Bahar
Pembe Beyaz Olur
İstanbul’da Baharın Kısa Tarihi

Bu yıl kış yine bıktırdı. Bendeniz mart ayının ortalarına doğru kalemi elime alıp, sizlere İstanbul baharının tarihini yazmaya çalışıyorum. “Geldi mi gelmedi mi?” diye merak ettirerek, “ne zaman geldi de bitiverdi?” dedirterek bizi çıldırtan bahardan söz edeceğim. Bahar elbette dünden bugüne aynı bahar değil. Ama bizim bu yaşadığımıza eskiler bahar der miydi, orasını bilemem. İstanbul baharının sesi, kokusu, rengi, objeleri denince ne düşünürsünüz merak ediyorum. Sizi eski Kâğıthane âlemlerine, Çırağan şenliklerine, çayır gezintilerine götürmeye niyetim yok. Çok değil, yetmiş yıl ve öncesinin tanıklarının rehberliğinde bir bahar gezintisi yapacağız İstanbul’da.

Baharın takvimi

İlk bakışta, baharın takvim açısından belli bir düzen içinde geldiği ileri sürülebilir. İlk müjdeciler cemrelerdi. Sermet Muhtar Alus’un işaret ettiği gibi, cemrenin sözlük anlamı, “ateş tanesi; buradaki, evvel bahar başlangıcında azar azar artan hararet; sonuncu mânâsı da Mekke’de hacı olurken bir defa atılan taş”1 demekti. İlk cemre 20 Şubat’ta havaya, ikincisi 27 Şubat’ta suya ve sonuncusu da 6 Mart’ta toprağa düşer. Saatli Maarif ve Arif takvimlerine bakarak baharın izini sürmeye çalışalım: 17 Mart kırlangıçların gelişi, 28 Mart leyleklerin gelişi, 29 Mart ağaçların yeşerişi, 30 Mart çaylakların gelişi, 2 Nisan çiçeklerin açması ve bülbüllerin ötmesidir. Martta başlayan fırtınalar (Kocakarı, Kozkavuran, Çaylak) nisan başında da devam eder. 7 Nisan Kırlangıç fırtınası, 11 Nisan Leylek, 18 Nisan Kuğu fırtınası anlamına gelir. Öte yandan 3 Nisan’da bereketli yağmurlar yağar, 15 Nisan’da lale mevsimi başlar, 26 Nisan’da arılar oğul verir ve ipekböcekleri canlanır.

Bakmayın bu kadar kesin tarihler düşüldüğüne. Baharın ne zaman başlayacağı İstanbul’da her zaman merak konusu olmuştur. Örneğin Sabri Esat Siyavuşgil, 1948 yılında şöyle diyordu: “Cemrelerin düşmesini heyecanla bekliyen İstanbul, baharın gelişini yalnız takvimden haber alır. İstanbul’da ilkbahar, ne zaman geleceği ve ne kadar süreceği hiç belli olamayan, yağmur, rüzgâr ve serinlik içinde geçip yaz günlerini hasretle bekleten garip bir mevsimdir. […] Gözümüz takvimde, gün dönümünü, Kâğıthaneden gelecek neş’eli sesleri, yeniden basılıp dağıtılacak vapur tarifelerini ve nihayet komşunun bahçesinde açacak gülleri bekleriz.”2

Baharın bir türlü başlamayışı, başlasa da havaların bir türlü ısınmaması elbette rahatsız edici bir olaydı. Ahmet Haşim, bahar başlangıcında huysuz tabiatını şöyle sergiliyor: “Mart başlayalı kırkını aşmış nice tanıdıklarım hastalandı. Bazılarının bronşiti, bazılarının romatizması azmış. Baharın hastalıkları saymakla tükenmez ki… Mart güneşi, uzviyette çöreklenip yatan bütün yılanları uyandırıyor; toprağın yeniden gençliğe kavuştuğu bu mevsimde hava kuş cıvıltılariyle beraber insan iniltileri ve hırıltılarıyle dolu…” Ahmet Haşim bahara tümüyle karşıdır zaten. Gençliğin entelektüel boşluğunu bu mevsimle eş tutmakta ve kendi yaşına yakın bulduğu sonbaharı tercih etmektedir: “Zekâ —nar, ayva ve portakal gibi— geç renk ve koku kazanan bir sonbahar mahsulüdür.”3 Sabri Esat Siyavuşgil ise başka türlü düşünür. Baharın yaşlar ve güçler arasındaki farkları kaldıran bir sihirbaz olduğunu ileri sürer: “[Baharda] hiç kimse, komşusunun payına düşen neş’eyi kıskanmaz. Herkes kendi âleminde seyranındadır.”4 Ahmet Rasim de baharı sevenlerdendir: “Bu mevsimin tabiatı icabı mı nedendir, ne kadar bulutlu, yağmurlu olursa olsun yine seviliyor. Denizdeki dalgalar, en şiddetli sağanaklara hedef olduğu hâlde, büyüyemiyor. O sert rüzgârlar üşütemiyor. Güneş gittikçe ısıtıyor. Akşamları gün batışı, sabahları gün doğuşu manzaralarında yine tertemiz bir hoşluk var.”5 Bunun en güzel açıklamasını ise Sait Faik yapar; baharın aşkı tazelemek için geldiğini düşünür.

Baharın renkleri ve kokuları

Baharın ilk habercileri nedir? Renkler mi, sesler mi, kokular mı? Bu soruya tek bir cevap vermek zor. Baharın başlangıcını çok seven Ahmet Hamdi Tanpınar ilk ipuçlarını bir renkte bulur: “Ben İstanbul baharının yarı hasta, havada, suda gizli ürpermeler, tereddütlerle dolu başlangıcını severim. Vapur dumanlarına kadar her şeyin hafif bir leylâk rengine büründüğü günler… İstanbul’da baharın müjdecisi bu renktir.”6

Bahara alıcı gözle bakan her kişi için özel bir “bahar rengi” vardır. Örneğin, Abdülhak Şinasi Hisar’a göre baharın rengi mavidir. “Boğaziçi’nde ilkbahar sabahları öyle genç, ince mavidir ki, insan bu zamanları uykusunun son saniyelerinde ve daha gözlerini açmadan evvel, yanında yattığını bildiği sevgili bir vücut gibi duyar ve gözlerimizi onun hülya ve hatıramızı aşan güzelliğine açınca, saadetin tamamına ermiş oluruz.”7

Kimine göre ise, kokular renklerin önüne geçer. Hafızalara nakşolur, hiç beklemediği bir anda, uzun yılların ötesinden çıkar gelir karşısına. Bahar denince Refik Halit Karay’ın burnuna ot kokuları dolar: “Ot deyip de geçmemeli; seçmeden bir tanesini koparalım: Derisindeki o şeffaflık ne güzeldir, ne körpe kırılır ve ne de kendine özgü bir rayihası, bir cazibesi vardır. Sade tazesinde değil kurusunda bile bir lâtafet bulurum. Taze çayır veya kuru ot kokusu bence bütün rayihalardan daha tesirli ve nefistir. Onun üstünde yalnız bir koku vardır ki maalesef şişeye girmez ve lâvantası yapılmaz: Yazın yağmurdan sonraki toprak kokusu.”8

Orhan Veli ise, baharı düşünür düşünmez burnuna yosun kokuları dolduğunu söyler: “Bir yıl deniz görmesem bir hoş olurum. Hele bir de bahar gelmez mi, buram buram yosun kokuları tütmeğe başlar burnumda. Bu kokuyu ilk olarak bir kara şehrinde, bir bahar sabahı, okula giderken duymuşumdur. Bana daha küçüklük zamanlarımı hatırlatan bu kokuda birtakım somut hayaller de vardır: Bir Boğaziçi köyü, kolumda gene mektep çantam, sisli yahut güneşli bir sabah, bütün bir kışı kıyıda geçirmiş dalyan direkleri… İşte bu koku, oradan, o dalyan direklerinin üstündeki yosunlardan gelen kokudur. Ama nasıl fark etmemişim çocukluğumda o kokuyu? Fark etmemişim de, neden sonra, bir kara şehrinde duymuşum. Nasıl olmuş bu iş? Bir kara şehrinde, bir bahar sabahı, okula giderken duyduğum o koku sonra sonra, ne çeşitli hayallerle zenginleşti! Denizden uzak kaldıkça neler hatırladım denize ait!”9

Baharın sesleri

Refik Halit Karay’a göre, İstanbul’a ilkbaharın renginden, kokusundan önce sesi gelir. Bu ses, “kuru, kaba, kalın bir ‘avâze’, bed bir haykırıştır: Silivri yoğurdu satanların sesi!” Daha bahar yaşamımıza girmeden duyulan bu sesler pek beğenilecek gibi değildir. Bunu Karay da vurgular: Bu ses bize “taze bitmiş gevrek çayırları, yeni doğmuş körpe kuzuları hatırlatmalı, zihnimizde bir bahar manzarası açmalıdır; ruhumuza, son kış fırtınaları içinde bile gülümseyen yeşil bir ümit serpmelidir; neşeli bir nağme olmalıdır.” Sonra coşar ve Silivri yoğurdunun “—keten helva ve macun gibi— türkü çalgı ile” satılması gerektiğini ileri sürer.

Yoğurtçunun sesine değil de tepsilerdeki yoğurda işaret eden başkaları da vardır: Münir Süleyman Çapanoğlu baharda “Kâğıthane ve Alibeyköy köylerinde erguvanlar, katır tırnakları boy verirdi” dedikten sonra ekler: “Buradaki evlerde, sergilerde yeşil sırlı toprak çanakları ağzına kadar dolduran parmak kadar kaymaklı, kara çörekotlu yoğurtlar sıralanırdı. Peynir gibi bıçakla kes, yeme de yanında yat!”10

Doğan Kardeş, Nisan 1960

Refik Halit Karay’ın baharın seslerine gösterdiği hassasiyet yoğurtçularla sınırlı değil. Üstada göre bahar seslerinden “ikincisini damlarımızda, üçüncüsünü kırlarımızda duyarız: Kedi ve kurbağa sesleri.” Kedi sesini biliyoruz, ama ya kurbağa sesi? Nedir baharla ilgisi? Karay’a kulak vermeye devam edelim: “Kurbağa sesi duyulunca beklenen bahar artık yarı yarıya gelmiştir. Hava serin de olsa kurbağa şamatalarının kırlara yayıldığı bir ılık nefes vardır. Bu, hususile gece vakti, daha iyi hissolunur. Geceler, bahara doğru, çok defa, bir kubbe altı gibi durgun, kuytu olur. Bir ağaca dayanır, uzaktan dereyi dinlerim. Sükûnetli dere, şimdi, üzerinde beyaz ses habbecikleri sürükliyen bir şamatacı su olmuştur. Sanki yosunları parça parça kopmuş ve bu kopan parçalar kurbağa şekline girerek canlanmış, birer ses mekanizması kesilmiştir.
Kurbağa sesi uzaktan dinlenir ve o bed haykırışmalar havanın genişliğine yayılınca sertliğini kaybederek bir âhenk hâlini alır. Baharı, ara vermeden coşkunca uğurlayan, alkışlayan bir konser! Kurbağalar bahara, ağustos böcekleri yaza kaside okuyan geveze nedimler, dalkavuklardır.”11

Baharın objeleri

Pagan dönemlerden kalma bir halk bayramı olan nevruz, Mart’ın yirmi birinci günü kutlanır ve ilkbaharın ilk günü olarak kabul edilir. Osmanlı’da o gün yenilen bir özel tatlı vardır ki adı ‘nevruziye’dir. Nevruziye sarayda hekimbaşı tarafından hazırlanır ve padişaha porselen bir kapaklı kâse içinde sunulurdu. Halk ise nevruz günü şekerci dükkânlarına akın eder ve aç karnına yenen bu tatlı ve kokulu macundan edinmeye çalışırdı. O dönemi yaşamış bir tanık şöyle aktarıyor: “Nevruziyenin sıtmadan romatizmaya, körlükten kötürümlüğe, kısırlıktan analığa kadar, bütün beden arızalarını gidereceğine itikad olunurdu. Her macun gibi Nevruziye de ne kuru, ne sulu olmıyan bir nesneydi. Baharat nev’inden maddelerin şekerle karıştırılmasından vücuda getirilirdi. Kokusu keskin, tadı kuvvetli olup fazla alınamazdı, baygınlık verirdi. Şekerciler halkın bu macuna gösterdiği rağbeti biraz daha fazlalaştırmak için, çeşit çeşit kâseler, bardaklar, fincanlar kullanırlar ve bunları üzerlerinde tıbbî ve hekîmî vecizeler yazılı renk renk yaldızlı kâğıtlara sararak Nevruz’dan birkaç gün evvel vitrinlerine sıralarlardı.”12 Hatta bazıları, bu “macun yenirse bir yıl yılan ve akrep sokmalarından korunulacağına” inanırlardı.13

Nevruziyeyi bir yana bırakırsak İstanbul’un bu eski günlerinde baharın objeleri olarak akla ne gelirdi? Kırlarda uçurulan uçurtmalar mı? Yoksa çayırlara salınan kuzular, taylar, oğlaklar mı? Kimine göre kuşlar baharın habercileriydi. Leylekler, kırlangıçlar, bülbüller. Münir Süleyman Çapanoğlu bu kanıdadır: “Frak giymiş diplomatlara benziyen kırlangıçlar, âşık bülbüller de bize baharın geldiğini hatırlatır. Kırlangıçların arkalarında ılık nefesli, taze yüzlü, hareket ve hayatiyet dolu bir yolcunun geldiğini sezeriz.”14

Kimileri midesinin rehberliğinde izler baharın gelişini. Şimdi her mevsimde, tadı tuzu olmasa da her çeşit sebze ve meyveyi bulduğumuz için bunu anlamak pek kolay değil. Ama sofralara gelen yemeklerin mevsimlere göre pişirildiği bir dönemde, bahar biraz da sakız baklası, enginar demekti. Ya da badem çağlası, çilek ve sonra da dut… Bu dediğimiz nimetler de İstanbul’da yetişiyordu, yanlış anlaşılmasın yani… Çilek dedik mi Arnavutköy’ü, dut dedik mi Mecidiyeköy’ü, hıyar dedik mi Yedikule bostanlarını anlayacaksınız. Aşağıdaki paragraf ister inanın ister inanmayın, İstanbul’u kastederek yazılmıştır: “Nisanda bahçe meraklıları da faaliyete geçer, onlara da birçok iş çıkardı. Sebze tarlalarına gübre şerbeti yetiştirmek işine girişirler; bağın çubuk dikme ve aşı işini bitirerek, toprağı belleyerek her güle korlardı. Meyva ağaçlarına musallat olan tırtılları, yosunları kazırlar, taze fidanları sırıklara bağlarlar, çilek tarlasında ufak filizleri koparırlar, boş yerlere yeni fidanlar dikerlerdi. Baklalardan bol mahsul almak için tepelerini kırıp altlarını çapalarlardı.”15

Ortaköy, fotoğraf: Othmar Pferschy

Ama herkesin birleşeceği bir olgu, baharın ağaçlarda ve bahçelerde çiçekler olarak karşımıza çıkışı olacaktır. Abdülhak Şinasi Hisar’ın işaret ettiği gibi, “o zamanın insanları için çiçekler de mevcud olan, sevilen bir şeydi. Onların da hayatta ve günün saatlerinde yerleri vardı.”16 Yedigün dergisi 1933 yılında Bahar Özel Sayısı’nı sunarken, bu durumun altını çiziyordu: “Çamlıca papatyaların en güzelleri ile dolu olacaktır. Gelincikler geçen sene Fikirtepe’sinde karargâh kurmuşlardı ve mor menekşeler en güzel çeşitlerini gene Alemdağı’nda ve Kâğıthane tarlalarında bulunduracaklar.”17

“Bugün çiçeklerini açmış ilk ağacı gördüm. Demek bahar gelmişti. […] Belki bir şeftali ağacıydı, belki de bir badem. Belki bir kayısı… Kısaca on, on beş gün sonra yeşil yeşil yapraklanacak, pembe tomurcuklarından meyveler verip —yeşil, pembe, sarı, kırmızı— insanoğullarına yeni bir kâinat mucizesi gösterecek. […] Bu ağacı uzun uzun seyretmek, koklamak, onunla konuşmak, kucaklaşmak, böylece yaşamanın ve baharın manasını daha iyi anlayabilmek için o asfalt üzerinde hayli zaman kalmak istiyordum” diye anlatıyor bahar coşkusunu Ahmet Muhip Dranas.18

Ama söz konusu çiçekleri anlatan Halikarnas Balıkçısı olunca, işin nasıl büyülü bir olgu olduğu ancak ortaya çıkar: “Bahar olunca ağacın damarlarında akan yeşil ateş, çiçeğin ortasında büyük bir sevgi alevi hâlinde parlar. Bir gelin, bütün beyazlığının leke götürmez safiyet ve doğruliğiyle, orada ayak uçlarına kalkar, korkuyla titrer. Ölümden değil fakat ölümden de kuvvetli olan hayat ateşinden korkmaktadır. Gelinin etrafını sarı papa başlı namzetler, alev dilleri gibi sarmaktadırlar. Bunların birisi gelini öper. Gelin visalden sonra doğan yeni bir gün gibi taze, kuvvetlidir. Çünkü bağrında yeni bir hayat taşımaktadır. Ondan bir ateş küresi, bir can bombası, doğan güneş gibi tostoparlak bir portakal doğacaktır.”19

Bu çiçekler bahar cumalarında Eyüp’ün çarşı boyunda çiçekçilerin tezgâhlarında demet demet karşınıza çıkardı.20 Sardunyalar, leylaklar, erguvanlar, ballıbabalar, mimozalar, nergisler, zerrinler, menekşeler, fulyalar, gelincikler, sümbüller, papatyalar. Ama söz konusu erguvanlar ise Boğaziçi’nde seyre çıkılırdı. Orhan Okay anlatıyor: “Eski İstanbullular, özellikle Boğaziçi sakinleri cemrelere, nevruza dikkat etseler de asıl baharın geldiğine erguvanların çiçek açmasıyla kani olurlardı. Dev gibi çamların, çınarların, kestanelerin arasında kaybolmuşken nisan sonlarına doğru birdenbire çıldıran çiçekleriyle baharın saltanatını onlar tek başına yürütür. 1940’larda, adı çoktan değişmiş de olsa hâlâ Şirket-i Hayriye denilen vapurların gedikli yolcuları, kaptanın sanki her seferinde Boğaz’ın gizli bir köşesini göstermek ister gibi usta manevralarıyla, hiç beklemedikleri küçük bir dönüşünde tepelerde, yamaçlarda, kıyılarda, köşklerin, yalıların bahçelerinde açık mor mu, eflâtun mu, pembe mi, hayır hiçbiri değil, o kendi ismini taşıyan rengiyle erguvanlarla karşılaşırlardı. O zaman, hilkatin ustalar ustası ressamının fırça darbeleriyle bütün Boğaz, göğü ve deniziyle erguvan olurdu.”21

Ortaköy sırtları, fotoğraf: Othmar Pferschy

Refik Halit ise ağaçlar arasından bademi seçer. Aslında yine bir bahar sesinin peşindedir: “Hafif rüzgârlı bir günde, yeni çiçeklenmiş bir badem ağacının altında durunuz. Bilmem bu dediğim bahar rüzgârını iyice hatırlıyor musunuz? O, daimi surette esmez. Beş, on dakikada bir, görünmez bir dalga gibi gelir, ağaçları kucaklar, atlar, gider. Sonra, neden sonra, bir yenisi gelir ki, rüzgârdan ziyade bir nefes, bir okşama, bir öpüştür. İşte bu rüzgâr badem ağacına sarılınca işittiğimiz bir ses vardır; çiçeklerin titremesinden, çırpınmasından çıkan çok ince bir nağme, bir ürperme ve uzunca bir ‘ah!’…”22

Baharın mekânları

Eski İstanbul’da bahar denince akla Kâğıthane gelirdi. Ama bu daha eski zamanların baharı. Demiştim, biz yakın dönemlerin tanıklarını konuk ediyoruz. Ahmet Hamdi Tanpınar bakalım İstanbul’un baharını nerelerde karşılıyor: “İstanbul taraflarında mevsimler gündelik ekmek gibidir; bahar da öyle, hemen her köşeden bir keşif, bir ilham gibi karşınıza çıkar, düşüncenizi benimser, tıpkı musallat bir fikir gibi onu kovalar. Küçük kahvelerin çardağında, hazîre parmaklıklarının arkasında, eski konak bahçelerinde, bazan mavi bir hatmi veya bir Acem lâlesi yaprağı rengi ve inceliği, bazan büyük elmas parıltısı ile hep o vardır. Her şeklinde bu, mâvinin zaferidir. Deniz ve gök her aralıktan söze onu uzatır.”23

Abdülhak Şinasi Hisar ise bizi alır Çamlıca’ya çıkarır: “İlbahar, Çamlıca’da, bir sabah, daha az serin ve daha ziyade ince bir havada ruhun daha çok sezdiği bir gençlikle ve ötmeyi meşkeden bir kuşun çıkardığı bir iki ses damlasiyle başlar. Ve sular, yavaş yavaş dönerek, evvelce çekildikleri bir sahili her yanından nasıl kaplarsa, emin bir kuvvetle taşan bahar da, yerleri, ağaçları, gözleri ve gönülleri öylece kaplar. […]
Her taraf, yükselen otların kenarlarında, kırların en tenha ve göze görünmez noktalarında, başlı başına tam bir güzellikle açılmış, belki renkleri biraz soluk kır çiçekleri vardır. Birçok ağaçlar da çiçek açar. Öyle ki en açık, güneşli veya en rüzgârlı havada bile, birçok incecik kokulardan hasıl olan kendine mahsus nefis bir Çamlıca kokusu duyulur. Bu, kekik, ıtır, lâvanta, nane, merzenküş, karabaş, kır menekşesi, yabanî gül renginde ve o büyüklükte açan pembe ve beyaz lâden ve daha sair isimlerini bilmediğimiz kır çiçeklerinden; çam, ıhlamur ve beyaz çiçekli akasya gibi ağaçlardan gelip birleşen bir temizlik ve tazelik kokusudur ki hemen her yandan tabiatın buhurdanlarından tütüyor gibi duyulur, insanın her nefes alışına bir haz verir ve içilen kutsî bir şerbet gibi, tâ ruha dolar. Böylece, çimenlerin kabardığı, ağaçların taştığı, havanın sanki tatlı bir haber taşıdığı ve zamanın gûya geçmez bir hâle, yani ebediyete vardığı mutlu bir iklime girer ve onun içinde yüzerdik.”24

Küçük Çamlıca, fotoğraf: Othmar Pferschy

Ya bugün

Bütün bu anlattıklarımdan sonra sizi ümitsiz bir durumla karşı karşıya bıraktığımın farkındayım. Baharı gerçekten karşılayabilecek ve yaşayabilecek miyiz? Bunca değişimden sonra artık bir “İstanbul Baharı”ndan söz etmek olası mı? Biraz zor elbette. Ama yine de avunabileceğimiz noktalar var. Erguvan görmek için Boğaz’ın özellikle Anadolu kıyısında bir yolculuk yapmamız yeterli. Motora binip dolaşın, özellikle Çengelköy’de bir mola alın, kıyıya doğru bakın… Bahar günleri Beyazıt’taki İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nin arka tarafında bulunan (şimdilerde İstanbul Müftülüğü’ne devredilen ve yeniden açılması umulan) Botanik Bahçesi’ni ziyaret etmek için de iyi bir vesile. Bu gizli cennetin içinde tam altı bin ayrı bitki bulunuyor. Baharın kokusu eminim burnunuza dolacaktır. Adalar da iyi bir seçenek olabilir baharda. Hazır kalabalıklar vapurları doldurmamışken… Belki eski bir köşkün duvarına yuva yapan kırlangıçları görebiliriz dolaşırken. Ya da bir gül bahçesinde mola almış bir bülbül ötüverir ansızın. Belli mi olur. İstanbul bu, havası suyu ve huyu beli olmaz… Bakarsın bahar pembe beyaz çarpıverir yüzünüze…

Rumelihisarı, fotoğraf: Othmar Pferschy

* * *

Othmar Pferschy Hakkında

Othmar Pferschy Avusturyalı. 1898 yılında Graz kentinde doğmuş. Birinci Dünya Savaşı’nda, Avusturya-Macaristan ordusunda asker olarak İtalya cephesinde savaşa katılmış. 1926’da kendi deyişiyle “biraz da gençliğin verdiği bir macera hevesiyle” Orient Express’e atlayıp İstanbul’a gelmiş. Sirkeci garında Avusturya’ya dönen eski bir dostuna tesadüfen rastlamış. Arkadaşı, trene binerken kulağını çekmiş; “Aman Othmar, kendini İstanbullu Rum hanımlardan kolla, Avusturyalılar ile evlenmekten pek hoşlanırlar.” Genç Othmar, bu söze pek kulak asmamış olacak ki, çocuklarının yarı kanı İstanbul menşeli.

İstanbul’a turist olarak gelip evlenirsen bir iş bulmak zorunda kalırsın. Othmar da böyle yapmış, İstanbul’un ünlü Photo Français stüdyosunun sahibi Jean Weinberg’in yanında çırak durmuş. Burada altı yıl kadar çalıştıktan sonra öyküye Vedat Nedim Tör karışmış. O sıralar Matbuat Umum Müdürü Vedat Bey. Türkiye’nin tanıtımını üstlenecek müthiş bir dergi planlıyor: La Turquie Kemaliste. Dergide ülke tanıtılmaya çalışılacak, ama neyle? Yeterli fotoğraf yok ki! Tüm valilere, belediye başkanlarına tamim yollanmış. Şehrinizin tarihi eserlerini, arkeolojik servetlerini, turistik güzelliklerini sergileyen “artistik fotoğraflar” yollayın diye. Anadolu’da fotoğrafçı ne arasın? Gelen zarflar birbirinden berbat resimlerle dolu.

Derken birgün, İstanbul’dan utangaç ama kocaman bir zarf gelivermiş. İçinde birbirinden güzel fotolar… Altlarındaki imza: Othmar Pferschy. Vedat Nedim İstanbul valisine telefon açıp sormuş, kim bu adam diye? Vali emniyet müdürüne, o da karakola… Derken polis marifetiyle bulunmuş Othmar. Tam da bavulunu toplayıp Mısır’a doğru yola çıkmak üzereyken. Yabancı uyruklulara çalışma izni verilmesinden vazgeçilmesine rağmen, Vedat Nedim, allem etmiş kallem etmiş sorunu çözmüş.

Çözüş o çözüş. Othmar, beş yıl Türkiye’yi karış karış dolaşarak tam 16 bin kare fotoğraf çekmiş. Van Gölü’nden Bodrum Kalesi’ne; Sümela Manastırı’ndan Meriç Köprüsü’ne kadar…

O yıllarda Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından yayımlanan La Turquie Kemaliste dergisi, Münih’te basılan Fotoğraflarla Türkiye albümü, takvimler, paralar, pullar ve çeşitli kitaplar bu fotoğraflarla süslüdür.

1940 yılında ‘mecburi Reich askeri’ olarak Norveç cephesinde çarpışmak zorunda kalan Othmar, savaş biter bitmez kapağı yine Türkiye’ye atar ve objektifinin başına geçer. 1951 yılında Türk vatandaşlığına geçmek isterse de, her nedense bu başvuru kabul edilmez. Önce Beyoğlu’nda, sonra Taksim Cumhuriyet Caddesi’nde bir stüdyo açar. İnsanların resimlerini çeker; düğünlerinde, önemli günlerinde… 1969 yılında emekliye ayrılıp, Almanya’ya gidene kadar sürer bu öykü…

Türkiye’nin bir dönemini aktaran en güzel fotoğrafları çeken Othmar Bey, 7 Nisan 1984 tarihinde Münih’te çocuklarının yanında öldü. Fotoğrafları hâlâ genç Türkiye’nin tanıkları olarak yaşamaya devam ediyor.

1. Sermet Muhtar Alus, “Baharda Sayfiyelere Nasıl Taşınılırdı?” (1940), Eski Günlerde, İstanbul 2001, İletişim Yayınları.

2. Sabri Esat Siyavuşgil, “Bahara Girerken”, Salon, 1 Nisan 1948.

3. Ahmet Haşim, “Bahar”, Bize Göre, Ankara 1981.

4. Salon, 1 Mayıs 1949.

5. Ahmed Rasim, Şehir Mektupları, (1896), İstanbul 1971.

6. Ahmet Hamdi Tanpınar, “İstanbul’un Mevsimleri ve San’atlarımız” (1953), Yaşadığım Gibi, İstanbul, (tarihsiz).

7. Abdülhak Şinasi Hisar, “Boğaziçi’nde Mevsimler”, Boğaziçi Mehtapları, İstanbul 1967.

8. Refik Halit Karay, “Bahar Sesleri”, Bir Avuç Saçma, İstanbul 1939.

9. Orhan Veli, “Denize Doğru” (1949), Nesir Yazıları, Varlık Yayınları.

10. Münir Süleyman Çapanoğlu, “Eriğin İyisi”, Hafta, 16 Haziran 1953.

11. R.H. Karay, agy.

12. Yarım Ay, 1 Nisan 1938.

13. Raphaela Lewis, Osmanlı Türkiyesinde Gündelik Hayat, İstanbul 1973.

14. M.S. Çapanoğlu, agy.

15. Münir Süleyman Çapanoğlu, “Şu Geçen Nisan Ayı”, Hafta, 1 Mayıs 1953.

16. A.Ş. Hisar, agy.

17. Yedigün, 5 Mayıs 1933.

18. Ahmet Muhip Dranas, “Taksi ve Bahar” (1948), Yazılar, İstanbul 1994, Adam Yayınları.

19. Halikarnas Balıkçısı, “Çiçeklerin Düğünü”, Salon, 15 Ekim 1948.

20. Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı (1921), İstanbul 2001, Kitabevi Yayınları.

21. M. Orhan Okay, “Boğaziçi Hâlâ Güzel”, Bir Başka İstanbul, İstanbul 2002.

22. R.H. Karay, agy.

23. A.H. Tanpınar, agy.

24. Abdülhak Şinasi Hisar, Çamlıcadaki Eniştemiz, Ankara (tarihsiz).

Gökhan Akçura, ilkbahar, İstanbul, Othmar Pferschy