April Greiman. Design Quarterly
dergisinin “Does It Make Sense?”
başlıklı 133. sayısı
Greiman tarafından
katlanmış bir afiş olarak
tasarlandı (ön yüz), 1986,
kaynak: Culture of Design
Tasarım Üzerine Skeptik Saltolar
Kadınlar Nerede?

Not No. 6,5:
Sordum: Sanat ve tasarım okullarında nüfus çoğunluğunu oluşturan kız öğrenciler, mezun olduktan sonra nereye kayboluyor olabilirler?

Tasarım alanında var olduğunu gözlemlediğim cinsiyet eşitsizliğinin toplumdaki başka dinamiklerin sonucu olduğunun ve geri kalan alanlarda çalışan nüfusun cinsiyet eşitsizliğine paralel olduğunun elbette farkındayım, orada bir sürpriz yok. Özel olarak tasarım alanındaki eşitsizlik üzerine temelde üç sebeple düşünüyorum sanırım: Birincisi bu alanlarda çalışan çoğunluğun belirli bir eğitim seviyesinde olduğuna ve dolayısıyla cinsiyet eşitliği ve eşitlikle ilgili diğer konulara toplumun geri kalanından farklı biçimde yaklaştıklarına inanıyordum; şu aralar bundan emin değilim. İkincisi, sanat ve tasarım okullarında kadın ve erkek öğrenci sayıları arasındaki farklılık diğer okullara kıyasla daha belirgin. Dolayısıyla, “tasarımcılar mezuniyetten sonra diğer bölümlerden bile daha fazla eşitsizlikle karşılaşıyor olabilirler mi?” diye düşünüyorum. Eğer böyle olmuyorsa da ne oluyor olabilir, bilmiyorum. Üçüncüsü ise, herkes kendi kapısının önünü süpürürse mahalle temizlenir diye düşünüyorum. İçinde yer aldığım bir alanda kendi gözlemlerimi paylaşmak ve başkalarının gözlemlerini dinlemek, diğer küçük şeylerle birlikte, elimden gelenler kümesinde.

Sanat ve tasarım alanındaki cinsiyet eşitsizliği hakkında Türkiye’de yeterince konuşulmadığını düşünüyorum. (Avustralya’da örneğin, şöyle bir araştırma var konuyla ilgili.) Benim bildiğim kadarıyla Türkiye’de yayımlanmış böyle bir istatistik yok, ya da ben bulamadım. Biraz arayınca yalnızca mimarlık odaklı bazı cinsiyet dağılımı çalışmalarına ulaşabildim, bunlardan ilerisine gidemedim. İçimdeki rahatsızlığı başka tasarımcıları rahatsız ederek azaltabileceğimi düşünerek Hatiye’ye, Kemal’e, Cem’e ve Dilara’ya başlıktaki soruyu sormaya karar verdim. Bu kadar bilinmeyeni olan ve hassas bir konuda benimle birlikte düşünmeyi kabul ettikleri için hepsine aşağıdaki cevapları için çok teşekkür ederim.

Hatiye Garip: Louis Wirth, Charles Wagley ve Marvin Harris gibi isimlerin belirttiği üzere azınlık, sadece sayıca az olan anlamına gelmez. Daha az gücü olan gruplar azınlık grup olarak isimlendirilir. Ek olarak; farklı muamele görmek, eşit haklardan yararlanamamak azınlığı oluşturur. Bu noktada unutulmaması gereken kadınların azınlık gruplar arasında yalnız olmadığıdır. Cinsiyete, dine, renge, yaşa, engelliliğe, siyasi görüşe, eğitim ve gelir seviyesine göre azınlık olan, ayrımcılıkla karşılaşan pek çok grup var. Bu grupların kesişmesi, ayrımcılığın kat be kat artması da mümkündür.

Kadınların ayrımcılıkla karşılaşan tek grup olmadığı hatırlatmasının altını bir kez daha çizdikten sonra, “peki, Türkiye’de kadının durumu nedir?” sorusunu sormak, konuya odaklanmak adına iyi olacaktır. Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK), İstatistiklerle Kadın (2016) sonuçlarına göre kadınların yönetici pozisyonundaki oranı %16,7’dir. Bu düşük orandan farklı olarak; kadın profesörlerin/okutmanların oranı %43,1, erkek profesörlerin/okutmanların oranı ise %56,9 ile neredeyse dengeli sayılabilir.

İstatistiksel verilerin ardından, bu konudaki kendi gözlemlerimi paylaşmak istiyorum. Bir yandan kadınların aleyhine görünen bu tablonun değişiminin, lider kadın sayısının artışının kesin çözümün garantisi olup olamayacağını sorgulamayı amaçlıyorum.

Akademide üst pozisyonlara ulaşabilen kadınların bir kısmı, daha fazla mücadele ederek yükselebildikleri için ‘biricik’liklerini yitirmemek isteyebiliyor, sadece kendinden birkaç adım geride olanların yanında yer almasına “göz yumabiliyor.” Kendisinden daha iyi olacağını hissettiği diğer kadınları ise bastırmaya, çoğu zaman cesaretlerini kırmaya çalışma eğiliminde olabiliyor. Liderliğin tam anlamıyla özümsenememesi ise bir başka örneğin temellerini oluşturuyor. Akademide liderlik rolünü üstlenen bir kadın, günlük yaşamında geleneksel rolleri benimsemiş; eşine hizmet etmeyi kabullenmiş ve eşitliği gözetmeyen birisi olabiliyor. Makyaj yapmayan, anne olmak istemeyen, normların dışında kalan kadınları ‘daha az kadın’ olmakla etiketleyebiliyor. Kahve falı, burç yorumu, dedikodu gibi akademi çatısının üzerimize yıkılmasına neden olabilecek konuları normalleştirebiliyor. Genellemelerden uzak durup bu örneklerin dışında öğrenen ve öğreten, üreten, birbirini cinsiyet ayrımı yapmadan destekleyen kadınların olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Konunun diğer tarafını oluşturan erkek akademisyenlerle ilgili örnekler vermektense; akademideki kadınların sözde ‘erkek dünyası’na daha fazla dahil edilmesine ihtiyaç olduğunu belirtmek istiyorum. Bu metnin sorusunun asıl cevabının, kadın erkek ayrımı yapmadan akademide kapsayıcılığı, çeşitliliği ve çoğulculuğu desteklemekle bulunabileceğini düşünüyorum.

Akademide lider olmak yerine, Papa Ioanna efsanesine inanıp ikinci kadın papa olmayı tercih ederim.

Deniz Cem Önduygu: Rahat cevaplayabileceğim, üzerinde uzun zamandır düşündüğüm ve okuduğum bir konu değil bu, akıl yürüteceğim sadece. Bize bu soruyu sorduran gözlemi iki eksende açıklayabiliriz: (1) Tasarımcılık mesleğini icra eden kadın sayısı az ve (2) bu mesleği icra eden kadınlar bilinmiyor. Bildiğim kadarıyla gerçek, bu ikisinin bir karışımı: Hem kadın tasarımcı sayısı erkeklerden az (%40 demiş It’s Nice That, 2010’da İngiltere için), hem de bilinirlikleri az. Biyolojik farkların (bu tartışmalarda çok sözü geçen doğum yapma süreci veya ufak kognitif farklar) burada önemli bir rol oynadığını sanmıyorum. Neredeyse bütün mesleklerde geçerli olan erkeği kayıran toplumsal dinamikler burada da etkilidir doğal olarak, ancak senin de söylediğin gibi, durumun öğrenci sayısıyla bu kadar ters olması tasarımı bu açıdan ilginç bir alan yapıyor.

Michael Bierut bir yazısında bilinirlik meselesine vurgu yapıyor; “meşhur tasarımcı” olmanın, iyi tasarım yapmanın ötesinde çeşit çeşit ilave çaba isteyen bir mesaisi olduğunu söylüyor. Net bir cevaba varmasa da sanki kadınların zaten yerleşik erkekçi toplumsal yapılarla, önyargılarla, ücret farklarıyla mücadele ederken üstüne bir de bu ilave mesaiye vakit-enerji bulamıyor olabileceğini ima ediyor. Grafik tasarım pratiği özelinde düşününce benim aklıma da benzer bir açıklama geliyor: Bize bu soruyu sorduran bilinirliği elde etmek için, bir kurumda/ajansta çalışmak yerine kendi işini kurmak, kendi isminle/markanla iş yapıyor olmak daha avantajlı olsa gerek. Bu da tasarım yapmanın dışında sürekli olarak bir sürü yönetimsel, lojistik, sosyal vb. işle uğraşıyor olmak demek. Bu işleri de, çevremdeki kadınlardan (sen dahil) duyduğum kadarıyla, mevcut toplumsal yapılar maalesef hâlâ kadınlar için daha zor hâle getirebiliyor(muş). Belki de bu yüzden kadın tasarımcıların çoğu kurumlarda/ajanslarda çalışmayı tercih ediyor ve bilinirlikleri az oluyor. (Elbette kendi adına çalışan veya kendi markasını yaratan kadın tasarımcılar var, istatistiksel bakarak konuşuyorum.)

Sorunun “Nereye kayboluyor olabilirler?” kısmına istinaden: Tasarımcılar olarak birlikte çalıştığımız kurumlarda muhatap olduğumuz kişiler çoğunlukla kadın. Bu sanat kurumu da olsa, global bir sanayi firması da olsa böyle. Bir şekilde tasarıma dokunan işlerde ve tasarımcıyla görüşmelerde (kurumsal iletişim, pazarlama, editörlük, vb.) kadınlar daha çok rol alıyor gibi. Ve bu kadınların bir kısmı da tasarım/sanat mezunu. Bu neden böyle, o da ayrı bir soru, ama tasarımcı gözünden de böyle bir asimetri var mesela, bu da ilgili bir boyut olabilir. Belki tasarım mezunu kadınların ‘kayboldukları’ yerler böyle yerlerdir.

Bu akıl yürütmeler ne kadar faydalı bilmiyorum, ama bu soruyla en azından bir erkek olarak günlük hayatta bizzat deneyimlemediğim için farkına varamadığım sorunları düşündürttüğün için, fark ettirdiğin için teşekkür ederim.

Kemal Yılmaz: Bana göre Türkiye’de kadınlar hayatın her alanında kadınlıklarını sorgulamak zorunda bırakılırken, erkekler kendilerini incelemek yerine kadını dizginlemek yönünde eğitiliyor. Bu cümlede dikkat etmemiz gereken iki ayrım var; ‘kadınlık’ ve ‘kadınlar’.

Kız öğrenciler aslında bir yere kaybolmuyor; pek çoğu kadınlıklarını ve kadınlıklarının iş hayatlarındaki yerini sorgulamakla o kadar meşgul ediliyorlar ki tasarım yapmaya, sanata yönelmeye vakit veya fırsat bulamıyorlar. Erkekler de en az kadınlar kadar erkekliklerini sorgulamayı öğrenmiş olsa, belki bir dengeden söz etmek mümkün olurdu. Maalesef Türkiye’de feminizm henüz sadece çoğunlukla kadınların sahiplendiği bir mesele gibi ele alınıyor ve feminizmin savundukları erkeklerin problemi değilmiş gibi görünüyor. Bu duruma tasarım ve sanat alanında iş yapan (ileri görüşlü olduğunu sandığımız) gay/heteroseksüel erkekler de dahil oluyor ister istemez.

Ben endüstriyel tasarımcıyım ve kendimi 26 yaşında bir erkek olarak tanımlıyorum. Kariyerimi son bir senedir daha çok erkek giyim moda tasarımına yönelterek yavaş yavaş bu alanda iş yapmaya başladım. Gündelik yaşamımda karşılaştığım örnek vereyim; bu sektörde şu sıralar bir akım var gender-neutral (cinsiyet-nötr). Bu durum bana yine kadınları kimliksizleştirmek üzere ve genellikle erkek tasarımcılar tarafından yapılıyormuş, ya da erkek tasarımcıların bakışını ve onayını merkeze koyan bir yaklaşımla tasarlanıp uygulanıyormuş gibi geliyor. Bunun gibi, yalnızca popüler bazı estetik anlayışlarına uygun olduğu için her yere sızabilen, kalbine kadının kendini tanımladığı kimlik ve imge biçimini yontmak veya deforme etmek anlayışını koymuş gizli cinsiyetçi girişimlere dikkatli yaklaşmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Sanat ve tasarım (erkek giyim dahil olmak üzere) öncelikle erkekliği sorgulamalı, feminist olmalıdır. Zaten yüzlerce yıldır kadın imgesi ağırlıklı olarak sorgulanıyor. Ancak o zaman hayal ettiğimiz ayrımsız bir geleceğe adım atmaya yaklaşacağımıza inanıyorum.

Dilara Sezgin: Her meslek grubunda karşımıza çıkabilecek, temelde iki çeşit çalışan davranışı gözlemliyorum. İlki detayları önceleyen ve onlara gömük çalışan, ikincisi de zamanı ve sonuç ürünü önceleyen. İlk grupta kadınların performansı hayli yüksek görünüyor. Konuyu bütünüyle ele alıp; didikleme, dağıtma ve sonradan parçaları birleştirme konusundaki hassasiyetleri kimi zaman ‘hızlı’ olmalarına engel teşkil ediyor. “Sabunlama” olarak Türkçede yer bulan bir çeşit ‘işbitiricilik’ erkeklerde daha yaygın. Tasarım ve mimarlık dünyasında yönetici pozisyonunda olma, kendi ofisini açmak gibi biraz daha cesaret gerektiren durumlarda bu ‘fazla çalışkanlık’ durumu pratikliğin önüne geçiyor. Tasarımın asal gerekliliği olan denemelerin sayısının belli bir noktada kalakalmasına neden oluyor. Üniversite yıllarınızdaki grup çalışmalarınızı anımsayın, genellikle “ben yaparım, bende toplansın dosyalar” diyen bir kadın vardır. Yönetme dürtüsünden ziyade kontrol deliliği seviyesinde bir titizliğin tezahürü gibi gelir bana hep. Ah, bir de duygusallığı unutmamak lazım; acaba yeni bir şey kurma veya bir düzenin yönetici olma aşamasına gelindiğinde biraz kırıp dökmeyi bilmek mi gerekiyor?

cinsiyetçilik, kadın, kadın hakları, Kibele Yarman, tasarım, Tasarım Üzerine Skeptik Saltolar, tasarımda kadın, toplumsal cinsiyet