yediğimiz yemek, akşam sofrasının en önemli konusuydu. Günün en erken saatinden itibaren ‘Akşama ne pişireceğiz?’ cümlesindeki kaygıda kendini belli eden yemek lakırdısı, akşam sofrasında artık sergilenen ustalıkların övüldüğü bir nitelik kazanırdı. Zeytinyağının tadı, fasulyenin diriliği, balığın tazeliği, etin üzerindeki kekiğin rayihası, salatalıkların kütür kütür oluşu veya şarabın kokusu üzerine konuşmalar bitmez, tüm akşama yayılırdı. Soframızda sadece tirit bile bulunabilirdi, ancak biz yine de yediğimiz, yemekte olduğumuz ve yiyeceğimizi umduğumuz yemekler hakkında uzun uzadıya konuşabilir, üstelik tiridin de hakkını teslim ederdik. Halamın asırlardan beri saygıyla tekrarlanan bir efsane misali hatırladığımız (ve biz çocukların hiç yiyemediği) yılanbalığı çorbası bütün yemeklerin de üzerine çıkar, kusursuzluğu arayan bir aşçının erişebileceği en üst noktayı temsil eder ve şaşaalı günlerin bir efsanesi gibi sürekli özlemle hatırlanıp hatırlatılır, yeniden pişirilmesinin hayalleri kurulurdu. Yemekle ilgili konuşmalar ada sınırlarını aşar, dedem 1940’larda Galatasaray’da bir lokantada yediği sakatatı anlatır, Yunanistan’da yenen kalamar ve İspanya’da içilen balık çorbasıyla yemek sohbeti beynelmilel bir nitelik kazanırken, kendi mutfağında pişmeyen yemeklere daima derin bir güvensizlik duyan babaannem şüpheli gözlerle bu konuşmaları dinler, belki İcadiye’deki Bağlarbaşı’nda doğup büyüdüğü üç katlı ahşap evde hazırlanan midye dolmaları anımsardı.

Biz konuşurken, arkadan bazen Safiye Ayla’nın, bazen Roza Eskenazi’nin sesini duyardık. Türkçe şarkılar, Rumca şarkılar dinlenirdi. Ama Rafaella Carrà’nın “A far l’amore comincia tu”sundan ABBA’nın “Dancing Queen”ine, Timur Selçuk’un “Pireli Şarkı”sından Nükhet Duru’nun “Melankoli”sine dek, babamla halamın gençliğine, 1970’lere ve sonrasına ait olan ve biz çocuklara da miras gibi devredilen, eskimeyen şarkıları da çok dinlerdik.

Akşam böyle böyle geceye yol verirdi. Sofra ancak gece yarısında toparlanırdı; ama hepimiz yarın yine buluşacağımızı biliyorduk.

IX.

Zaman içinde sofradan kalkanlar olduğu gibi, sofraya oturanlar da oldu. Babaannem sofradan kalkıp gittikten sonra, yapılan her domatesli pilav bizlere ekşi gelmeye başladı; çoktan aramızdan ayrılmış olanları anarken içe oturan burukluk hissi, acımış bir tat diye ağzımıza yerleşiverdi. Zeytinyağlıların dahi boynu büküldü, eski tadı vermez oldular. Sarımsağı mı az geldi? Dereotu kötü mü kokuyor? Soğanı mı çürümüş? Hayır ama kaybolan bir şey de vardı.

Babaannemi İstanbul’a, Karacaahmet Mezarlığı’ndaki aile kabrine değil, adadaki mezarlığa gömdük. Her gidenin kendi yerine bir başkasını bırakmasından mütevellit, aşağı yukarı babaannemin bizleri bıraktığı ya da bırakmaya hazırlandığı senelerde, benim küçük kardeşimle kuzinimin kızı ve oğlu sofranın yeni çocukları olarak masaya oturmuştu. Seneler önce bu sofrada olan çocuklar ise şimdi büyüdü; eskiden yemedikleri çoğu yemeği severek yemeye başladılar. İçlerinde en iştahlısı, bu satırların da yazarı, Prens Adaları’nın karşısındaki bir mahallede, denize yakın, bahçeli bir apartmanda otururken, sanki adadaki sofraların neşeli patırtısını, şenlikli telaşını duyuyor ve mutfağında, o sofraları anımsayarak, uzun uzadıya uğraşıp kotardığı yemekleri yiyor. Tıpkı adadaki gibi kalabalık sofralar tertip edip, dostlarını etrafında toplamaya çalışıyor (Fakat son aylarda, malum sebeplerden ötürü, bu olamıyor). Geceleri sahile inip denizi seyrediyor. Rüzgârın sarstığı ağaçların hışırtısını dinliyor. Dedesini ziyaret ettiğinde veya telefon açtığında şaka yollu “Kalimera, ti kanis?”13 diye laf atıp, “Kala, poli kala, efharisto”14 cevabını alıyor. Etrafındaki dünya ona bazen adadaki dünyayı anımsatıyor. Bazen de anımsatmıyor. Boş kalan sandalyeleri düşünüp hüzünlendiğinde, kendi kendine bir nihavent şarkının beytini mırıldanarak teselli ve iç huzuru buluyor: “Ne dert kalır ne hüzün, bir sudur akar zaman.”15 Çünkü, sahiden de öyle değil midir?

1. Eski adalılık ve yeni adalılık kavramları adanın gündemini bugün de meşgul eder. Eski adalılar birkaç yüzyıldır adada yaşayan ailelerdir; adadaki kökleri en azından 20. yüzyılın başına gider. Rumlarla aynı kamusal alanı paylaşmışlardır; büyükdedem gibi bazıları onların dilini (Ellinika) akıcı biçimde konuşur. Yeni adalılar ise 1960’larda, Rumlar gidince adaya karşıdan, özellikle Bayramiç’in köylerinden gelen Yörük kökenli göçmenlerdir. Ege ve Trakya ağızlarının etkisini taşıyan bir Türkçe konuşan ve Ellinika bilmeyen bu topluluğun geçmişinde Rumlarla yaşama tecrübesi yoktur. İki grup arasındaki temel fark, eski adalıların kentli, yeni adalıların kırsal bir nüfus oluşuydu (Adada köy yoktu, köylü de yoktu; pek çok tarımsal ürün karşıdan gelirdi). Bugün ada nüfusunun çoğunluğu yeni adalılar ile onların çocuklarından ve torunlarından oluşur; adayı tanımayan bir göz için de ortalama ‘adalı’ onlardır. Eski adalılar ise hâlen adada oturan birkaç aile hariç İstanbul, İzmir, Çanakkale gibi kentlerde yaşar ve adaya yazdan yaza gelir. Başlardaki gerilim ve yabancılık artık yoktur ama hiç beklenmedik zamanlarda ortaya çıktığı görülmüştür. Bu satırların yazarı, bir esnaf ile müşterisi arasındaki tartışmanın saniyeler içinde eski adalılık-yeni adalılık ekseninde bir ağız dalaşına döndüğüne tanık olmuştur. Yaşı ilerlemiş bazı eski adalılar yeni adalıları ‘Yörük’ diye, yaşı ilerlemiş bazı yeni adalılar da eski adalıları ‘Urum’ ve ‘kolyozcu’ diye tanımlardı. Bu sıfatların hiçbiri olumlu anlam taşımaz.

2. Dedem adalıydı ama Ezine’de doğmuştu. Balkan Savaşı’yla adayı zapt eden Yunan askerleri adadaki memurları Atina’ya sürmüştü; aralarında büyükdedem de vardı. Sekiz aylık sürgünden sonra, adaya geçemeyip Ezine’de işgalin bitmesini beklemiş, bu arada eşi ölünce Üsküp’ten Ezine’ye muhacir gelmiş bir ailenin kızıyla evlenmişti. Dedem Nisan 1923’te doğmuş, Eylül’de Yunan askerlerinin çekilmesiyle birlikte adaya geri dönülmüştü.

3. Bu ailenin kökenleri büyük ölçüde Batum’a, kısmen de Sürmene’ye dayanıyordu.

4. Bozcaada son on beş senedir çok ziyaret edilen, popüler bir tatil beldesi oldu ama gelenlerin çoğu, adayı bir eğlence parkına gelmiş gibi geziyor, kendi hikâyesinden yoksun bir dekor gibi, incelikle kurgulanarak izleyicilerin beğenisine sunulmuş yapay bir arka plan gibi algılıyor. Bu yüzden adanın yerlileri veya adada sürekli yaşayanların var olabileceği ihtimali bazen hayretle karşılanıyor. Benim gibi adalı bir aileden gelen İstanbullu bir arkadaşımın adalı olmayan eşi, bir iş arkadaşıyla aralarında geçen konuşmayı aktarmıştı. İş arkadaşı, arkadaşımın eşinin adalı olduğunu öğrendiğinde şöyle cevap vermiş: “Hadi canım, dediğin Bozcaadalı kim? Oranın yerlisi mi var?” Adayı kendi belleğine, tarihine, hikâyesine ve hâtıratına sahip, hayatın tatilcilerin olmadığı zamanlarda da yaşandığı bir coğrafya olduğunu görmeyen bu bakış Bozcaada’ya yönelik popüler algının temelindedir. Şüphesiz, ortada olmayan adalı Rumların geçmişine ait unsurların ticari amaçlarla kullanılması, deforme olmuş bir hayaletin sürekli ortada dolanmasını andıran bir hüzün ve yabancılık hissi yaratıyor ve adanın bu belleksizliğine katkıda bulunuyor. Bu acı durum, adanın postmodern bir tatil köyünü andıran yeni manzarasını şekillendirdi. Buna bir de Kadıköy’ün nevzuhur hipster kültürünün adaya sızarak, burayı bir Instagrammer cennetine çevirmesini ekleyin. Bozcaada kitsch bir filmin setine dönmüş durumda.

5. Özlem de, neşe de, yas da altı senedir aramızda olmayan babaanneme ilişkin. O yüzden, bir ada sofrasında oturmuş herkes bu yazıda kendine dair bir şey bulabilir ama ben bu metni en başta Necmiye Kayaalp’e (1926–2014), adalıların ‘süslü yenge’sine adamak istiyorum. Onun sandalyesi hâlen boş duruyor. Çok özel bazı ada yemeklerinin tarifini bana hatırlatan halam Oya Kayaalp Helvacıoğlu’na da minnettarım.

6. Ortaya çıkan manzarayı dedem “Yahu, resmen Monet’nin ‘Gündoğumu’ tablosuna benziyor!” diyerek, sevinçle karşılardı.

7. Bu adaların hepsi de güzel havalarda Göztepe’den görülebilir; diğerlerine göre uzakta kalan Midilli bile.

8. ‘Adaya inmek’, merkezin uzağında yaşayanların kullandığı bir tabirdir. Bizim evimiz adaya yaklaşık 1 km mesafedeydi. Adanın içinde de bir evimiz vardı ama çokluk kapalı durur, bazen uzaktan gelen misafirler orada kalırdı (Adaya ilk geldiklerinde, dedemle babaannem de kısa bir süre o evde kalır, oradan Poyrazliman’a geçerlerdi). Arabası olmayanlar için adaya inmek, hele de güneşin toprağı kavurduğu öğlen saatlerinde, eziyetten farksızdı, ama çok erken kalkanlar için sabah serinliğinde yürüyüş yapmak hoş bir fikirdi.

9. Ekmeğimizi kendimiz yapmayı denedik, İstanbul’dan ekmek getirdik. Artık bütün bunlara gerek kalmadı, çünkü artık adada lezzetli ekmek pişiren fırınlar var.

10. Ege’deki sarma ve İstanbul’daki dolmanın temel farklarından birisi bu; Ege’de kalındır, İstanbul’da kalem gibi, incecik.

11. Cep telefonlarının giderek yaygınlaşmasıyla bu âdet de ortadan kalktı, şimdi herkes birbirini mutlaka arıyor misafirliğe gelmeden önce.

12. Büyük Perhiz, Ortodoksların kırk gün süren orucu. Perhizde et, balık, yumurta ve yağlı yiyeceklerden kaçınılırdı. Perhiz bitince de büyük bir karnaval düzenlenir, yasak olan ne varsa yenir ve şarap içilirdi.

13. Rumca, ‘Merhaba, nasılsın?’

14. Rumca, ‘İyi, çok iyiyim, teşekkür ederim.’

15. Güftesi Vehbi Aşkun’a, bestesi Sadettin Kaynak’a ait olan şarkı; pek güzeldir.

ada, aile, Ali Kayaalp, Bozcaada, Girit, göç, Yanya, yeme içme