“Fenerbahce!”, fotoğraf: Aaron Brown
(CC BY-NC 2.0)
Şehrinin Takımını Tut

KPMG Football Benchmark ekibinin en son araştırmasına göre, Türkiye 1. Futbol Ligi, bugünkü adıyla Spor Toto Süper Lig, Avrupa’nın en değerli dokuzuncu ulusal turnuvası konumunda. Sezonda 18 takımın top koşturduğu ligde, çift devreli lig usulü uygulanıyor. Birinci takım şampiyon olurken, on altı, on yedi ve on sekizinci kulüpler bir alt lige düşüyor. Onların yerine, Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) 1. Lig’in ilk üç takımı Süper Lig’e yükseliyor. Her yıl dokuz ay, 34 hafta ve 306 maç, ülkenin büyükçe bir sosyolojik çoğunluğunu ekran başına ya da stadyumlara çekiyor. Bugünkü organizasyon, bölgesel liglerden takımların derlenmesiyle 1959’da oluşturulmuş ve şu koca yetmiş yılda sadece beş takım şampiyonluk elde edebilmiş. Galatasaray yirmi iki şampiyonlukla başı çekerken, onu on dokuz zafer ile Fenerbahçe takip ediyor.

Bu kitabi ve sıkıcı girizgâhın sebebi, Türk ligini daha ‘değerli’ emsalleriyle mukayese edebilmek. Tüm futbol tutkunlarının ezbere sayabileceği üzere, on yıllardır İngiltere, İspanya, İtalya ve Almanya başı çekiyor. Uluslararası bilinirlik, yayın gelirleri ve şampiyona başarıları gibi pek çok etken, bu liglerin başat takımlarını her geçen gün daha da üstlere taşıyor. Buna paralel olarak, Rusya, Belçika ve Türkiye gibi rekabetçi liglerin takımları bir inişli bir çıkışlı, sezonluk başarıya endeksli bir grafik çiziyorlar. Bu liglerde şampiyonluk mücadelesinde olan takımlar değişebiliyor ve ‘ayaklar baş olabiliyorken’, İngiltere’de birkaç yıllık istisna dışında ilk altıya oturan takımlar değişmiyor, İtalya’da Juventus peş peşe dokuzuncu şampiyonluğu için mücadele ediyor, Almanya’da Bayern ve Dortmund’un yarışına rakipler ancak bu günlerde doğabiliyor. Bütün bunların yanında, özellikle İngiltere’de, birinci seviye ligde mücadele eden her takımın kendi hedefleri doğrultusunda bir iddia taşıdığını ve her an bir sürpriz yapmaya açık olduğunu seyrediyoruz. Başat takımların uluslararası bilinirlik, yayın gelirleri ve şampiyona başarıları olarak sıraladığım ‘büyüklük kaynaklarından’ yalnızca biri, yayın gelirleri ortak olabilir bu alt sıra takımlarının kuvvetine… Ama ellerinde daha güçlü bir sebep var: Taraftar.

UEFA benchmark raporuna göre, İngiltere 3. Futbol Ligi (EFL League One), sezonluk toplam seyirci sayısı olarak Spor Toto Süper Lig’in üzerinde. Ülkenin birinci (Premier League), ikinci (EFL Championship) ve üçüncü (EFL League One) seviye ulusal ligleri, tüm seviyelerde dünyanın en çok izlenen dokuz liginden üçünü oluşturuyor. İşbu noktada bahis şehir takımlarına geliyor… Çünkü İngiltere’de her futbolsever, şehrinin takımını tutuyor. Taraftar sayısının stadyum ve forma satış gelirleri gibi maddi boyutlarının yanında, futbolda başka bir şeyle ikame edilemeyecek manevi bir kıymeti var.

Futbolun kent kültürüyle sıkı ilişkisi, mevcudiyetini büyük ölçüde şehir takımları vasıtasıyla oluşturuyor. Avrupa’nın pek çok ülkesinde böyle: Futbol stadyumları birer nirengi noktası ve hatta ‘faal anıtlar’ olarak karşımıza çıkarken, temsil ettikleri kültür kent imgesi bağlamında değerlendirilmeye müsait. Esasen bütün bunlar support your local team [şehrinin takımını tut] düşüncesinin doğuşuna zemin hazırlıyor. İngiltere örneğini verdik… Futbolun sahiden bir kültür öğesi olduğu ülkede, taraftarlara bu düşünceyi anlatmanın mânâsı yok. Öyle ki, bu ‘arzulanan kültür’ orada zaten var ve örnekse, doğu Londralı bir futbolseverin Arsenal’i ‘tutması’ zaten olanaksız. Bu tavrı alıp İstanbul’da yerine koymak henüz anlamlı değil, zira yerelliğin henüz kent yönetiminde bile adamakıllı uygulanamadığı bir yerde, Sarıyerliye neden Beşiktaş’ı desteklediğini soramayız. Ama bir teklifte bulunabiliriz… ‘Şehrinin takımını (da) tut.’

Türkiye’de şehir takımlarının tarihi 1960’lara uzanıyor, merkezi yönetimin yayımladığı bir genelge ile her şehirde bir temsilci futbol takımının kurulması isteniyor. 1959’da başlanan lig, bu takımların kuruluşuyla gelişiyor ve büyüyor. Örneğin kuruluşu 1969’da tamamlanan Karabükspor, şehrin (fabrikanın) iki takımı Karabük Gençlik ve Demir Çelik (DÇ) Gençlik’in birleştirilmesiyle oluşuyor. Belediyelerin kuruluşuna öncülük ettiği kulüplerin sayısı da dikkate değer. Pek çok şehir takımının hikâyesi birbirine benzer, benim Karabükspor örneğini verme sebebim ise kişisel taraftarlık tarihimle ilişkili. (Yazının buradan sonrası, büyük ölçüde support your local team etkisi ile gelişen, öznel bir taraftarlık deneyimini konu edecek.)

Galatasaraylı olarak doğdum. Çünkü bilirsiniz, taraftarlık biraz da ‘atadan’ geçen bir şeydir. Buradaki ‘ata’ önemli, zira çoğunlukla evin büyük erkeğine (en çok da babaya) referans verir. İlk tehditler okul çağında, ‘başka takımları tutan arkadaşlar’ edinilmesiyle başlar, ama değişime yol açtığı pek az görünmüştür. Zira “takım tutmak” ile “takım değiştirmek” bir cümlede böylesine yakın geçmez, geçmemelidir. Konuyla ilgili en güzel ifade, Tanıl Bora’nın “Nasıl Gençlerli Oldum” (Takımdan Ayrı Düz Koşu, İletişim, 2001) yazısında mevcut. Aynen alıntılayalım: “Takım tutmak akıl-mantıkla ilişkisi zayıf bir bağlılıktır. En mutedil insanların gözünü döndüren, hayatında ve huyunda kara delikler açan illetli bir tutkudur. Küçüklükten, aileden, muhitten edinilir ve şu veya bu şekilde edinildikten sonra da, doğrudur, sahiden değiştirilmez. Göz alıcı başarılara, parlak transferlere kapılıp renkten renge geçen kopillere bile iyi gözle bakılmaz. Akıl baliğ olduktan sonra takım değiştirmek ise basbayağı günahtır: Güce tapmanın, vefasızlığın, sadakatsizliğin, samimiyetsizliğin, ruhsuzluğun delili sayılır.”

“Ama ben değiştirdim,” diye devam ediyor Bora. Yazı boyunca, babadan doğma bir Galatasaraylının, kademeli olarak, nasıl Gençlerbirliği taraftarı olduğunu anlatıyor (Burada, kademeli olarak demişken, üç paragraf öncesine dönüp, “şehrinin takımını (da) tut” ifadesini yeniden hatırlayalım). Benim hikâyem de pek çok açıdan benzer; ama farkları dikkat çekici: Mevzubahis iki değil üç takım, ve bunların ikisi, en büyük ezeli rakipler… Galatasaray ve Fenerbahçe.

Galatasaray’ın en parlak yılları olan 1. Terim Dönemi’ni (1996–2000) hayal meyal hatırlıyorum. Dört yıl üst üste gelen şampiyonluğu, UEFA zaferini çok dinledim ve seyrettim; ama o coşkuyu hep kaçırılmış bir hatıra olarak içimde taşıdım. Doğduğum ve üniversite eğitimi için İstanbul’a taşınana değin yaşadığım kent olan Karabük’te, şehir takımının 15 Mayıs 1994’te dramatik Zeytinburnu maçı sonrası, lige geri dönüşüne kadar, Galatasaray taraftarlığımdan şüphe duyduğumu hatırlamıyorum. 2010–2011 sezonunda üçüncü defa Süper Lig’e yükselen takım, beş sezon boyunca düşmedi ve tarihinde ilk defa UEFA Kupası elemelerine katıldı. Geçen yılki çöküşe kadar, tıpkı Tanıl Bora’nın Gençlerli oluşu gibi, kademeli olarak Karabüksporlu oldum. 2012’de Karabük’te oynanan Galatasaray maçını deplasman tribününden seyreden ben, takip eden yıllardaki mücadelelerde tarafsız ve nihayetinde “baba emanetine ihanette bulunup da dönmüş” bir Karabüksporlu olarak tanımladım kendimi. Galatasaraylılıktan kopuşumda, çocukken efsanevi hikâyelerini dinlediğim Fatih Terim’in bizzat payı olduğu gibi, kendimi Karabüksporlu olarak tanımlamamdan önceki iki yılda kombine bilet sahibi olduğum Türk Telekom Arena’da kendimi ‘parya’ olarak görmemin de payı vardır. Mekânda aidiyet hissi şurada dursun, kulübe üye olamadığım, tesislerini kullanamadığım, yönetiminde söz sahibi olamadığım, temsilci taraftarlar grubuyla politik tavrımın örtüşmediği bir takımı destekleme fikrinden iyice uzaklaşıyordum. ‘Şehrimin takımı’ Karabükspor, benim için bir çıkış noktası oldu ve Galatasaray formalarımı Letgo’da satışa çıkardım!

Gelgelelim Karabükspor ‘başka bir şehirdeydi’ artık, kendimi ait hissediyor, memleket ziyaretlerimde maçlara gidiyordum; fakat hep uzaktım ve uzak olma mecburiyetimden kurtulmam çok zor görünüyordu. Bunu kulübün finansal olarak çöküşü ve geçtiğimiz yıl, henüz ligin ortasında, son sırayı garantilemesiyle önce bir alt lige, sonra Kırmızı Grup’a düşüşü takip etti. Artık Karabüksporlu olmak, ‘bir Sarıyerlinin yalnızca Sarıyersporlu olmasından’ farksız hâle geldi. Tesadüf bu ya: 2018 Mayıs’ında Kadıköy’e taşındım. Çocukluğumda bir ‘canavar’ olarak kodlanan takım ve ‘cehennem’ olarak kodlanan stadyum, artık yakından görebildiğim, dokunabildiğim bir yerdeydi. Kadıköylüler, maç günleri Bağdat Caddesi’ni dolduruyor, hafta sonu ve akşam yürüyüşlerimde onların coşkularına tanık oluyordum. Tıpkı İngiltere’deki gibi, ailelerin bir hafta sonu aktivitesi olarak maçlara gittiğini, öncesinde ve sonrasında ‘kent mekânında zaman geçirdiklerini’ görüyordum. Bir şehir plancısının, bu basit ifadelere bakışı biraz farklı oluyor: Kent mekânının bir kültür öğesi olarak futbol ve onun seyircileri tarafından böylesine kolektif biçimde kullanılması beni çok etkilemişti. Bir delilik yapıp, geçen sezonun son haftalarında Ülker Stadyumu’nda oynanan Trabzonspor maçına bilet aldım.

Maç günü, evden çıkıp stadyuma ulaşmam yarım saat bile sürmedi. Sürmemesi de gerekirdi, çünkü yalnız şehrimin değil, semtimin takımının maçına gidiyordum. Müsabakayı “Okul Açık” denilen, Fener Heykeli tarafındaki kale arkası tribünden seyrettim. Kartımı okutup güvenlikten geçtikten sonra koltuğuma gitmeyi kuruyordum kafamda, gelgelelim durum öyle olmadı. Geçtiğimiz sezonun uzun haftalar düşme hattından çıkma mücadelesi veren Fenerbahçe taraftarı çoktan gelmiş, hatta dolup taşmıştı. En azından yeşil sahayı görebileceğim bir açı bulup maçın başlamasını beklemeye başladım. Anlayacağınız, hayli konforsuz bir ortamdı ama sanki büyülenmiştim. Dişe dokunur bir iddiası olmayan takımın taraftarı, hem de hayli kötü bir futbola karşın, desteğini bir dakika bile kesmiyordu. En önemlisi: Tezahüratlarında, “buradan çıkış yok” derken, buranın adına Kadıköy diyorlardı. Semtimin adı, birleştirici bir güç olarak elli bin kişinin ağzında, tribünlerden yeşil sahaya çöküyordu.

Ha bire eski günleri, kombine sahibi olduğum zamanları ve takımın kötü gittiği haftalarda kendi futbolcularımızı ıslıklamamızı hatırlıyordum. En çok da sustuğum tezahüratları… Çünkü Fenerbahçe taraftarının Gezi, Ali İsmail Korkmaz ve 31 Mart seçim süreci ve sonrasındaki tavır sanki zihnimdeki politik boşluğu dolduruyordu. Üç vasıta ile gittiğim o eski stadın yerine, şimdi mukim olduğum semtin donatı alanlarından biri vardı. Üniversitede öğrendiğim o ideal, ama hiçbir zaman yüzde yüz gerçek olmayan kente daha yakın hissediyordum kendimi. Taşradan Kadıköy’e göçmüş, gönlünün bir tarafı doğduğu kentteki o mütevazı işçi takımında olsa da, şampiyonluğa oynayan bir semt takımının taraftarıydım artık. Hem ‘yerelimi destekliyor’, hem de bundan heyecan duyuyordum. Sanki kente borcumu ödüyordum!

Ben bu değişimle Türkiye’de futbolun gelişimine ufacık da olsa bir katkı sunmuş olmadım, çünkü buna ihtiyacı olan zaten şampiyon takımlar değil… Gösterdiğim en büyük cesaret, baba takımı Galatasaray’ı bırakıp peşi sıra düşen bir şehir takımını tutmak oldu. Gelgelelim bu cesaret, anlattığım hikâyeyi mümkün kıldı ve Fenerbahçe’yi, semtimin takımını hayatıma soktu.

Tüm futbolseverlerin bu duyguyu yaşamasını, kademeli de olsa, şehrinin takımını tutmasını gönülden dilerim! İşte asıl o zaman, ‘her şey çok güzel olacak’...

futbol, kent, Kerem Görkem, şehir, yerel