19.30 Mekânlarım*

Saat 19.30. Hava ılık ılık esiyor. Önde kuyruğu hızlı hızlı sağa sola çarpan, dili dışarıda, zıpır bir köpek koşuşturuyor. Dört beş adım gerisinden, köpeğin tam aksine sürekli yere bakarak usulca yürüyen, kamburu çıkmış, beyaz saçları omzuna düşen yaşlı bir teyze geçiyor. Duruyor, başını kaldırıyor, binaya bakıyor. Sonra kendi kendine söylenerek binaya yüz çeviriyor hemen ardından gülümsüyor ve ilerlemeye başlıyor. Köpeği tüm bu hareket dizgisi boyunca onu hiç yalnız bırakmıyor. Onu bekliyor, çevresinde tur atıyor.

Onları ilk önce balkonda kahve içerken gördüm, daha sonra fırına giderken, başka bir gün metroya yetişmeye çalışırken. İlerleyen zamanlarda her akşamüzeri karşılaştığımı fark ettim. Her gün aynı saat, aynı rota, aynı merakla çevreyi izleyen bu ikili gün geçtikçe dikkatimi çekti. Günler, mevsimler değişiyor ama ben her gün onlarla bir şekilde karşılaşıyorum. Karşılamaktan öte artık onları her gün beklemeye başlıyorum. Hatta onlara isim bile takıyorum! Teyzeye Afife, köpeğe kıvrık kuyruğundan ilhamla Lüle diyorum. Bir gün merakım beni ele geçiriyor ve her gün saat 19.30’da nerede olduğunu bildiğim Afife’yi takip etmeye başlıyorum. Lüle önden hızlı adımlarla ilerlerken Afife arkadan usulca yürüyor. Hafif bir yokuş çıkıyoruz, hava çiselemeye başlıyor, dar sokaklardan geçiyoruz ve yol kesişiminde duruyoruz. Kafamı kaldırdığımda tuğla cepheli bir bina görüyorum. Lüle tam bu tuğla binanın önünden sola dönüyor, dar bir yoldan geçiyor. Ağaçların çokluğu yolun üzerini ve hatta yarısını kapatmış. Lüle önde, hemen arkasında Afife, en arkada ben ilerliyoruz ve bir parka çıkıyoruz. Lüle bir tur attıktan sonra geriye dönüyor aniden sağdaki bahçeye giriyor. Ben ise ağaçların arkasından onları izliyorum. Afife kulübenin kapısını açıyor ve içeri giriyor.

Afife’nin kulübesine dışarıdan bakış
(Yazar tarafından 30.09.2025 tarihinde fotoğraflandı.)

Burası Kemerburgaz, Mithatpaşa Mahallesi, İstanbul’a dair ama ona ait değil gibi bir yer. Bir tarafta gecekondular, metruk binalar, İstanbul’un bir öncesi var. Diğer tarafta ise İstanbul’un bugünü yani bilmem ne inşaatın sayısız yeni yapılan evleri. Meydanda tarihi turşucuları, fırını ve minik yerel dükkânları sıralanmış onların hemen yanına parlak tabelalarıyla şık dükkanlar yerleşmiş. Bu mahallede insanlar akşamüzeri plastik masa sandalyesini alıp sokakta toplanıp yemek yiyor, çocuklar paten kayıp, top oynuyor. Çeşit çeşit seyyar satıcılar tüm gün sokakları arşınlıyor. Ama bir yandan kocaman beton mikserleri, onlarca hafriyat kamyonu da geçmeyi ihmal etmiyor. Sahi ya burası neresi? Ben buraya yeni taşındım, henüz bir yıl bile olmadı. Burası geçmişin ritüelleriyle dolu bir yer ama aynı zamanda hafızanın yokluğuyla sarmalanmış, burası bir demans mekân!

Ben parkın içerisindeki ağaçların arasından kulübeyi izlerken Afife bahçeye çıktı. Kocaman ağaçlar, çeşit çeşit bitkiler, göz alabildiğine yemyeşil bir bahçe burası. Öyle ki kulübe zar zor seçiliyor. Tek katlı mütevazı bir yer ancak epey eski olduğu belli. Parktan bahçeyi teller ayırmış ben de onların arkasındayım. Bahçede bir masa var, Lüle onun altında yatıyor. Afife radyoyu açtı, bir kadın haberleri sunuyor, üzerindeki elbisenin sağ üst cebine radyoyu koydu. Bahçedeki işlerini yaparken radyoyu dinliyor. Lüle de ayaklandı, oradan oraya koşuşturuyor. Başımı sağa doğru çevirince tuğla cepheli kocaman apartmanı görüyorum, arkama bakıyorum duvarında sprey boyalarla yazılar yazılmış gecekondu, önümde Afife’nin kulübesi, sola bakıyorum yeni bir inşaat yükseliyor. Parka bakıyorum iki tane kocaman köpek uyukluyor. Yerlerde bira şişeleri ve çekirdek kabukları var. Hava yeni ıslanmış toprak kokuyor, kulağımda gergin haber sesi. Düşünmeye başlıyorum acaba Afife bu tekinsizliğin içerisinde hiç korkmuyor mu?

Mithatpaşa’da tuhaf bir hissizlik var. Bunun sebebini uzun zamandır düşünüyorum. İnsanların kırılganlıkları kadar mekânların da kırılganlıkları olduğu kanaatindeyim. Bu kırılganlıklar birtakım aidiyetsizlikler yaratıyor. Köklenmiş olanı da bağlamından çıkarıyor. O yüzden zihnimin içerisinde Mithatpaşa’yı bir hatıraya oturtamıyorum çünkü köşedeki ahşap evin kapısı mühürlenip kapatılmış. Üzerine içeri girilmesinin yasak olduğuna ilişkin bir tabela yapıştırılmış. Meydandaki en göz alıcı ahşap pervazlı ev sessizce yıkılacağı günü bekliyor üzerine kocaman dönerci reklamı asılmış. Bir arka sokağındaki evin yarısından fazlası çökmüş bile. Kapı detayları muhteşem olan bir diğer ahşap evin alt katı camcı olmuş üst katta ne olduğunu da bir tek o camcı bilir. Bilmem ne inşaat arı gibi çalışırken bu semtin tanıkları susmuş, susturulmuş. Bir kent parçasında gerçekten anlatacak şeyleri olan, yani konuşması gereken mekânlar susarsa hafızayı bize kim anlatabilir?

Kemerburgaz-Mithatpaşa’nın demans mekânları (Seri yazar tarafından 30.09.2025 tarihinde fotoğraflandı.)

Afife bahçede gezinirken ben usulca çekildim ve evin yolunu tuttum. Aklımda bir sürü soruyla oradan ayrılmıştım. Birkaç kere yolumu şaşırdım sonunda evi buldum ve zihnimde mukayese etmeye başladım. Afife ve Lüle’nin yerini öğrenmiştim ama bu durum sorularıma cevap vermemiş hatta onları artırmıştı. Karar verdim, yarın Afife’nin kapısını çalacaktım.

İnsanın ruhuna dokunulduğunda bunu fark etmemesi mümkün mü? Şefkatli elleriyle saçımızı okşayan sevgilimiz ya da bir yaz gününde anneannemizin yemeklerinin o aşina kokusunun bize yuva olması gibi. İşte bir kentteki hafıza bunu yapar, ruhumuza dokunur. Bazen kokusuyla, bazen o taş gibi duran binalarının bize usulca fısıldadıklarıyla, yuva ya da yabancı olur. Ama bir şey olur! Aksi kocaman bir boşluk, hiçlik. Gidip gelen anılar var ama bulanık ve ilişkisizler. Bu kent parçasına bu yüzden demans diyorum. Hiç demans hastası biriyle tanıştınız mı? Her şey onun için muğlakta süzülür. Anılar, insanlar, mekânlar… Tüm bunların ilişkiselliği çözülür ve bir şey anlatamaz olur. Yıllar boyunca karakterin için inşa ettiğin her şey çöker artık bir şey enkaz olur. Eski ve yeni anlamlı bir bağlamda buluşamaz tıpkı Mithatpaşa gibi.

Afife’nin kapısını çalıp ne diyeceğim hakkında en ufak bir fikrim yokken yola koyuldum. Rotalarını takip edip bahçeye ulaştım. Tam dar yola giriyordum ki karşıma çıktı. Cebindeki radyo hayli yüksek sesli bir biçimde haberleri sunuyordu. Bir anda ne olduğumu şaşırdım. İyi günler mi desem diye düşünürken yanımdan yavaşça geçip gitti. Beni görmedi mi? Bu kadar dar bir yerde karşılaştık, beni fark etmemiş olamazdı. Gittikçe ürpermeye başladım, arkama şöyle bir baktım elindekileri çöpe atmış geri geliyor. O sırada Lüle’yi gördüm, zaman kazanmak için sevmek bahanesiyle ona uzandım. Afife yanımda durdu, bana eğilerek fısıldadı: “Varlığıma yer açtım.”

Afallamıştım ve sanırım o da bunu fark etmişti ki koluma girdi, kulübeye doğru yürümeye başladık. Cebindeki radyonun sesi gerginliğimi daha da artırıyordu. Zaten aralık olan kapıyı eliyle ittirdi.

“Dünyada kendimi mutlu edebileceğim hiçbir yer bulamayınca onu inşa etmeye karar verdim,” dedi.

Gıcırdayan kapı açıldığında şaşkınlıktan dilim tutuldu. Her attığım adımla kavrayamadığım bir dünyanın içerisine girmiş gibiydim. Küçük koridor boyunca duvara, tavana, zemine, kapıların yüzeyine yani her yere küçük nesneler yapıştırılmıştı ve her birinin farklı köşesine tarih atılmıştı. Hepsini tek tek incelemek için günler gerekir diye düşünürken salona vardım. Salon eğik bir geometriye sahipti, mutfakla birleşmiş durumundaydı. Şömine olduğunu tahmin ettiğim bir boşluk ve baca benzeri bir çıkıntı vardı. Kahverengi kanepe ve cam sehpadan başka hiçbir mobilya yoktu. Seramikler, taşlar, kâğıt parçaları, deforme olmuş eşyalar yani çeşit çeşit nesneler tıpkı koridordaki gibi tüm yüzeylere yapıştırılmıştı. Afife bana bakarak gülümsedi: “Her şey yeteri kadar bu evde, bir fazlası yok.”

O gün, o saatte, o mekândayken, bir anı kutusunun içerisinde gibi hissettim kendimi. Birisinin yaşamı benim duyularıma dolanmış durumdaydı. Mekânı yapılandıran öğeler biçim değiştirmişti. Koltuktan, sehpadan ve şömine boşluğundan başka hiçbir şeyi gözüm seçemiyordu. Sanki bu kulübe betondan, ahşaptan ya da tuğladan değil de bu objelerden yapılmıştı. O kalabalığın ortasında kendimi kendime söylendim, dünya yalnızlaştığımız bir yer, kulübe sessizce bunu fısıldıyor.

Mithatpaşa’daki tüm bu yeni bina inşa etme çılgınlığının ortasında insan mekânların fısıltılarına ihtiyaç duyuyor. Karakteri olan, bir derdi olan, dört duvarın arasındaki yaşamı aşarak sokaktan geçen, komşumuza sızan bir dürtüye temas etmek istiyor. Aslında hepimiz ruhlarımızın kesişiminden ibaretiz. Mekânlar da öyle. Birbirlerine uzanıp, karışıyorlar. Bazen fark etmiyoruz ama onlar birlikte bize bir kenti anlatıyor. Üstelik bunu tek başına değil birbirlerine sıçrayarak yapıyorlar. Dolayısıyla Afife’nin kulübesi tüm bu unutkanlığın ortasında hem fısıldıyor hem de çığlık çığlığa bağırıyor: “Ben bir yaşamı temsil ediyorum!”

“Herhalde deli olduğumu ya da ne bileyim bunadığımı falan düşünüyorsundur. Çöplerden eşya toplayıp evime getirdiğimi de sanıyor olabilirsin. Ama hiçbiri doğru değil. Burayı otuz dört yıl önce kendim için inşa ettim. Kendimi tamamen kaybettiğim bir dönemdeydim, hayatımdaki herkes, içimdeki iyileri bir kenara gömmüştü. Herkesten, her şeyden kaçmak istedim ve burayı buldum. Sessizce hayatımı terk ettim. Her manzara bilinçli bir eyleme dönüşmeden önce düşsel bir deneyimdir. Burası benim düşlerimdi. Neden daha fazlasına ihtiyacım olsun ki diye düşündüm hep. O zaman da sadece koltuğum, sehpam ve yatağım vardı. Otuz dört yıl boyunca daha fazlasını edinmedim. Ama hayatımda tamamıyla bana ait olan, her köşesine sahip olduğum tek şeyi, bu mekânı ve onun temellerini dönüştürdüm. Bu gördüğün eşyaların hepsi benim duygularımdan, hayatımdan bir şeyler anlatıyor. Dizilimlerinin, yan yana, karşı kaşıya gelişlerinin bir mantığı var. Bu eşyaların hepsi kendi mekânını, kendi alanını yaratıyor. Bir tanesi bile olmasa kulübem hayatıma dair eksik bir şeyler anlatıyor olurdu. Ayrıca yine şaşıracaksın ama hepsini bu mahalleden topladım. Her gün çıkıp dolaşıyorum o güne ait bir şey ediniyorum. Üzerine tüm gece boyunca düşünüyor sonra da onun yeri her neresiyse gidip yerleştiriyorum. Yani burada gördüğün her şey sadece benim kişisel tarihimin değil mahallenin de bir patikası.”

Afife’nin anlattıkları çok sarsıcıydı. Kurduğu cümlelerin, seçtiği kelimelerin hepsi hem entelektüel seviyesinin yüksek olduğunu anlatıyor hem de aklı başındaymış gibi bir izlenim veriyordu. Ama yaptığı bu şey çılgınlıktı ve beni ürkütmüştü. Özür dileyerek toparlandım, kapıda uyuklayan Lüle’ye bir bakış attım, arkamdan tekrarladı: “Bunca unutkanlığın arasında varlığıma yer açtım.”

Bir yaşam temsilinden neden bu kadar çok korkmuştum? Bu takıntılı hâl mi bana tuhaf gelmişti yoksa mekânın kendisi mi bilmiyorum ama içten içe gördüklerim beni mutlu etmişti. Demek ki bu mahallede hâlâ birilerinin unutmamaya değer gördüğü bir şeyler vardı. Yıkmamaya, eski bulup dönüştürmemeye, anlamlandırmaya değer gördüğü bir şeyler. Bir kepçeyle bir binayı yıkmak sonra beton mikseriyle orayı tekrar ayağa kaldırmak yapılabilecek en kolay şeydir, en kısa yoldur. Zor olan içerideki yaşamı, hafızayı korumak onu yeniden biçimlendirmenin yollarını aramaktır. Mithatpaşa demanslı bir var olma hali gibi hep unutmaya meylediyor. Olaylara karşı mukayese yeteneğini kaybedip sadece akışa kapılıyor. Güçlü olana karşı hissiz. Güçlü olana karşı yılgın. Güçlü olana karşı sessiz.

Saat 19.30, cam kırıklarıyla dolu boş arsanın köşesinde Afife ve Lüle’yi bekliyorum, karşıdan Lüle göründü bile. Afife’nin koluna girmek için müsaade isteyip, bugünkü rotalarında onlara eşlik edip edemeyeceğimi sordum. Büyük bir mutlulukla beni kucakladı ve mahalle turuna başladık.

“Neden o gün evden hızlıca kaçtın biliyor musun? Çünkü hepimizin usul usul inşa etmeye çalıştığı bir hayat var ve başımıza yıkılır diye korkuyoruz. Senin de benim inşa ettiğim hayatı görünce ilk refleksin kaçmak oldu. Bunun için seni suçlayamam, beni anlamaya çalıştığın için, farklı olana sarılabildiğin için sana sadece teşekkür edebilirim. Çok tuhaf göründüğünün farkındayım. Ben evimi günlerimin temsili olan şahsi bir müzeye dönüştürdüm. Tüm o nesneleri, duvarları ve tavanları maskelemek için kullandım. Ancak bir de şu açıdan bak, nesneler mekânlıdır. Yani her eşyanın, her bir parçanın yaşam alanına kattığı bir aurası vardır. Kitaplarla dolu bir eve girdiğinde o bilginin ağırlığını hissedersin. Sanki uzun zamandır orada durup tozlanmış olan kitaplar, senin oturduğun koltuğa doğru bilgi üfler. Daha koklamadan o sayfaların kokusu burnuna gelir. Mekânın içindeki eşyaların, objelerin her birinin yarattığı mekânsallıklar sende genel olarak baskın bir duygu oluşturur çünkü maddi olanın içsel tahayyülleri vardır. Ben de istedim ki bir anımı düşündüğümde ona uzanayım, ona dokunayım ve onu hatırlayayım. Eğer herhangi bir günümü hatırlayamazsam o nesneye uzanırdım, o mekâna gider orada var olurdum, orayı tekrar yaşardım. İstanbul’da anıları hatırlamak bir lütuftur, çünkü anıların ev sahiplerini bir daha yerinde bulamayabilirsin. Mekânlar benim hayatımda hep önemli bir yer kapladı çünkü insanların gölgesinde kalmak istemedim, kendime ve mekânlara sığınmayı seçtim. Dün gördüklerin de benim 19.30 mekânlarımdı.”

O gün Afife ve Lüle’nin günlük gezintisini tamamladık. Her anının her mekânın önünden geçerken bana mahallenin eski yaşantısını anlattı. Camcının üst katında Ayfer Teyze’nin yaşadığını öğrendim, dönerci reklamının asıldığı ahşap ev eskiden buranın en ünlü ailesinin konağıymış. Meydandaki bankta nefeslenirken yere düşen kozalağı eğilip aldı.

“Bugün eve bunu götürüyorum. Beraber gölgesinde oturduğumuz bu ağacı bir daha göremeyebiliriz, yüz yirmi yıllık ama biliyorsun bugünlerde bunun pek kıymeti yok, kesilebilir. Parçası olan kozalak ise bana seni hatırlatacak, beni nasıl kucakladığını, rutin hayatıma nasıl serinlik kattığını anımsayacağım.”

Afife’ye evine kadar eşlik ettim, gerçek adını, mesleğini sormadım. Bence ya mimar ya da felsefeyle uğraşan biriydi. Kozalağı nereye yerleştireceğine bakacaktım ancak gece düşünüp daha sonra yer bulacağını söyledi. Kattığı her şey için teşekkür ettim. Artık 19.30 mekânlarında ben de olacaktım ve bu durum tuhaf bir biçimde kendimi Mithatpaşa’ya ait hissettirdi. Burada yaşadığıma dair bir iz bırakmıştım. Tam oradan ayrılacakken gözüm Lüle’ye takıldı. Baktım o da ağzına bir şey almış kulübesine doğru gidiyor. Kafamı eğip kulübeye bakmamla kahkaha atmam bir oldu. O da kendi kulübesinin içinde bir sürü şey biriktirmişti. Afife de güldü ve arkamdan seslendi: “Ne olursa olsun, varlığına yer aç. Hatırlamasan da uzanabil!”

* Bu metin 2025 yılında düzenlenen KTMMOB Mimarlar Odası Mekân Anlatımı Metin Yarışması’nda İkincilik Ödülü sahibi olmuştur.

bellek, hafıza, İlda Ersezer, kent, mahalle, mekân, mimarlık, şehir