Kabuk Değiştiren Bir Müzik
Caz Nereye?

2000’li yılların başlarından bu yana caz müziği alanında önemli bir hareketlenme söz konusu. Bunu özellikle son beş altı yılda, hem cazın anavatanı Amerika’da hem de Avrupa’da müziğin öncü ülkesi sayılabilecek İngiltere’de gözlemlemek mümkün. Her iki ülkede de, önceki kuşağın önemli temsilcilerinin yanında, yeni ve genç bir müzisyen kuşağının ortaya çıktığını görüyoruz. Bunlar arasında caz müziğini yeni ufuklara taşımaya çalışanların yanı sıra, klasik anlamda caz etiketine sığmayacak işler yapan isimler de var. Hatta bazen önceki kuşaktan isimlerin kendilerini yeni akımlara ustaca uyarladıklarını da görmek mümkün. Ancak caz müziği geleneğinden beslenen bu yeni kuşağın üretimi, özünde doğaçlama, kendine has ritim anlayışı ve temalar gibi temel caz müziği prensiplerine dayanmaya devam ediyor. Kısacası, yüzyılı aşkın süredir güncelliğini koruyan caz müziği, yeni bir kabuk değişimi ile yaşam döngüsünü sürdürüyor.

“Albümü kaydettikten sonra bir rüya gördüm. Bir dağın eteklerinde kurulu bir kasabada yaşayan genç savaşçılar vardı rüyamda. Dağın tepesinde ise bir gardiyanın koruduğu bir kapı. Genç savaşçılar dur durak bilmeksizin gardiyanı yenerek kapının kontrolünü ele geçirmek için savaş hazırlıkları yapıyordu. Ancak gardiyan teker teker hepsini alt etmeyi başardı. Ta ki sonuncu savaşçıya kadar. Gardiyanı ancak o sonuncu savaşçı yenebildi. O anda gardiyan hayatında ilk kez tereddüt etti, karşısındaki savaşçının yüreğinin temiz olduğunu ve kendi zamanının sonuna geldiğini gördü.” Amerikan cazının şu sıralar en parlak isimlerinden biri olan saksafoncu Kamasi Washington, ünlü The Epic albümünün adının nereden geldiğini 2016 yılında The New York Times’a verdiği söyleşide böyle anlatıyor. 2015 yılının mayıs ayında yayımlanan albüm, gerçekten de üç saati aşan süresi, on kişilik bir caz grubunun yanı sıra otuz iki kişilik orkestra ve yirmi kişilik bir koro eşliğinde gerçekleştirilmiş epik bir kayıt. Ancak daha da ilginci, aslında caz müziğinin klasik sınırlarını çok da zorlamayan bu albüm, bir anda çok sayıda genç dinleyicinin radarına girmeyi de başardı. Washington kısa süre içerisinde grubuyla birlikte Kuzey Amerika ve Avrupa’nın en iddialı rock festivallerinde (Coachella ve Øya gibi) sahneye çıktı, caz dergileri kadar popüler müzik ve yaşam tarzı dergilerinde röportajları yer aldı.

Kamasi Washington,
24. İstanbul Caz Festivali konserinden, Temmuz 2016,
fotoğraf: Selçuk Polat

Tabii ki bu şöhretin bir sebebi de, Washington ve arkadaşlarının çok daha geniş kitlelere hitap eden Amerikan hip hop camiası ile yakın ilişkileri: “Şu anda hip hop müziği ile büyümüş koca bir caz müzisyeni jenerasyonu var. DJ’ler ve rapper’lar ile beraber büyüdük, hayatımız boyunca o müziği dinledik. J Dilla ve Dr Dre’yi Mingus ve Coltrane kadar iyi biliyoruz” diyor Washington. Kendrick Lamarr ve Snoop Dogg gibi yıldızlarla çalışan bu ekip, beklenmedik bir şekilde caz müziğini tekrar ‘havalı’ yapan isimler olarak gündeme geldiler.

Aslında son dönemlerde caz müziğinde böyle hikâyeleri giderek daha sıkça duymaya başladık. Bazılarını İstanbul’daki farklı festival ve sahnelerde de izlediğimiz bu müzisyenler, kimileri tarafından “cazın kurtarıcısı” veya “yeni nesle cazı sevdiren isimler” olarak takdir edilirken, başkaları tarafından ise caz olarak bile kabul edilmiyorlar. Ancak yine de bir çarpan etkisi söz konusu, bu tür genç ve başarılı isimlerin artması başka genç müzisyenleri de benzer şeyler üretmek konusunda cesaretlendiriyor, ayrıca daha geniş kitlelerin ilgisini uyandırmaya yardımcı oluyor. Bu isimlerin bazılarına birazdan tekrar geleceğim. Ama belki şuradan başlamak lazım, bu yeni hareketliliğin öncesinde ne vardı? Kamasi Washington’dan önce ‘yeni’ bir caz yok muydu?

Üzerine uzun uzun yazılıp çizilmiş caz tarihi, bu yazının esas konusu olmayabilir ama geçmişe kısaca bir bakış atmakta fayda var. Caz müziğinin durağanlaştığı, yeni bir söz üretilemediği neredeyse 1960’lı yıllardan bu yana konuşulan bir şey. Caz tarihinin en önemli ve klasikleşmiş bazı albümlerinin çıktığı 1959 yılında bile dönemin dergilerinde “cazın altın yılları” başlığıyla çıkan yazılar görmek mümkün. Müzik yazarı Nate Chinen, geçtiğimiz yıl yayımlanan Playing Changes isimli kitabında bu konuyu Amerika açısından daha detaylı inceliyor. 1960’lar ve 70’lerde caz müziği eğitiminin yaygınlaşması,1 büyük plak şirketlerinin yaptığı önemli caz derlemeleri ve kurumsallaşmanın etkileri ile cazın yavaş yavaş “Amerika’nın klasik müziği” hâline gelmeye başladığını belirtiyor Chinen.2

1980’lere gelindiğinde ise cazda geleneği koruma eğiliminin Jazz At Lincoln Center, SFJAZZ Center gibi kurumsal “caz merkezleri” sayesinde daha da arttığını, büyük sermayelerle desteklenen bu tarz caz merkezlerinin etkisiyle Amerika’da caz seçkinciliğinin daha da keskinleştiğini ifade ediyor.3 Geleneği korumaya verilen bu önem, cazın toplumsal konumunun (ve belli bir zümrede popülerliğinin) yükselmesine sebep oluyor: Caz Amerika’nın klasik müzik salonlarına giriyor, smooth jazz gibi tarzlar bu dönemde yükseliyor ve kitleselleşiyor. Ancak diğer taraftan bu korumacı yaklaşım müziğin gelişimini engelleyen, statik hâle getiren bir durum da yaratıyor. Ken Burns’ün 2001 yılında yayımlanan ünlü Jazz belgeseli, caz tarihine getirdiği gelenekçi bakış ile tartışmanın katalizörü sayılabilir: Tarihsel akışı 1975 yılında biten belgeselin son bölümünde Branford Marsalis’in 1970’lerden sonra cazın bir anlamda öldüğünü söylemesi ve belgeselde cazda belli bir çizginin dışında kalan birçok müzisyene (Archie Shepp, Albert Ayler, Bill Evans, ve Keith Jarrett bunlardan bazıları) yer verilmemesi yüzünden çok ciddi tartışmalar yaşanıyor.4

Ancak tam da o yıllarda, hem Amerika’da hem de Avrupa’da cazda farklı sesler de giderek artmaya başlıyor. 1990’lı yılların ortalarında Buckshot LeFonque projesiye Branford Marsalis ve aynı dönemde Kuzey Avrupa’da New Conception Of Jazz kayıtları ile Bugge Wesseltoft gibi isimler, elektronik dans müziği ile cazı bir araya getiren ilk popüler denemeleri sunuyorlar. Brad Mehldau, 1998 yılı albümü Songs: The Art Of Trio Vol. Three’deki Radiohead’den “Exit Music (For A Film)” yorumu ile indie rock müziği caz ile birleştirirken, kendisinden sonraki müzisyenlere de önemli bir kapı açıyor. Yine o dönemde çok sayıda müzisyen, acid jazz ve nu jazz gibi isimler alında caz, funk ve dans müziğini bir araya getiren çalışmalar yapıyor. İlk başlarda basit örneklemelerden öteye gidemeyen bu çalışmalar zamanla daha yaratıcı ve anlamlı bir hâle geliyor. Ve tabii ki radyolar ve DJ’lerin etkisini de unutmamak lazım. Caz melodileri ve anlayışı ile elektronik dans ritimlerini buluşturan bu yeni tarz müziklere setlerinde sıkça yer veren genç İngiliz DJ Gilles Peterson, o dönemlerde ismini duyurmaya başlıyor.

2000’li yılların başlarında iki farklı piyano üçlüsünden burada ayrıca bahsetmek şart diye düşünüyorum. Bunlardan ilki piyanoda Ethan Iverson, basta Reid Anderson ve davulda David King’den oluşan The Bad Plus. Üçlü 2000 yılında bir araya geliyor ancak kendilerinden ciddi şekilde söz edilir olması 2003 yılında yayımlanan ikinci albümleri These Are The Vistas ile oluyor. The Bad Plus, o döneme kadar pek denenmemiş bir şeyi yaparak, Nirvana’dan “Smells Like Teen Spirit”in yanı sıra elektronik müziğin o dönem en yenilikçi isimlerinden Aphex Twin ve rock yıldızı Blondie’den birer parçayı da kendi caz anlayışlarıyla yorumluyor. Albüm versiyonları bir yana, konserlerindeki enerjileri ve yenilikçi yaklaşımlarıyla kısa sürede caz müziğinin yeni yıldızları olarak ciddi bir ün kazanıyorlar.

e.s.t. üyeleri Magnus Öström,
Esbjörn Svensson ve Dan Berglund,
son albümleri
Leucocyte’nin
tanıtım fotolarından, 2008,
fotoğraf: Joerg Grosse-Geldermann

Diğer taraftan Kuzey Avrupa’da, İsveç’ten bir üçlü, Esbjörn Svensson Trio (veya kısaca e.s.t.) caz dinleyicilerine yepyeni kapılar açıyor: Gençliğinde Deep Purple, Jimi Hendrix gibi rock yıldızlarını dinleyerek büyüyen Esbjörn Svensson’un liderliğini yaptığı e.s.t., 2000’li yıllara kadar İsveç’in dışında pek bilinmiyor. 2002 yılında yayımlanan Strange Place For Snow, grup için gerçek bir dönüm noktası oluyor ve bu albümü takiben sadece Avrupa’da değil Kuzey Amerika ve Japonya’da da konserler veriyorlar. Ancak başarıyı ertesi yıl yayımlanan Seven Days Of Falling albümü ile yakalıyor üçlü, bu albümün çıkışını takip eden on iki aylık süre içerisinde 100.000’in üzerinde seyirciye ulaşıyorlar ve albüm çeşitli ülkelerde pop müzik listelerine bile girmeyi başarıyor! Üçlü, Svensson’un 2008 yılındaki talihsiz ölümüne kadar aynı başarılı ve üretken çizgiyi koruyor. Birlikte yaptıkları müziğin enerjisi ve her bir müzisyenin kendi karakterleri ile öne çıktığı e.s.t., sahnede bir caz üçlüsünden ziyade rock gruplarını hatırlatıyor. Caz müziğinin en klasik formasyonlarından olan piyano üçlüsüne alışıldık form ve seslerin dışında bir yaklaşım kazandıran bu iki öncü ekibin Avrupa ve Amerikan cazına olan etkisi bugün bile kendisini hissettirmekte, halen çok sayıda gruba ilham kaynağı olmaya devam ediyorlar.

2010’lu yıllarla ise caza yeni soluklar getiren başka isimleri görmeye başlıyoruz. Bunlar arasından Robert Glasper ve Esperanza Spalding’in isimleri biraz daha öne çıkıyor. 2012 yılında ünlü Blue Note plak şirketinden dördüncü albümü Black Radio’yu yayımlayan piyanist Glasper, caz eğitimini New York’un ünlü New School Üniversitesi’nde, Christian McBride ve Kenny Garrett gibi isimlerden almış, klasik caz piyanosuna hâkim bir isim. Hip hop ve R&B müziği ile büyüyen Glasper, daha ilk albümlerinden başlayarak caz standartları ile güncel eserleri başarıyla birleştirdiği ilginç parçalara imza atıyor. Erykah Badu’dan Mos Def’e birçok ismin konuk olduğu Black Radio albümünün çıktığı günlerde verdiği bir röportajda “bu [albüm] caz mıdır?” sorusunu şöyle cevaplıyor Glasper: “Bütün amacım müziğime yeni bir kitle kazandırmak. Derdim Charlie Parker’ı herkese sevdirmek değil. […] doğrusu herkes cazı sevecek diye de bir şey yok, samimi olalım. Herkes her şeyi sevemez. Kuşaklar arasında kopukluklar olur ve bazıları o müziği aynı şekilde hissedemeyebilirler belki. Ama bazı şeyleri yapmanın da zamane bir yolu vardır ve ben de kendimce, bu yaptığımı hâlâ caz sayıyorum.”

Esperanza Spalding,
19. İstanbul Caz Festivali konserinden, Temmuz 2012,
fotoğraf: Fatih Küçük

Son yılların en başarılı basçılarından biri olan Esperanza Spalding ise ismini, 2011 yılındaki 53. Grammy ödüllerinde —Justin Bieber’i geride bırakarak— en iyi yeni sanatçı ödülünü almasıyla duyurdu. Bir önceki kuşağın önemli kadın müzisyenlerinden Geri Allen ve Terri Lyne Carrington ile de çalışmış olan Spalding, erkeklerin egemen olduğu caz dünyasında enstrümanını ‘erkek gibi’ çalmadan da başarılı olunabileceğini göstermesi açısından ayrı bir öneme sahip. Müzisyenliğiyle olduğu kadar yaratıcı fikirleriyle de öne çıkan Spalding, 2017 yılı albümü Exposure’u internet üzerinden elli saatlik bir canlı yayın ile tamamladı, aynı kaydın birkaç gün öncesinde ise mimar Frank Gehry ile bir saatlik spontane bir düet gerçekleştirdi!5 Spalding için “birbirinden bu kadar farklı alanda böylesine başarılı olan çok az insan vardır” diyor hocası Terri Lyne Carrington, “o müzik dünyasındaki genç kadınlar için bir örnek oluşturuyor.”

2010’ların başında Esperanza Spalding, Robert Glasper ve Kamasi Washington gibi isimlerin rüzgârı, caz müziğinin popülerliğine daha genç müzisyen ve dinleyiciler arasında ciddi bir ivme kazandırdı. Amerika’da funk, rock ve fusion’ı bir potada eriten Snarky Puppy ve Vulfpeck gibi ekipler ve Kanada’nın popüler gruplarından BADBADNOTGOOD, büyük arenalarda verdikleri konserler ile geniş kitlelere erişiyorlar. İngiltere’de ise caz etkileşimli işler yapan genç ekiplere her geçen gün bir yenisi ekleniyor. Artık caz ve groove temelli müzikler alanında adeta bir guru olarak görülen Gilles Peterson’ın plak şirketi Brownswood tarafından 2018’de yayımlanan ve tamamıyla genç sanatçılara ayrılan We Out Here derlemesi, adeta yeni bir caz manifestosu olarak karşılandı. Şu günlerde çok sayıda yeni ekibin piyasaya çıktığı İngiltere’de Gogo Penguin, Mammal Hands, Sons Of Kemet gibi topluluklar ve Shabaka Hutcings, Nubya Garcia, Yussef Dayes, Oscar Jerome gibi önemli müzisyenler bu yeni müziğe yön veren isimlerin başında yer alıyorlar.

Makaya McCraven,
Salon İKSV konserinden, Kasım 2017, fotoğraf: Onur Doğman

Son yıllarda farklı müzik tarzları arasında geçişkenliğin hayli yüksek olduğu bariz bir gerçek. Pop, rock, folk gibi yerleşik tarzlar, genç müzisyenlerin elinde durmadan birbirlerine karışıyor, kimi yerde sulanıyor, seyreliyor, kimi yerde bambaşka şekiller alarak dönüşümler geçiriyor. Bütün bu süreçlerin caz müziği için de geçerli olmadığını düşünmek imkânsız. Ben bunun kendi başına kötü bir şey olmadığını düşünenlerdenim. Elektronik müzik ile caz unsurlarını kendince birleştiren yirmi beş yaşındaki Spotify kuşağı yıldızı Masego, büyük caz festivallerinde doğaçlama müziğin gücünü genç kitlelere farklı bir şekilde ulaştırıyor. Genç davulcu Makaya McCraven, son albümü Universal Being ile hip hop ve R&B seven geniş kitlelere hitap edebiliyor. Kimi yerlerde “cazın kurtarıcısı” gibi sunulan bu isimler, aslında böyle anılmaktan da çok memnun değiller. “Yaptığım caz müziğindeki avangard konseptleri daha geniş kitleler için daha anlaşılabilir ve özümsenebilir bir hâle getirip tekrar sunmak” diyor McCraven. Sonuçta ortaya çıkan bu değişik sesleri, aslında caz denen koca ağacın taze filizleri gibi düşünmek lazım. Her filiz yeşermiyor belki, ama ağaç da ancak bu filizlerle yaşayıp büyümeye devam ediyor.

Bitirmeden bir not: Bu uzun yazının son kısmını Türkiye’de bu alanda neler olup bittiğine ayırmayı düşünmüştüm. Henüz caz müziği eğitiminin bile oldukça cılız bir durumda olduğu ülkemizde, aslında genç müzisyenlerden yeni bir kuşağın yeniliklere açık ve caz müziğinin temellerinden yola çıkan başarılı işlere imza attıklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak birbirinden oldukça ayrı yerlere giden bu çalışmaları derli toplu değerlendirmek, başlangıç noktalarının adını koymak, birbirleri ile nasıl bağlandıklarını söylemek şimdilik biraz zor. Belki bunu da bir başka yazının konusu yaparız diyerek burada noktayı koyalım.

1. Nate Chinen, Playing Changes: Jazz For The New Century, New York: Pantheon Books, 2018, s. 123.

2. a.g.e., s. 13.

3. a.g.e., s. 67.

4. Bu konuda o dönemde The Guardian’da Richard Williams imzasıyla yayımlanan yazı hayli ilginç: “Jazz: the obituary.” Yine 2004 yılında yayımlanan bir kitaptan alıntıyla şu yazıya da göz atılabilir: “How Ken Burns Murdered Jazz.”

5. Gehry bu bir saat içinde Spalding’e çizimleriyle eşlik ediyor!

caz, Harun İzer, melez, müzik