Muhitte Tat Yok

Semtin sokaklarıyla ilişkim çocukluğumda başladı. İlkokulum ve lisem, dar bir sokağı andıran Bozkurt Caddesi’ndeydi. Üniversite yıllarında yine o caddeye taşındım. Uzun, dar yolları boydan boya yürür, eve ulaşırdım. Kiliseleri, pazarı, terzisi, spor kulübü, pastanesi, ayakkabıcısı ve mezarlıkları… Hepsi birbirinden farklı kültürlerin ve halkların izlerini taşıyan bu semte “evim” diyordum. Sokaklarında bazen anılarımın konforunda kayboluyor, bazen ise yarı açık bir cezaevindeymişim gibi hissedip kaçmak istiyordum. Doğup büyüdüğüm bu mahalle, geçmişte de günümüzde de ayrıksı olarak görülüyor, bazılarına göre ise bir “getto”yu andırıyordu. Semtle ilgili hatıralarım, çocukluğumda mekânlarla kurduğum ilk temaslarla şekillendi. Bu yüzden kiliseler bana hep hüzünlü bir şiiri anımsatır.

Son durakta bulunan Aya Dimitri Kilisesi’ne ilk defa Noel zamanı gitmiştim. Annem, yedi yaşımdayken elimden tutup beni oraya götürdü. Noel hediyeleri dağıtıyorlardı. Papazlar, bizim Ortodoks olmadığımızı, hatta Hristiyan bile olmadığımızı anladıkları için beni sıranın en sonuna koymuşlardı. Çocuk aklımla çok üzülmüş, ağlamıştım. Hediyemi ancak gözyaşlarımla almıştım. Daha sonraları pazar ayinlerine denk geldikçe, bu hüzünlü şiiri kendimle ilişkilendirmek yerine, kilisenin tek başına ve yalnız kalmış hâlini, ürkek ziyaretçileriyle anlam bulmasını izledim. Ayin sonrası kilisenin kapısından çıkıp, Akağalar Caddesi’nden Dolapdere’ye doğru yokuş aşağı salındığımda, rüyalarımdaki o tekrarlanan tedirginlik kendini hissettirir. Sanki her an ayağım kayacak, kaymamak için tırnaklarımla yokuşa tutunmam gerekecek. Oysa yol beni başka bir kiliseye, etrafına kurulu bit pazarına çıkarır.

Pazar sabahlarının ilk saatlerinde, Akağalar Caddesi’nin sonunda, Mihmiran ve Feylesof sokaklarının kesişiminde kurulan bit pazarına yaklaşık on beş yıldır alışkanlıkla giderim. Annem ile kız kardeşim bu pazara hiçbir zaman ilgi duymadı. Babam ise gezmeyi ve alışveriş yapmayı sever. Bu konuda ona benzemişim. Babamın, pazara açılan sokağın köşe başında, 90’lı yılların ortalarından beri işlettiği “Asmalı Café” adında bir mahalle kahvesi vardı. Çocukluğumun büyük bir kısmı hâliyle burada geçti. Pazarla kurduğum bağ da o yıllarda şekillendi. Her pazar, kahveden çaylar tezgâhlara taşınırdı. Babam, pazar günleri çaydan para kazanıyordu. Kahvenin esas gelir kaynağı ise gizlice oynattığı kumar masalarıydı. Tezgâh sahipleri bazen çayları veresiye yazdırırdı. Bu yüzden, beğendiğim bir eşya ya da kıyafet olduğunda, borçlarını silmem karşılığında onları almamı öneriyorlardı. Bazen de iki-üç çay ısmarlama karşılığında alışveriş yapabiliyordum.

Bit pazarı, 2025, kaynak: Ferhat Aktaş arşivi

Yıllar içinde pazarda nasıl dolaşılır, iyi öğrendim. Birinci kural, pazara asla şık giyinerek gitmemektir. Bu yaklaşım, alışveriş sırasında “janti” görünerek alacağınız şeyin fiyatını belirler. Pazarcıların sezgilerinin güçlü ve gözlem yeteneklerinin iyi olduğunu düşünürüm. İkinci kural, biçilen fiyatı fazla bularak kabul etmemektir. Pazarlık yapmayı bu pazarda tecrübe ederek öğrendim, zamanla bu konuda uzmanlaştım. Beğendiğimi çaktırmadan, önce fiyatı sorarım. Teklifimi, söylenen rakamın yüzde ellisi ya da kırkı daha az bir şekilde sunar, sonra beklemeye geçerim. Kabul edilmezse, elimdekini tezgâha geri bırakıp oradan uzaklaşırım. Kurduğum plana göre, bütün pazarı gezdikten sonra en son yine o tezgâha gidip aynı teklifimi tekrar eder, o ürünü mutlaka alırım. İstisnalar hariç, çoğunlukla bu taktik başarılı olur. Almayı düşündüğüm şeyin sorunlarını ve defolarını belirterek pazarlık yapmak da taktiğimin bir parçasıdır. Almayı düşünmediğim, ama beğendiğim bir şeyse övgülerde bulunarak fiyatını hak ettiğini belirtirim. Üçüncü kural, telefonumu ve cüzdanımı güvenli bir yere koymak, ara sıra kontrol etmeyi ihmal etmemektir. Sonuçta burası, nam-ı diğer Hırsız Pazarı olarak bilinir. Pazarın ortalarında kurulan bazı tezgâhlar, Evangelistria Kilisesi’ne sırtını yaslayarak mesken tutar. Kilise, bu pazarın kötü şöhretinden nasibini almış ve yirmi yıl önce, iki özel yapım çanı, bir gece arayla merdiven dayanarak çalınmıştı. Çanları kimin çaldığı hâlâ bulunamadı. Yıllar içinde çevredeki çarpık yapılaşma nedeniyle gizlenen kilise, fark edilmesi zor bir hâle gelmiş durumda. Ancak, güzeli arayanların keşfiyle, tüm ihtişamıyla pazarın atmosferine hâlâ mistik bir hava katıyor.

Kilise duvarına yaslanan tezgâhlar, 2025, kaynak: Ferhat Aktaş arşivi

Pazarı hızlı gezmeyi öğrenerek, gözlerimi adeta bir radar gibi kullanmayı alışkanlık hâline getirdim. Yine de bazı tezgâhlarda durup satıcılarla sohbet etmeyi severim. Özellikle bir şey aradığımda, pazarın türlü türlü, birbirine benzemeyen, beklenmedik hâli, aradığımı hiç ummadığım anda önüme çıkarıyor. Elektronik eşyalar, saatler, mobilyalar, kayak ayakkabıları. Açılmış ya da açılmamış alkoller. Değerli olup olmadığı bilinmeyen eski tablolar, bazen de bir kafeste kuş, kedi ya da tavşan. Bunca zamandır aldıklarıma baktığımda pazarın kıyafetlerime iyi bir katkısı olduğunu görüyorum. İkinci el ayakkabı almak ise risklidir; temiz, kaliteli ve sağlam bir tane bulmak kolay değildir. Yine de iyi bir ayakkabı bulduğumda yaptırmayı düşünerek alırım. Sevdiğim İtalyan tasarımı bir ayakkabıyı tabanı yırtık olduğu hâlde alıp, tamirci aramaya başlamıştım. Aynı şekilde, hafif bir yırtığı olan iyi bir kıyafeti de almamazlık etmez, anlaşabileceğim bir terziyle şahane bir hâle gelebileceğini bilirim. Evimdeki resimlerin zevkli ve birbirinden farklı çerçevelerini de buradan temin ederim. Kitaplar ise fiyatları bakımından en değersiz şeylerdir. Dışı hoş, içi boş ucuz romanlardır bunlar. Kötü kapak tasarımlarını ya da isimlerini beğendiğim için satın alırım. Arkadaşlarıma bu kitapları hediye ederek onları şaşırtıp eğlenirim. Şaşırma hazzından sonraki en büyük haz, şaşırtma hazzıdır sonuçta.

Bir dönem, pazar kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı; birkaç kez zabıta ekipleriyle tezgâh sahiplerinin tartışmalarına tanık olmuştum. Sohbetlerimde, semtte açılan büyük bir çağdaş sanat müzesinin pazardan özellikle rahatsız olduğunu ve şikâyet ettiğini duymuştum. Pazar, yıllardır aynı yerdeydi, fakat şimdi mutenalaştırılan yerleşim alanının kurbanı olmuş, ruhunu yitirmek üzereydi. Artan kiralar, küçük esnafı yerinden ediyor; kalanlar da ayakta kalmak için istemediği değişikliklere razı geliyor. Alışkanlıkların sarsılması, benim gibi düzenine bağlı biri için kolay değil.

İki-üç yıl önce, ceketimin yırtık astarını tamir ettirmek için bir terzi arıyordum. Esnafla ilişkilerimde müşkülpesentim. Eğer karşımdaki kişi benim dilimi anlamıyorsa, bu durum zorlayıcı oluyor. On yıl önceki terzim, Yehova’nın Şahitleri’ne katılıp ailesiyle birlikte Fethiye’ye taşındığından beri bir terzim yoktu. İstediğimi dinlemeyen ve kendi bildiğini yapan bir esnaf benim için sürdürülebilir olamazdı. Huysuz, kıl bir müşteri olarak algılanmadığım bir esnafa ihtiyacım vardı. Bir sokak arasında, karşıma Ulaş Terzi çıktı. Astarı incelerken, “Bu yırtılmamış, biri yırtmış,” dedi. Taksi şoföründen yediğim dayaktan bahsedemedim, sadece gülümsedim. Masasının arkasında, kırık camlı bir çerçeveye sıkıştırılmış ölüm orucunda hayatını kaybeden Grup Yorum üyelerinin fotoğrafları duruyordu. Fotoğrafı sordum, grupla yıllarca çalıştığını, onlarla derin bir bağ kurduğunu anlattı. Beni de tanışıklıklarımız üzerinden sorgulayan bir sıcaklıkla dinledi. Terzi, anlaşılacağı üzere, bir devrimcinin ismini taşıyordu. Farkında değilmişim gibi davranarak, “İsminiz Ulaş mı?” diye sordum. Gülümseyerek, “Yadigâr,” dedi ve duvarda asılı fotoğrafı başıyla işaret ederek ekledi: “Oğlumun adı Ulaş.” Burada yaşayıp yaşamadığını öğrenmek istedim. “86’da taşındım buraya. 10 senedir de Okmeydanı’ndayım,” dedi. “Nasıldı o zamanlar buralar?” diyerek semte ve onun bakış açısına dair bir şeyler öğrenmeye çalıştım. “Daha iyiydi tabii,” diye karşılık verdi. “Mahalle kültürü vardı, şimdiki gibi değildi.” dedi. Bir süre sessiz kaldı ve elindeki işe yoğunlaştı. Ardından aniden durup, “Sokakta kalsam bir daha Kurtuluş’ta yaşamam,” ifadesini kullandı. İşim bittiğinde, “Çay iç, otur,” diyerek davet etti. Başka bir zaman uğrayacağımı söyledim. Gerçekten de uğrayacağım. Terzimi buldum, şimdi de ayakkabılarımı tamir ettirebileceğim birini arıyorum.

Sinemköy Ayakkabıcısı etiketi, 2025,

kaynak: Ferhat Aktaş arşivi

Sinemköy Ayakkabıcısı’nda Ahmet Abi’yle bir pastane poşeti sayesinde tanıştım. O gün pazardan aldığım İtalyan ayakkabılarımı bir pastane poşetinde götürmüştüm. Bu yüzden bana “Çilekli Pasta” lakabını taktı. Tamir için götürdüğüm ayakkabılarıma da bu isimle bir etiket yapıştırıyor. Gerçek ismimi bilmiyor. Bir gün annem, tamirciye ayakkabısını götürdüğünde kendini “Çilekli Pasta’nın annesi” diye tanıtmış. Her dükkâna gittiğimde bana “Pastam nerede?” diye soruyordu. Pasta beklentisi oluşturduğum için ona bir çilekli pasta alıp gittim. Önce ayakkabımı verdim, ardından bu sefer gerçekten bir pastane poşetinde pastayı uzattım. Pasta getirdiğim için tamirden para almamıştı. Daha sonra ayakkabıyı tamir edip etmediğini sormak için aradığımda, ona pastayı beğenip beğenmediğini sordum. Beğenmemiş, kendi daha iyi pasta yapıyormuş. Sadece gülüp “Ne tuhaf adam,” dedim. Ahmet Abi neşeli, güler yüzlü bir adam. İşçiliği mükemmel değil ama gülüşü yetiyor.

Nazar Pastanesi, Vedat Milor’ün lezzet rehberinde yer alıyor. En belirgin özelliği, profiterolüyle ünlü olması. Sahibi Bahattin Boğaz, eski bir maraton koşucusu. Duvarları, koşarken çekilmiş fotoğraflarıyla ve kazandığı madalyalarla dolu. İlkokuldayken, zorba bir çocuğun elinden kurtulmamı sağlayan, benden iki yaş büyük dayım, araya giren Bahattin Bey’e yumruk savurmuştu. O an, dün gibi aklımda kaldı. Pastanenin hikâyesi ise biraz hüzünlüydü. Burası 1946’da Haralambos Dados adlı bir Rum tarafından açılmıştı. Ancak 6-7 Eylül olaylarından sonra Haralambos, 1960 yılında yurdundan ayrılmak zorunda kalmış ve dükkânını Çayeli’den gelen çırağı on yedi yaşındaki Bahattin’e bırakmıştı. Bu, hazin ve trajik hikâyelerden yalnızca biriydi. Kurulduğundan beri takip ettiğim bir spor dergisinin ilk sayılarından birinde röportajına denk gelmiştim. Sporcu kimliği üzerine yapılan sohbette, atletizme Kurtuluş Spor Kulübü’nde başladığını, bir maraton sırasında dönemin Galatasaray yöneticilerinden biriyle tanışıp sponsor bulduğunu ve bu sayede Amerika ile Avrupa’da maratonlara katıldığını anlatıyordu.

Kurtuluş Spor Kulübü, 2025,
kaynak: Ferhat Aktaş arşivi

Kurtuluş Spor Kulübü, Kurtuluş Rum İlkokulu’nun karşısında, kilisenin çaprazında, son duraktan Sefa Meydanı’na doğru ilerlediğinizde sol tarafta yer alıyor. Küçüklüğümden beri anneannemlere giderken minicik kapısının önünden geçtiğim, ancak içini hiç görmediğim için bana her zaman gizemli gelen yerlerden biriydi. Bu gizemi sonlandırma niyetim, yine bir aile ziyareti sonrasında gerçekleşti. Yarı açık olan kapıyı sonuna kadar araladım ve içeri girdim. Beni küçük, naif bir avlu karşıladı. Taş binanın iki yanında hoş ve genç ağaçlarla beraber, Türk bayrağı ile kulübün kırmızı-siyah renklerinden oluşan bayrağı vardı. Altı-yedi basamaklı mermer merdivenler, binaya giriş yolunu oluşturuyordu. Kapının sağında Türkçe, solunda ise Rumca tabelalar asılıydı. Binanın içine adım attığımda, ahşap merdivenler, duvarlardaki gazete kupürlerinden oluşan çerçeveli haberler, madalyalar ve kupalar beni karşılıyordu. Müdür odasının önünden geçerken, masa başında oturan, adını hatırlayamadığım müdüre selam verdim. Yavaşça, artık hiçbir yerde göremeyeceğimiz, ahşap döşemeli tavana sahip tarihi bir basketbol salonuna ilerledim. İçeride, minik bir basketbol takımının, antrenör eşliğinde yaptığı çalışmayı izledim. İki potanın üzerinde Rumca yazılar dikkatimi çekti. Bir süre sonra müdür, tatlı bir misafirperverlikle bana çay ikram etti. Ben ise duvarlardaki fotoğrafları inceledim. Salondaki çocukları ve aralarında Rum olanların olup olmadığını sordum. Müdür, emin olmamakla birlikte, “Sanırım bir tane var,” dedi. Sorular soruları, cevaplar cevapları takip etti. Müdür, Türkiye’ye ara olimpiyatlarda halat atlamada iki altın madalya kazandırdıklarını ve rekorun hâlâ ellerinde olduğunu söyledi. Tarihi ve düzenlendiği yeri sorduğumda ise yine emin olmadığını belirtti. Antrenöre seslenerek, “1900’lülerin hemen başında… Nerede düzenlenmişti ara olimpiyatlar?” diye sordu. Antrenör, “Atina’da,” diye yanıtladı. Duvardaki Rumca ismini ve amblemini görünce eski adını sordum. Belli belirsiz bir gururla, “İlk adımız İraklis Jimnastik Kulübü’ydü, sonra değişti. 1986’da kuruldu bu yer. Hâlâ ayakta kalan en eski kulüptür," dedi. Çok geleni gideni olduğunu, hatta yurt dışından bile ziyaretçilerin geldiğini anlatırken, yüzündeki gurur ifadesi bu kez daha belirgin şekilde dikkat çekiyordu. Müdür, “Beladis Başkanımız olmasa kulüp kapanırdı. Kırk dört yıldır onun sayesinde ayakta duruyoruz. Ekonomik olarak çok zor, sürdürülebilir değil,” diye ekledi. Basketbol takımı için alınması gereken topların maliyetinden bahsetti: “Bir top bile o kadar pahalı ki altı tane almadan maça çıkamıyorsun. Ayrıca ödememiz gereken katılım ücreti de var. Bu yüzden birçok branşı kapatmak zorunda kaldık.” Bir süre sonra konu bana geldi ve ne iş yaptığımı sordu. “Tiyatrocuyum,” diye yanıtladım. Çayını masaya bırakırken beğenmediğini belli etmemeye çalışsa da hissettiren bir şekilde, “Olsun,” dedi. Ardından oğlundan ve mesleğinden söz etti. Oğlunun reklamcı olduğunu ve aylık kazancını söyledi. Müdür, üst kattaki müzeden bahsetti ama gezmeme izin vermedi. Bunun yerine, “Binanın arkasındaki açık antrenman sahasını gezebilirsin,” dedi. Bir yerden alıp bir yerden ikram eden bir kibarlık göstererek. Çay ve sohbet için şükranlarımı sundum. Aşağıya inerek sahayı gezdim. Tahmin ettiğimden çok daha büyüktü. Bu küçük, gizli kapının ardında, içine kapanmış, kederli bir kulübün dünyasını keşfetmenin mutluluğunu hissetmiştim.

Kurtuluş Spor Kulübü, 2025,
kaynak: Ferhat Aktaş arşivi

Mezarlıklar, lise çıkışlarında ya da keyfekeder gecelerde mahalleden arkadaşlarla buluşma noktamız olurdu. Çoğunlukla bu lisemizin arka sokağındaki Aya Lefter Rum Ortodoks Mezarlığı’nın duvarının önüydü. Ekipten farklı olarak, ben mezarlığın içini hep merak ederdim. Parmak uçlarıma yükselip duvarın üzerinden mezar taşlarını inceler, bu sessiz ve büyüleyici alanın gizemine kapılırdım. Bu alışkanlık yıllarca sürdü. Bir gün öğlen vakti evdeyken dışarı çıkıp kitap okumaya karar verdim. Semtteki yeni açılan, başlarda “Cihangirvari” bulup uzak durduğum kafelerden birine oturdum. Ön yargılarımı kırmanın verdiği keyfi bildiğimden, bu yeni mekânı denemeyi seçtim. Kahvemi yudumlarken ve kitabımı okurken birden bu kafeye yabancılaştığımı hissettim. Bu barlarda ve kafelerde kimlerin vakit geçirdiğini düşünürken kendimi sorgular hâlde buldum. İçimde bir tuhaflık ve eğretilik hissi vardı. Kuşkusuz, bu insanlar Kurtuluş’un yerlileri değillerdi. Sonradan semte taşınmış ya da dışarıdan mekânları duyarak gelmiş kişilerdi. Her yer birbirine benzememeliydi. Bir semti semt yapan, içinde yaşayan insanların ruhuyla şekillenen özellikleriydi. Canım sıkılarak, kitabımı okumak için daha uygun bir yer bulma niyetiyle biraz yürümek istedim. Aklıma mezarlık geldi. Yıllardır hep duvarın dışında durup içeri bakmıştım, bu sefer neden içeri girmeyi denemediğimi düşündüm. Mezarlığın kapısına gidip çaldım. Kapıyı açan, kot tulum giymiş, siyah boğazlı kazağıyla, hafif ağarmış kirli sakalı ve ağzı şarap kokan bir adamdı. İlk izlenim önemliydi. Kısa bir süre sessizlik oldu, ardından konuşmaya başladım. Mezarlığı gezmek istediğimi söyledim. Çocukluğumdan beri önünden geçtiğimi, merak ettiğimi anlattım. Ancak adam kurallardan bahsetti, yalnızca tanıdıkların içeri girebileceğini söyledi. Ona bir isim uydurabileceğimi, yalan söyleyebileceğimi ama dürüstlüğü seçtiğimi söyledim. Bu samimiyetim onu ikna etmiş olmalı ki kısa bir tereddütten sonra “Tamam,” dedi. Tatlı dilim bir kapıyı daha açmıştı. Ancak içeride fotoğraf çekmenin yasak olduğunu ekledi. Onayladım ve mezarlığa adım attım. Mezar taşları, kavak ağaçlarının ikiye böldüğü yolda birer birer karşıma çıktı. Girişte oyalanırım diye düşünmüştüm, ama kendimi mezarlığın derinliklerine doğru yürürken buldum. Bir banka oturdum, cebimdeki yarım kalmış düşünceleri zihnimde tamamlamaya, kitabımı okumaya devam ettim. Tam o anda yağmur yağmaya başladı. Bu atmosferi daha melankolik yaptı. Söz vermeme rağmen hem fotoğraf hem video çektim. Mezarlıktan çıkarken kapıda bekleyen adama teşekkür ettim. Mezarlığın ne kadar etkileyici olduğunu, tekrar gelmek istediğimi söyledim. Ancak diğer görevliler olduğunda bunun mümkün olmayacağını, onların izin vermeyeceğini belirtti. Şaka yollu, “O zaman bir isim uydururum,” dedim. Gülerek “Git bir mezar taşı oku, ordan bir isim seç,” dedi. Tam uzaklaşırken arkamdan seslendi. “Gel, baştan seçme,” dedi. “Duvarın arkasından gördüğün biri olduğunu düşünürler. Ben sana bir isim söyleyeyim.” Mezarlıktaki bir mezarı işaret ederek, “Erzurum şehidi Rum Vasil. ‘Onu ziyarete geldim’ dersin,” dedi. Mezarın yerini gösterirken gülümseyerek ekledi: “Bir dahaki sefere şansını denersin.”

Mezarlık, 2025, kaynak: Ferhat Aktaş arşivi

Eve dönmeden önce mahallede volta atarken, iki adamın sohbetine kulak misafiri oldum. Duyduğum tek cümle ise tam anlamıyla semtin bugününü özetliyordu: “Muhitte tat yok.”

Dolapdere, Ferhat Aktaş, İstanbul, kent, Kurtuluş, mahalle, mezarlık, mutenalaştırma, pazar, sokak, şehir