“Tmíma Allodapón”,
fotoğraf: Melis Cankara,
2019
aklı bir karış adada
Allodapón’un Gediklisi

Kuyrukta daha fazla beklememek konusunda ısrarcı olsam da bana eşlik eden danışmanım Antonis, belki başka zamanı olmadığından, belki de eninde sonunda bunu yapacağımıza göre gelmişken işi biraz hafifletelim diye düşündüğünden “Bekleyelim, ama ayıp olmazsa ben şurada biraz çalışmalıyım.” dedi nazikçe. Binanın içerisinde nereye çıktığını anlayamadığım üç basamağa oturdu, sırtını ardında yıllardır hiç açılmamış gibi duran kapıya yaslayarak bilgisayarını açtı ve çalışmaya başladı. Böylece onun vaktini gereksiz yere alıyor olmak konusunda benim de içim biraz olsun rahatlamış oldu. Burada geçireceğimiz dört saat boyunca bu basamaklar onun geçici ofisi, diğer bekleyenlerin de sırayla dinlenme yeri olacaktı. Yalnız durumda bir tuhaflık olduğu aşikârdı. Son sekiz ay içerisinde buraya altıncı ziyaretim olmasına rağmen ilk kez bu kadar kalabalıktı. Dahası kuyruk tam bir saattir hiç ilerlememişti, ki bu da alışıldık bir durum değildi. Bu arada, ‘ziyaret’ işin latifesi; aklı başında bir insanın durup dururken geleceği bir yer değil burası. Son sekiz aydır hunharca kâğıt topluyorum. Konsolosluklar, noterler, avukatlar, devlet hastaneleri, vergi daireleri, bankalar ve sigorta kurumlarından topladığım muhtelif belgeyi belirli aralıklarla buraya getiriyorum.

Allodapón,1 benim için kayıp bir orman. Sürekli tekrar eden somurtkan suratlı vesikalıklarla kamuya zararsızlığımı ispatlayan raporlar havada uçuşuyor. Adamların bir bildiği var elbet, belki de bu bir tür direnç testi. Ya da gerçekten merak ediyorlar onca kâğıda rağmen akıl sağlığımı hâlâ koruyup koruyamadığımı. Bunca söylenmemim sebebi normalde bir kere Türkiye’de, bir kere de burada yapmam gereken işi her iki tarafta da ikişer kere yapmak zorunda kalmam. Bu, temelde benim burada kalma niyetimin geliş biçimimden azade gelişmesiyle ilgili bir durum. Ne var ki, bu başvuru karmaşasında tüm tarihler kaydığı için normalde yılda bir kere yapılan yenileme işlemi benim için altı ay sonrasına denk gelecek, yani çift dikiş bir anlamda devam edecek… Öte yandan, insan Allodapón’da olması gerekenden azıcık daha uzun vakit geçirdiğinde anlıyor gerçek göçmenliği. Bakmayın mızıldandığıma; nihayetinde daha önce yaşadığım, dilini, insanını ve coğrafyasını bildiğim bir yerdeyim. Zorunluluktan değil, kendim için daha iyi olacağına inandığım için buradayım. Yasalara uygun bir işte çalışıyorum ve en önemlisi yalnız da değilim. En ufacık bir sorunda yardıma koşan, cömertçe vaktini ayıran arkadaşlarım ve hocalarım var yanımda. Hatta yüksek lisans öğrencileri, enstitüdeki araştırmacılar ve üniversitedeki akademisyenlerden mürekkep, organize bir oturum izni refakat ekibi olduğunu söylesem, abartmış olmam herhalde. İkinci başvurumu ülkenin genel olarak kapalı olduğu ağustos ayında yapışımı saymazsak ‘olağandışı’ hiçbir şeyle karşılaşmayan, ziyadesiyle şanslı bir göçmenim. Yine de her şeye rağmen, kolay olmadığını söylemeliyim.

Bir yandan bunları düşünüp, göz ucuyla Antonis’e bakarken kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Saatlerdir ilerlemeyen kuyruğun sebebi açıklandı; içeride Çinli bir aile “altın vize”2 başvurusu yapıyormuş. Allodapón’un kapanmasına bir saat kala, açıkta duran dosyalarla uyumlu ‘toprak rengi’ gömleğiyle şube müdürü de peyda oldu: “Bugün maalesef hepinizin işlemini yapamayacağız. Durumu acil olmayanlar boşuna beklemesin.” açıklamasını yaptı. Kalabalık, haklı olarak, yeniden homurdanmaya başladı. Şube müdürü bu sefer de tek tek sıradakilere oturum izinlerinin ne kadar süresi olduğunu sordu. Sıra bize gelmeden Antonis’e baktım yine, “gidelim mi?” diye. Başını önce hafifçe kaldırıp beni yanıtladı, sonra işine devam etti. Kuyruğun en önündeki adam, “Ben Atina’da yaşıyorum, bugün geri döneceğim, ne yapayım otelde mi kalayım?” diye sordu. Keskin bir “kal” yanıtıyla kapı kapandı. Ama yüzümüze kapanan kapıya kalabalıktan kimse aldırış etmedi. Herkes beklemeye devam etti. Ben kuyruktan çıkıp, basamağa oturdum. Arkamdaki mor sarıklı adam gözüyle “sıranı merak etme” der gibi bana baktı ve arkadaşıyla konuşmaya başladı. Böylece son bir saati de geçirdik derken kapı tekrar açıldı ve ön sıralardan birkaç kişiyi içeri aldılar. Şanslıyız. Antonis, bilgisayarını kapattı, ben telefonumu elime aldım. Karşımda duran dosyaların fotoğrafını çekmeye çalışıyorum. Derken, şube müdürüyle göz göze geliyoruz. Benden çok emin değil, ama Antonis’i kesinlikle hatırlıyor. Allodapón’da bir göçmeni hatırlayacak hâli de yok herhalde. “Siz üniversitedendiniz değil mi? Ne yaptınız, halledebildiniz mi?” diye nazikçe soruyor. Türkiye’den aldığım vizeyi göstererek, yeniden başvuracağımı söylüyorum. Bir baş hareketiyle bizi onaylayıp, iyi günler dileyerek odasına çekiliyor. Çok tuhaf, iki ay önce telefon ederek beni buraya görüşmeye çağırdıklarında Antonis’le duyduklarımıza inanamamıştık. Az önce bizi onaylayan kibar beyefendi, Avrupa Birliği’ne üye olmayan ülke vatandaşlarının yalnızca çiftçi ya da temizlik görevlisi olarak Yunanistan’da tam zamanlı çalışabildiklerini söylemişti bize. Vizeme bakıyorum, apaçık başka bir şey yazıyor. Kendisini dinleseydim; ben, Allodapón’un gediklisi, şimdi yeni kariyerimin ilk basamaklarını ağır ağır çıkıyor olacaktım. Bu arada bir ailenin parmak izi alınıyor. Ben sekiz ay önce vermiştim; “acaba benden de yine isteyecekler mi?” diye düşünüyorum. Bütün bu kâğıt maratonunun sonunda parmak izinizi alıp, size yeni kimliğinizi veriyorlar. Çünkü artık elinizdeki kimliğin geçerli olmadığı topraklardasınız ve bundan sonra zemin hep daha kaygan olacak… Aslında bu süreçte, tüm sınırlarınız ve eşikleriniz yeniden çiziliyor. Aniden içinizden bir canavar da çıkabilir, hiç olmayacak bir duruma tolerans da gösterebilirsiniz. Öğrenmeye gönlünüz varsa beklemenin ve sabrın yeni anlamlarını da keşfedebilirsiniz. Ciddiyet tartınız da değişir, zaman biriminiz de. Göçmenlik, bir anlamda insanın parmak izlerinden yeni bir kimlik yaratma çabası. Ben bunları düşünürken, ortalık yine karışmış. Ailenin küçük kızının polidaktilisi (çok parmaklılık) olduğu için görevliler ne yapmaları gerektiğini anlamaya çalışıyorlar. Muhtemel o ki, önlerindeki formda altıncı el parmağının izini yerleştirebilecekleri bir kutucuk yok. Bu formlar, sağ baş parmaktan serçe parmağa (tek tek); sol baş parmaktan serçe parmağa (tek tek); sol el dört parmak (beraber); sol-sağ baş parmaklar (beraber) ve sağ el dört parmak (beraber) alınacak izlere göre düzenlenmiş durumda. Emin olmamakla birlikte parmak izi alış sıra ve yöntemlerinin aynılığından bu formların bir tür evrensellik içerdiğini düşünüyorum. Tıpkı ve maalesef bu hikâyenin kendisi gibi.

Bizi silkeleyip kendimize getirecek olan belki de altıncı parmak. Onu düzenlenmiş formlara yerleştiremediğiniz gibi, bildiğimiz bütün parmak isimlerini de alt üst ediyor. Nedir? Hepimiz insanız ve hepimiz bu dünyada kendimiz için daha iyi olanı istiyoruz. Altın vizeye başvuran Çinliler gibi, göçmenler gibi, mülteciler gibi, benim gibi ya da kalmayı tercih edenler gibi… Ama yollar sadece bazılarına açık. Hayata tutunduğumuz parmak uçlarımız kesildiğinde, hepimizin canı yanıyor. Hepimiz bir bantla kapatıyoruz yaramızı, ‘ten rengi’3 bir bantla. Hiç düşündük mü, o bantlar niçin tek bir renk? Kimliğimizi mecbur olduğumuz ‘öteki’ hep sinsi dilimizde gizli. Hangimizin teninin rengi ya da hangi toprağın rengi? Oturup yeniden öğrenelim mi bildiğimiz tüm dilleri?

“Tmíma Allodapón”,
fotoğraf: Melis Cankara,
2019

1. Tmíma Allodapón [Τμήμα Αλλοδαπών]: Yabancılar Polisi.

2. Altın vize, Yunanistan’da 250 bin avroyu aşan gayrimenkul sahiplerine ve yatırımcılara verilen bir oturma izni. Göç Politikaları Bakanlığı’nın Haziran verilerine göre altın vize almış 413 gayrimenkul sahibiyle Türkiye’nin üçüncü sırada yer aldığı listede Çin, 2.757 gayrimenkul sahibiyle başı çekiyor. Aileleriyle birlikte bu rakam 7.862’ye ulaşıyor.

3. Farklı ten renklerine göre yara bandı üretimi yapan birisi aktif, iki firma bulabildim. Bu başlı başına bir yazı konusu olacağı için bu metinde ayrıntılandırmıyorum. İlgilenenler Ebon-Aid’in The Atlantic’deki hikâyesini okuyabilir.

aklı bir karış adada, Girit, göç, göçmen, Melis Cankara, öteki, Yunanistan