Fogo Adası, Aralık 2017,
fotoğraf: Merve Ünsal
Mesafe ve Sanatsal Üretim Üzerine ya da Köz Gönder Bana

Fogo’da ayı var mı? Kanada’daki iki bin nüfuslu Fogo Adası’nın Deep Bay kasabasındaki sanatçı misafirlik programına geldiğim ilk gün, tanımadığım biriyle arabada olmanın verdiği huzursuzluk ve performans endişesiyle sorduğum ilk soru buydu. Soru ağzımdan çıktığı anda Türkiye’de deve olup olmadığını soran yabancılar gözümün önüne geldi; beni paketleyip geri göndereceklerine inandırdım kendimi o birkaç salise içinde. Sorumu gayet doğal karşılayan, misafirlik programının yöneticisi Iris’in cevabı orada geçireceğim dört haftayı çerçeveledi. Adada her sene farklı yabani hayvanların görüldüğünü söyledi. Iris’in anlattığına göre, Kuzey Kutbu’ndan çözülen buzullar güneye doğru inerken adayı çevreliyor, buzulların üzerinde ‘kalmış’ hayvanlar ise Fogo’ya çıkıyordu. Hatta geçen sene büyük ihtimalle aylarca sürmüş olan yolculuğu boyunca aç kalmış olan bir kutup ayısı Deep Bay’de sahile çıkmıştı. Bu görsel hayalimde takılı kaldı: Buzuldan karaya çıkan kutup ayısı ve korkusundan kutup ayısını öldüren bir insan. Her sabah okyanusa baktığımda bu kutup ayısını düşündüm. Onu farklı bedensel pozlarda karaya çıkarken hayal ettim, bazı günler onun için ağladım, bazı günler sahile çıktığı için ona kızdım. Korkuyla öldürülmesi 2013’te Diyarbakır’da öldürülen ve soyu tükendiği varsayılan Anadolu kaplanını çağrıştırdı bana. Açlıktan dolayı şehirlere, insan yerleşkelerine gelen hayvanlar ve korkuyu bahane ederek zaten var olan üstünlüğünü kurşunlarla mühürleyen insanlar.

Fogo balıkçı adası. Portekizce ateş anlamına gelen isminin kaynağıyla ilgili farklı rivayetler var. Bazıları okyanusu geçen Avrupalıların burada yaşayan Beothuk yerlilerinin ateşini görerek adaya ateş ismini verdiklerini düşünüyor. Diğer bir teori ise adadaki orman yangınlarının sıklığına dayanıyor. Söylenene göre, adada yedi mevsim yaşanıyor. Orada geçirdiğim kasım ayı rüzgâr mevsimi. Ahşap evleri beşik gibi sallayan rüzgârlardan dolayı, Fogo’da bulunduğum zamanı çerçeveleyen ölü bir kutup ayısıysa, seslendiren de rüzgâr. Ana karakter ise tek başınalık.

Tek başınalıkla yalnızlık arasındaki fark ve bu farkın sanatsal üretime etkisi üzerine düşündüğüm bu süreçte, ‘sanat’ için gereksinim duyduğum şeylerle dış dünyanın sanat üretimi için sağladıkları ya da sağlayabilecekleri arasında nasıl köprü kurabileceğimi çözmeye çalıştım. Yaratıcı olmak için inzivaya çekilmek gerektiğini savunanlardan olmasam da misafirlik programlarına katıldıkça, orada başıma gelenleri, yaptıklarımı ve yapamadıklarımı değerlendirmeye çalışınca fark ediyorum ki, izole olmak ya da sadece kendi işini yapmak, sadece üretmek gibi bir şey söz konusu değil. Kendimi izole edemememin nedeni ne sosyal medya ne e-mail, ne de prekerlik. Belki de mesafe ile birlikte insanın kendi dünyası, siyaseti ve kültürüyle olan çatışması, kaynaşma arzusu keskinleşiyor. “Bana her şey seni hatırlatıyor” cümlesi altında da toplayabiliriz olanı. Fiziksel olarak inzivada olmak, toplumsal ve kişisel hâlleri, yaraları görünür kılıyor (böyle bir ayrım olduğunu varsayarak). Üretimi tetikleyen de bu yüzleşme süreci.

Fogo’da bir pazar günü elektrik kesintisi oldu. Yaklaşık on saat süren kesintinin sonuna doğru sobaya odun atmaktan yorulduğum ve elektronik aletlerimin şarjlarını tüketmiş olduğum için elimdeki tek ısı ve eğlence kaynağı olan arabaya atladım. Herkesin elektriği kesilmiş mi diye merak edip farklı kasabaları ziyaret etmeye karar verdim. Hava kararmaya başladığında İrlandalıların yoğun olduğu Tilting’deydim, alacakaranlıkta Joe Batt’s Arm’daki yengeç tuzaklarının yanından geçiyordum. Hava tamamen karardığında ise günde iki sefer yapan feribotun adaya varış noktasındaydım. Arabanın uzunlarını yakarsam yolları bilmediğim, karanlığa alışkın olmadığım, oralı olmadığım anlaşılır endişesiyle farın aydınlattığı ışıkla idare etmeye çalıştım. Bu sırada radyoda country müzisyeni Sarah Slean’in Metafizik [Metaphysics, 2017] adlı albümünün tanıtımını dinliyordum. Ait olduğum her şeyden uzakta olmanın yabancılığı, bedenimin bile soğuk havayla birlikte hızlıca değiştiğini fark ettiğimde hiçbir şeyin aynı kalamamasına, adaptasyon hızıma şaşırdım. Bir taraftan kendi kendime ürettiğim belirsiz bir eskinin yasını tutarken, yaptıklarımı ve ürettiklerimi bana ait kılanın ne olduğunu düşünüyorum. Eğer olduğum yer beni bu kadar hızlı ve derinden etkiliyorsa, durmadan hareket ediyor olmanın bedeli işlerimin kimliksizleşmesi, ben olmaması olabilir miydi?

Tam o sırada radyoda haberler başladı. Birkaç gün evvel Kanada başbakanı Justin Trudeau yerli halka karşı yapılan zulümlerden biri olan yerlilerin çocuklarının küçük yaştan itibaren yatılı okula mecbur katılımını gerektiren sistemle ilgili Newfoundlandlilerden özür dilemişti. Trudeau’dan önceki başbakan, Stephen Harper Kanada’daki diğer eyalet-bölgelerden aynı konuda özür dilerken Newfoundland’i bilerek özrün kapsamının dışında tutmuş, buna gerekçe olarak da Newfoundland’deki okulların maddi kaynaklarının federal devletten değil, bölge bütçesinden gelmesini gerekçe göstermişti. Diğer bir deyişle, sistem aynı sistem olsa da okulların bütçesinin farklı yapılandırılmış olması, Newfoundland’i ve buradaki yerlileri özrün dışında tutmak için gerekçe gösterilmişti. Burada, ödenecek tazminatların federal devlet bütçesinden gelecek olması, suça kaynak olan parayla suçu telafi etmeye çalışacak olan paranın kaynağının aynı olmaması vardı tabii. Trudeau, Newfoundland’den özür dileyerek özrün kapsamını artırıyor, yatılı okul sisteminden zarar görmüş, şimdi yetişkin olan çocuklara ve ailelere devlet bütçesinden maddi tazminat ödenmesinin önünü açıyordu.

Bir devlet adamının özrünün ya da devlet tarafından verilecek maddi tazminatların kaybolan hayatlara, verilen manevi zarara çare olamayacağı bir gerçek. Yine de özür kelimelerinin zikredilmesi, kötü bir şey yapıldığının kabul edilmesi, kulaklarıma çok iyi geldi. Devletin bütünlüğünü ve sürekliliğini, kendinden önce yapılmış olan hataları kabul ederek tasdikleyen Trudeau’nun kelimeleri sembolik bir değer taşıyordu.

Bu konuşmayı dinlerken bir taraftan da kabul edilmeyen ölümleri, kayıpları, zikredilmeyen isimleri düşündüm. Kendi suretleri bir tarafa daha hayaletleri bile şekillendirilmemiş olaylar, Türkiye’nin son yüzyılının tarihsel elektrik kesintileri, atan şalterleri, patlayan ampulleri zihnime hücum etti. Ağza alınmayanlardan oluşan düğümler, boğazımızdan aşağı seyahat ederken acaba yolda nelerle karşılaşıyordu? Akciğerleri daraltırken karaciğerlerden özür dileyerek yumru olarak böğrümüze yerleşiyorlardı sanki. Daha büyüğü onun yerine gelene kadar.

Fogo’da yaşayanların okyanusa sırtlarını döndüğünü anlattı birisi. Okyanus kenarındaki evler makbul değildi. Evlerin okyanus tarafındaki pencereleri hayli küçüktü. Hatta ziyaret ettiğim evlerden birinin okyanus cephesi merdiven sahanlığı olarak kullanılmıştı. Rap’çi Eypio’nun “Aşk deniz gören evdeki teras mı?” sözleri kafamın bir yanında, bu konuyu eşelemeye başladım. Neden okyanusa sırtını döner ki insanlar?

Akla ilk gelen açıklama sert okyanus rüzgârlarından, fırtınalardan korunma ihtiyacı, doğa fenomenleriyle yüzleşmeyi en aza indirgemek oldu. Sonra bana adadaki kilise sayısını söyledi birisi. Gözümün önüne getirdim ev öbeklerini, gerçekten de dört beş ev başına bir kilise vardı, kiliselerin çoğu da birbirinden görkemli, evleri gölgede bırakıyor. Düşününce, kilise dışında paylaşılan bir ortak alan zaten yok; kiliselerin sosyal işleviyle bu ücra yerdeki yalnızlık hissi bağdaştırılabilir belki. (Ben de bir kilisenin yanında kalıyorum, adada geçirdiğim ilk pazar büyük bir hevesle kiliseye ayin için gelecekleri bekliyorum ki, aralarına kaynayıp içeri girebileyim. Sonra öğreniyorum ki kilise sanatçı atölyesine dönüştürülmüş, pazar günleri atölyenin sahibi nasıl hissediyordur acaba mekânın ruhani hafızasıyla iç içe?)

Tilting’deki Katolik kilisesinin arka kapısından çıkınca yoldan gözükmeyen bir merdiven, bu merdivenin en üst noktasında da malzemesini anlayamadığım, bembeyaz bir Meryem heykeli var. İlk gördüğümde kışların bu kadar sert olduğu Fogo’da dış mekânda, merdivenle ulaşılan bir Meryem heykeli olmasına pek anlam veremedim. Üzerine düşündükçe ada sakinlerinin mekân içinde mekân yaratma ve yükseltileri tuhaf bir şekilde hareketli, tırmanılabilir hâle getirme yatkınlığı olduğunu gördüm.

Adada yaşayanlar hayatlarını balıkçılıkla kazanıyor. Ölüm de fakirlik de çoğu zaman okyanustan geliyor. Ben ufuk çizgisi gördüğümde katedilecek mesafeler görüyorum. Burada doğup büyüyenler ise sevdiklerini onlardan alabilecek bir yaratık, bir endişe kaynağı olarak görüyorlar okyanusu. Velhasıl, belki de bu yüzden sahile inşa edilen yeni evlerin hepsi adaya dışarıdan gelmiş kişiler ya da turistlere hitap ediyor. Adalılar hafta sonlarında, tatillerde sudan kaçmayı, adada seyrek olan ormanlık alanların ortasına inşa ettikleri kulübelerine çekilmeyi tercih ediyorlar.

Dünyanın dört köşesinden biri olarak tanımlanan yerlerden bir tanesi Brimstone Head denen yer, daha doğrusu Fogo’daki bir kaya. Buraya ilk çıktığımda da sonraki tırmanışlarımda da hissettiğim tek şey korku. Objesi belirli olmayan bir korku, biraz yoldan çıkma korkusuna benziyor. Hem kendimden hem insanlıktan hem doğadan hem zamandan korktuğumu fark ediyorum bunu düşününce. Baktığımda gördüğüm şey, güzel bir manzaradan çok bir bilinmezlik kaynağı. İnsanların neden kuşbakışı perspektife bağımlı olduğunu anlamaya başlıyorum. Bu bilinmezi barındıran su kütlelerine hükmetme ve yukarıdan bakma hissi, peyzajı yürüyerek arşınlayan insanın toprakla ilişkilenişinden çok farklı olmalı. Yukarıdan bakınca yaşanan soyutlama, uzaklaşma, kopma, yabancılaşmayla şiddet içeren eylemlerin dildeki soyutlaştırılması arasında ilişki kurulabilir mi diye düşünüyorum. Şiddete sadece kuşbakışı mı bakıyoruz? Şiddetle göz teması kurmak mümkün mü? Coğrafi mesafeyi, uzağı tahayyül edememezlik insani bir gerçek mi, yoksa soyut düşüncenin baştan çıkarması mı? “Etkisiz hâle getirildi”nin edilgen bir şey söylemezliğiyle benim manzara karşısında ne yapacağını bilemez korkum yan yana duruyor sanki. Telefonumda podcast arıyorum, manzara ile tek başıma kalmakta zorlanıyorum.

Adadaki son günümde kadın bir papaz beni adanın kiliselerine götürmeyi kabul etti. Birkaç dakika içinde yine arabanın içinde tanımadığım biriyle olmanın verdiği endişeyle intihar konusunda ne düşündüğünü sordum. Beni düzeltiyor, “commit suicide” [intihar etmek] demenin intiharı bilinçli bir hareket olarak tanımladığını ve bu yüzden günah işleme inancıyla ilişkilendiğini söyledi. “Die by suicide” [intihar nedeniyle öldü] dememin daha doğru olduğunu, intiharın bir ölüm nedeni olduğunu ve ‘işlenmiş’ bir suç ya da hareket gibi algılanmaması gerektiğini söyledi. Adadaki intiharlardan bahsetmeye başladık.

Fogo’da bundan yaklaşık on yıl önce, ekonomik zorluklar nedeniyle adada yaşayanların devlet eliyle başka bir yere taşınması gündeme gelmiş. Ada Fogolu bir girişimcinin çabalarıyla hayata dönüyor. Kurduğu vakıfla adayı canlandıran Zita Cobb’un attığı ilk adım bir balıkçı kooperatifi. Kooperatif, adada yaşayanların ana geçim kaynağı olan balıkçılığı, balığın toplu satışını garanti altına alarak sürdürülebilir kılmış. Gemide paketleme teknolojisi, toptan fiyat belirleme, bu fiyattan taviz vermeden ülkenin farklı yerlerine nakletme gibi konularda destek sağlayan kooperatif, azalan balık nüfusuyla birlikte ana geçim kaynağı kurumaya başlamış olan adaya tekrar hayat vermiş. Okyanusun en rüzgârlı noktasına inşa edilen otel, 70 kişiye iş imkânı ile birlikte adaya sürekli yeni birilerinin gelmesini sağlıyor. Girişimin üçüncü ayağı olan ve katıldığım sanatçı misafirlik programı ise, adanın belki de en küçük ama en garip reklam aracı. Aynı anda dört sanatçıya ev sahipliği yapan bu program, dört ev ve dört atölyeden oluşuyor. Sanatçılardan tek istenen ise adadan ayrılmadan herkese açık bir konuşma yapmaları. “Fogo sanatçılara ne yapacağını bilir” der gibi farklı mecralardan farklı coğrafyalardan gelen sanatçılara direktif verilmiyor.

Fogo’ya giderken elimde olduğunu düşündüğüm bütün araştırma malzemeleri, fikirler ilk hafta içinde çöp oldu. Su ve rüzgâr sesleriyle aşınan zihnimde kalan tek şey, söylenen ve söylenemeyen şeyler, bedenin toplumsal acıyı nasıl dönüştürdüğü. Aklımda, okuduklarımda, yazdıklarımda, anlattıklarımda sadece Türkiye var. Çatalhöyük’ten giriyorum 90’lardan çıkıyorum, soyağacımdan girip aynadaki suretimle yüzleşiyorum. Her şey ama her şey hiç olmadığı kadar yerlileşiyor, içselleşiyor benim için bu ücra yerde. “Neren Acıyor?” başlığı altında topladığım bu düşünceler rüzgârın başrolde olduğu bir kısa film iskeletine dönüşmeye başlıyor. Buluntu görsellerim, taradığım arşivlerin hepsi Türkiyeli ve Türkiye’yle ilişkili. Başka bir yere bakamaz, düşünemez, zihinsel mesafe alamaz hâle geldiğimi fark ediyorum. Acı ve acıya ev sahipliği yapan bedenler çatısında topladığım görseller ve metinlerle “Neren Acıyor?” işi, Fogo’da dallanıp budaklanmış olsa da Türkiye menşeli. Aklımın bir tarafında hep eve dönmek için ne kadar uzun bir yol gitmem gerektiği var.

Fiziksel ve zihinsel olarak inzivaya çekilmenin büyük bir lüks olduğunu bir kenara koyalım. Üretmeye çalışan birinin bu tek başınalık ile imtihanını değerlendirmeye çalışırken kimlerin ne zaman nereye inzivaya çekilebildiğini düşünüyorum. Yazar James Baldwin, kendimiz hakkında bilmek istemediğimiz çok fazla şey olduğunu yazar. İşte tam da bu yüzden tek başına kalmak üretmek için önemli. Kendim hakkında bilmek istemediğim şeyleri ancak tek başına kaldığımda öğrenmeye başladım. Ancak bu öğrenme süreci sonrasında başkalarıyla iletişim kurup onlara değme, üretme, söz söyleme imkânımın doğabileceğini düşünüyorum Fogo sonrası. Tek başınalıkla aidiyet arasındaki ilişkiyi kurcalamak istiyorum. Ve belki tek başına olmanın getirdiği sonsuz, çaresiz dinginlikle etraf ile ilişkili olarak hissedilen o samimiyet kıvılcımı sayesinde sanatçı Cengiz Çekil’in deyimiyle bir rezistans, bir enerji doğabilir.

{fotoğraflar: Fogo Adası, Aralık 2017, Merve Ünsal}

ada, Merve Ünsal, misafirlik programı, okyanus, rüzgâr, sanat, yabancı