Irene Taylor,
Trees and Other Entanglements, 2023,
kaynak: Sky

Ağaçların
Hafızasında İnsan: Trees and Other Entanglements

İnsanın doğayla kurduğu bağların en kadim tanıklarından biri ağaçlardır. Yeryüzünün derinliklerine kök salarken göğe doğru yükselen bu varlıklar sadece ekolojik bir varoluşu değil, insanın kendini anlama biçimlerini de simgeler. Mitolojilerde kutsal kabul edilen, kültürlerde kökeni ve sürekliliği işaret eden, gündelik yaşamda gölge, barınak ve estetik sağlayan ağaçlar aslında insanın hafızasıyla iç içe geçmiştir. Irene Taylor’ın Trees and Other Entanglements adlı belgeseli bu çok katmanlı ilişkiyi günümüzden örneklerle ortaya koyarak insan ile ağaç arasındaki dolanıklığı yeni bir gözle düşünmeye davet ediyor.

Belgeseli anlamak için öncelikle Taylor’ın kullandığı entanglement kavramının üzerinde durmak gerekir. Bu kavram sadece fiziksel bir sarmaşmayı ya da köklerin birbirine geçmesini değil, insanların yaşam öykülerinin ağaçlarla kurduğu karmaşık ilişkiler bütününü ifade eder. Yönetmen filmin merkezine ağaçları koyarken aslında insanın hikâyesini de yeniden yazmaktadır. Bir aile ağacı, bir bahçe ya da bir orman… Bunların her biri yalnızca doğal oluşumlar değil, aynı zamanda insanın aidiyet, çatışma ve uzlaşma deneyimlerini açığa çıkaran birer semboldür. Taylor’ın ifadesiyle: “Biz entanglement’ların ta kendisiyiz.”

Belgeselin en dikkat çekici yanlarından biri, farklı karakterlerin ağaçlarla kurduğu ilişkilerin aynı filmde buluşmasıdır. George Weyerhaeuser, Ryan Neil, Beth Moon ve Dirk Brinkman gibi isimler aslında birbirinden oldukça farklı dünyalara aittir. Weyerhaeuser, ailesinin devasa kereste imparatorluğunu modern yöntemlerle dönüştüren ve bu süreçte ciddi çevresel tahribata yol açan bir figürdür. Bir yandan ağaçların yok edilmesine neden olurken, diğer yandan Pacific Bonsai Museum gibi girişimlere destek veren bir korumacı kimliğiyle karşımıza çıkar. Onun hikâyesi insanın doğa karşısındaki ikili konumunu simgeler: Hem tüketici hem koruyucu, hem yıkıcı hem yaratıcı.

Öte yandan Neil’in hikâyesi bu ikiliği daha farklı bir düzlemde gösterir. Japon bonsai sanatını ustalıkla öğrenmiş sayılı Amerikalılardan biri olan Neil, ağacı şekillendiren ama aynı zamanda ona saygı duyan bir karakter olarak karşımıza çıkar. Burada sanat ile doğa arasındaki sınır yeniden düşünülür: İnsan doğaya hükmeden mi yoksa onunla birlikte üreten mi? Taylor’ın kamerası Neil’in çalışmalarından üreyen bu soruya cevabı izleyiciye bırakır.

Moon diğer taraftan, fotoğraf sanatı aracılığıyla ağaçlarla kurulan duygusal bağı görünür kılar. Mojave Çölü’nde bir Joshua ağacını ararken gösterdiği tutku ya da iklim değişikliğinin yok ettiği bir ağacın ardından yaşadığı derin yas, doğa kayıplarının bireysel hafızada nasıl karşılık bulduğunu ortaya koyar. Moon’un hikâyesi belgeselin en dokunaklı bölümlerinden biridir. Onun bir noktadan sonra ağaçları değil tohumları fotoğraflamaya başlaması, kaybın ağırlığının sanatsal pratiğe nasıl yansıdığının somut bir göstergesidir.

Son olarak Brinkman’ın reforestation [yeniden ağaçlandırma] çabaları filmin umut veren damarını oluşturur. Elli yılı aşkın süredir yürüttüğü çalışmalar doğanın yenilenme gücünü ve insanın bu sürece katkıda bulunma imkânlarını hatırlatır. Brinkman’ın hikâyesi ağaç-insan ilişkisinin sadece sömürü ve kayıp üzerinden değil, aynı zamanda onarım ve geleceğe yatırım üzerinden okunabileceğini gösterir.

Belgesel sadece bu karakterlerin öykülerinden ibaret değildir; yönetmenin kişisel yolculuğunun da bir yansımasıdır. Özellikle babasının demansla mücadelesini sarmaşıkların bir ağacı boğması metaforu üzerinden düşünmesi filmin en kuvvetli otobiyografik boyutunu simgeler. Daha önce Moonlight Sonata ve Hear and Now gibi filmlerinde babasının hikâyesine odaklanan Taylor, bu belgeseli bir tür kişisel üçlemenin parçası olarak da görür. Bir ağacın boğulması ile bir beynin yavaş yavaş işlevini yitirmesi arasındaki benzerlik, doğa ile insan arasındaki bağın yalnızca dışsal değil içsel ve duygusal bir nitelik de taşıdığını hatırlatır.

Belgeselin yapım süreci de dikkat çekicidir: Başlangıçta dünyanın farklı bölgelerinde çekim yapmayı planlayan Taylor, pandemi koşulları nedeniyle bu planlarını daraltmak zorunda kalır. İtalyan zeytin ağaçları, Vincent Van Gogh’un son tablosundaki ağaç ya da Amazon yağmur ormanlarındaki kesimler yerine Kuzey Amerika’nın daha sınırlı bir coğrafyasına yoğunlaşır. Ancak bu kısıtlama filmin odağını güçlendirmiştir. Taylor’ın ifadesiyle pandemi “anlatısal sınırlamalar getirerek hikâyeyi daha da yankılı” hâle sokmuştur.

Trees and Other Entanglements izleyiciyi sadece ağaçlara değil kendi yaşamındaki dolanıklıklara da bakmaya davet ediyor. Her bir karakterin hikâyesi bireysel düzeyde insan-doğa ilişkisini açığa çıkarırken, toplamda küresel bir sorumluluğa işaret ediyor: Ağaçlarla kurduğumuz bağ aslında kendimizle ve birbirimizle kurduğumuz bağın aynası. Bu film ne sadece ağaçlar hakkında bir belgesel ne de yalnızca insanlar üzerine bir anlatı. İki dünyanın birbirine nasıl düğümlendiğini, bu düğümlerin nasıl bazen bir yara bazen de bir iyileşme kaynağı olabileceğini gösteriyor.

Sonuç olarak Taylor’ın belgeseli hem kişisel hem kolektif, hem estetik hem ekolojik düzeyde bir düşünme alanı açar. İzleyiciye şu soruyu sorar: Bir ağacın gövdesinde, dallarında ve köklerinde kendi hikâyemizi ne kadar görebiliriz? Ve belki de daha önemlisi, bu hikâyenin gelecekte nasıl yazılacağını belirleme gücüne sahip miyiz? Trees and Other Entanglements bu sorulara kesin yanıtlar vermek yerine bizi bu soruların etrafında dolaşmaya, kendi entanglement’larımızı keşfetmeye çağırıyor.

ağaç, belgesel film, doğa, film, Hakan Çevik, Irene Taylor, insan, sinema, Trees and Other Entanglements