Sinema ve Uyku

Başlarken, kendi adıma hemen şu notu düşebilirim: Hayatım boyunca izlediğim hiçbir filmde uyumadım. Hayatım dediğim sürenin de yirmi dört yıllık kısacık bir zaman dilimini kapsadığını ve bu kısacık zaman diliminde de en çok tekrar etmiş olduğum faaliyetlerden birinin film izlemek olduğunu düşünürsek, herhangi bir film izlerken uyumama ya da uyuyamama hâlimin ilginçliği, en azından kendi açımdan, artıyor. Bu durum, hem filmlerle hem de uykuyla kurduğum ilişkiyi az biraz yansıtıyor sanırım. Ve aynı ilişkilenme biçimleri beni bu konuda daha kapsamlı düşünmeye de ister istemez zorluyor diyebilirim. Tam da neden uyumadığım, uyunduğunda ne olduğunu ve neden uyunduğunu düşünmeye beni itiyor. Yani, hiçbir filmde uyumamış biri olarak, filmlerde uyumaktan –yapmadığım bir şeyden– söz edeceğim.

Bir filmde uyumak, film izlerken yapılan diğer faaliyetlere nazaran daha az tartışılmış ve ele alınmış gibi gözüküyor. Ve buna karşın asıl şaşırtıcı olan, diğer tüm faaliyetlere oranla belki de en çok gerçekleştirilenin uyumak olmasıdır. Uyumanın, sinemayla garip bir bağının olduğu aşikâr, ama bu bağın ne olduğunu ve nasıl işlediğini pek de bilmiyoruz. Uyuyanlar, tabii ki bizzat bu bağın ta kendisini deneyimliyorlar, ama deneyim anda gerçekleşen bir şey olduğu için, saf bir deneyim olmanın ötesine de geçemeyebiliyor. Uyurken düşünülmüyor demiyorum, ama uyurken uyumak üzerine düşünülmüyor demek istiyorum. Dolayısıyla, uyku üzerine düşünebilmek için, uyanık olmak lazım; kelimenin hem düz hem de mecaz anlamıyla.

Bir filmde uyumak, birçok farklı şekilde ele alınabilir. Örneğin, sıkılmakla, bunalmakla, ilgisizlikle, karanlıkta kalmakla vesaire bağdaştırılabilir. Ama bir filmi izlerken uyumak, yalnızca filmle ya da yalnızca onu izleyen kişiyle ilgili bir şey söylemez. Uyumak, daha çok ikisinin arasında gerçekleşir, bir etkileşimin sonucudur. Bu açıdan, filmde uyumayı, uyuma eyleminin kendisinden de ayırmak lazım. İnsanın uykusu, yorgunluktan-bitkinlikten gelir, yani kendi bedeninin faaliyeti sonucunda ortaya çıkar. Peki uyku, filmden de gelir mi? Bu sorunun ilginç bir soru olduğunu düşünüyorum.

İlk başta, bir filmi izlerken uyumanın filme karşı bir kayıtsızlığın işareti olduğunu düşünebiliriz. Sıkılır, uyuruz. Ama kuşkusuz ki her sıkılma hâli de uykuya götürmez. Ve hatta tam tersine, sıkılmak, çoğunlukla zamanın akışını dolaysızca hissettiren bir yoğunluktur. Yani, kişiyi zamana karşı aşırı duyarlı hâle getirir. Yanlış hatırlamıyorsam, öznel zaman mefhumunu ilk ortaya atan, zamanın farklı yoğunluklarda farklı şekilde duyumsanacağını ve akışının değişik biçimler altında seyredeceğini iddia eden Bergson’du. Buna göre, sıkılmak, eğer bir nesnel zaman algısından bahsetmek mümkünse, zamanın akışını en dolaysızca sezmemize olanak veren yoğunluktur. Dolayısıyla, sıkılma hâlindeyken zaman, eğilip bükülmesi imkânsız olan kaskatı bir hat hâline gelir. Bu açından sıkılmak, uyuma hâlinin neredeyse tam tersi bir niteliğe sahiptir. Uyunduğunda, zaman bir bakıma duyumsanamaz hâle gelir. Uyumak, eğer kesintiye uğratılmazsa, bir gözün açılıp kapanmasından çok da farklı değildir. Uyunur, uyanılır. Uyumak ile uyanmak arasında geçmiş olan zaman, bir atlama, bir kesintidir. Sıkılırken zaman geçmek bilmez. Uyurken ise geçmekten başka bir şey bilmez. Zaman, uyurken zincirlerinden boşanıverir. Sıkılırken ise donup kalır. Sinema, bana, kısmen bu iki haletiruhiyenin arasında gidip gelen, zaman zaman ikisini sentezleyen ya da ayrı ayrı deneyleyen bir pratik gibi gözüküyor.

Aslında, ta en baştan garip bir uyumsuzluk ile karşı karşıya kalıyoruz: Filmde uyumak, filmi izlememek demektir. Ama tabii ki, “film izlenmek içindir” diye de düşünüyoruz. Ama yine de uyuyoruz. Bunu açıklamak için, yorgun veyahut uykusuz kalmış olmaktan daha başka bir nedene ihtiyacımız var. Bizle, bedenimizle doğrudan doğruya ilgisi olmayan bir nedene ihtiyacımız var. Hatırlıyorum, vakti zamanında Albert Serra’nın Birdsong’unu izlerken neredeyse tansiyonumun düştüğüne dair bir hisse kapılmıştım. Öylesine sıkılmıştım ki, bu durumdan ancak uyuyarak kurtulabilirim gibi gelmişti. Ve nitekim uykum da geliyordu. Ama garip olan şuydu; aynı gün zaten yedi sekiz saat kadar uyumuştum. Uykumun gelmesi pek de mümkün değildi. Ama yine de, gelmişti. Bu sırada, filmin temposu da gitgide düşüyordu. Film, içerdiği tüm hareketi her geçen saniye soğuruyor, mutlak bir hareketsizliğe doğru evriliyordu. Ta ki, filmin içinden gelen bir ses şaşırtıcı bir şekilde “uyan” diyene kadar; aynı anda görece karanlık bir sahneden apaydınlık bir sahneye geçiliverdi. Ve aniden gözüm kamaştı. Tam uykuya dalmak üzereyken, ayıltılmıştım. Bu, aklımdaki örneklerden yalnızca biri. Bu çerçevede düşününce, film hem uyutma gücüne hem de uyutmaya dair bir bilince sahip gibi gözüküyor. Film, yalnızca uykunuzu getirmekle kalmıyor, ama uyumanızı da istiyor. Bunun nedenini ve nasılını tartışmalı.

Film, her ne kadar kimilerine göre bir hareket illüzyonundan ibaret olsa da, hareket eden bir şeydir. Belirli bir tarzda hareket eder. Bir filmin on sekiz veya yirmi dört karenin bir saniye içerisinde ardı sıra geçişinden ibaret olduğu, tabii ki her zaman için söylenebilir. Bunu herkes bilir. Var oluşunun somut koşulları düşünüldüğünde film, hareketin katıksız bir hâlinin deneyimi değildir. Ve zaten olmak da istemez. Filmin derdi, bir illüzyon olmamak veya hareketin hakiki hâlini sunmak değildir. Ama hareketi farklı şekillerde duyumsatmaktır. Film, hareketin kendisi olmaktan çok, hareketin üzerine ve üzerinde gerçekleştirilen bir düşünümdür. Harekete dair bir çeşitlemedir. Yani, film, başka türlü hareket etme olanaklarını, hareketin başka hâllerini açığa çıkartır. Dolayısıyla, harekete dair verili algılar ile de işlerlik göstermez. Film söz konusu olduğunda mesele, hareketin yeni algılanışlarını üretmektir. Yoksa, olanı taklit etmek değildir. Belki de bu nedenle hiç kimse bir filmi izlerken filmin hareket etmediğini düşünmez. Ama başka bir şekilde hareket ettiğini bilir. Ya da daha doğrusu, buna alışmıştır. İzleyici, filmin hareketi düzenleme şekline doğrudan doğruya maruz kalır. Ve bu, hareketin dolayımsız bir düşünümü değil ama bilhassa dolayımlı bir düşünümüdür. İzleyen, hareketi filmin içerisinden deneyimler. Zamanı da filmin içerisinden hisseder. İşte, bir filmi izlerken uyumanın özü, bana tam da filmin yaratmış olduğu hareket ve zaman algısının bir ürünüymüş gibi geliyor.

Bir filmi izlerken ne olduğu, çoğu zaman izlenen filmde ne olduğu üzerinden tartışılır. Tartışma, filmde kalır. Uyku söz konusu olduğundaysa, bir filmde ne olduğuna eklenen boyut, filmi izleyen bedende ne olduğudur. Film, Jean-Marie Straub’un dediği gibi, imgenin ve sesin zamana ve mekâna uygulanmasıdır. Film, bu koşullar altında etkiler üretir. Ama imge ses ikilisinin zaman-mekân çiftine nasıl uygulanacağı, yani filmin ne tarzda etkilenimler üreteceği tamamen belirsizdir. Bunu, film yapan her kişi kendi adına cevaplar, ki zaten cevabın kendisi filmdir. Öyleyse, film, daha en baştan zaman-mekân ile farklı bir etkileşimin ürünü olarak belirir. Film, onu izleyen için olduğu kadar, onu üreten için de bir etkilenimdir. Etkilenimlerin bir dışavurumudur. Bu düzeyde film yapmak, film izlemenin bir başka hâlidir. Ama bir filmi izleyenle film arasında deneyimsel açıdan birebir mütekabiliyet ilişkisi de yoktur. İzlediğimiz, bizim imgelerimiz ve seslerimiz, zamanımız ve mekânımız değildir. Film, şeyleri bizim gibi algılamaz. Yanlış hatırlamıyorsam, bir filmi izlediğimizde bir zihni de izlediğimizi söyleyen Münsterberg’di. Film hakkında bundan daha özlü bir şeyin söylendiğini sanmıyorum. Bu açıdan film, kuşkusuz ki düşünen bir şeydir. Peki, uyutmayı da düşünür mü?

Bir filmin izlenmek için yapıldığını, onu yaparken imgelere verilen öneme bakarak dahi anlayabiliriz. Film, izlenmesi gereken bir şeydir. İzlenmiyorsa, film yoktur. Film yoksa, izleyen yoktur. Formül basit gözüküyor. Ama izleyici olmanın bu kadar basite indirgenmesi de zor gözüküyor. Film izlemek, kendince düşünen bir şeye maruz kalmaksa, izleyen, ondan çeşitli şekillerde etkilenecektir. Sıkılmak, etkilenimlerden biridir. Uyumaksa bir başkasıdır. Warhol, yaklaşık beş buçuk saatlik filmi Sleep’te uyuyan bir adamdan başka bir şeyi göstermez. Film öylesine sıkıcıdır ki, izleyenin uyumaktan başka bir şansı yoktur. Warhol’unki, uyutan bir filmdir. Beş buçuk saat boyunca uyuyan bir adamı izlememizi istemez, uyuyan adamla birlikte uyumamızı ister. Böyle izlendiğinde, Warhol’un filmi zamanın en hızlı geçtiği filmdir. Film, uyur. Ama biz de onunla birlikte uyuruz. Filmin imge-ses ve zaman-mekân örüntüsü bizimki değildir. Ama olur. Filmi izlerken yalnızca filmi duyumsamayız. Ama filmden duyumsarız. Dolayısıyla, izlemek, bir şeyi yalnızca görmekten de ötesidir. Görmek vasıtasıyla bedenin tümünü kat eden bir etkilenimdir. Belki de Warhol’un filmini beş buçuk saat boyunca gören değil ama beş buçuk saat boyunca uyuyan izlemiştir.

Sleep, Andy Warhol, 1964,
kaynak: amherst.edu

Ama tabii ki film yalnızca uyutmayı da düşünmez. Filmin uyutmamayı düşündüğü de olur. Korku filmleri, buna iyi bir örnektir. Bir korku filmi, eğer ki gerçekten korkutuyorsa, neredeyse izlenmeden izlenir. Korku bazen öylesine yoğun olur ki, filmin izlenmesi bir zulüm hâline gelebilir. Ama gerçekten korkutucu bir film, izlendiği anların ötesine de geçer. İzleyeni uyutmaz. Korkutucu bir filmin etkilenimleriyle uykuya dalmak neredeyse imkânsızdır. Örneğin, The Blair Witch Project’i ilk kez izlediğimde öylesine korkmuştum ki, filmin etkisiyle uyumaya çalışmak bile beni rahatsız etmeye yetmişti. Ama uykusuz da kalamayacağıma göre, bir çare bulmam gerekiyordu. Çareyi bir başka filmde, Hawks’ın Gentlemen Prefer Blondes’unda buldum. Filmi izledikten sonra, mışıl mışıl uyudum. İmgelemim tazelenmişti. Yani, bir filmin izlenimi, diğerini bastırıvermişti.

Tabii ki içerdikleri korku oranına göre bastırılması çok daha zor olan filmler de vardır. Bir korku filmi, yalnızca izlendiği sürece korkutmakla kalmaz, korkuyu izlencenin de ötesine iter. Korkulana inandırır. Korku filmlerinden en çok korkanlar, izledikleri şeyin bir film olduğunu unutmaya en meyilli olanlardır. İzledikleri şeyin bir film olduğuna inanmak istemeyenlerdir. Onlar için korku, gerçektir. Korku, filmin dışına taşar. Eğer The Ring vakti zamanında herkesi korkutmuşsa, bunun nedeni belki de herkesin evinde bir televizyon olmasındandır. Eğer hiç uyumuyor olsaydık, Paranormal Activity yine de korkunç olur muydu? Korku filmi, anlaşılamazla, açıklanamazla uğraştığında korkutucudur. Bilinemezi, bilinebilirin sınırlarına çekiverir. Yani, sınırı ortadan kaldırır. Bir korku filminde mantıksal olarak mümkün olanın sınırları yoktur. Korku filmi şunu bilir: Doğaüstü varlıkların, cinlerin perilerin, kötücül ruhların, hayaletlerin hiçbiri yadsınamaz. Ve bunu korkanlar da bir o kadar bilir. Filmin etkisi korkutma hâlindeyken öylesine yoğundur ki, ona bakılamaz olunur. Görmek vasıtasıyla daha çok etkilenmek istenilmez. Bir filmden korkmak, izlemenin en saf hâllerinden biridir.

İzleme hâli, bir etkilenim hâlidir. Bu açıdan, bir filmi izlemek, her zaman için bir karşılaşmadır. Bir film bizi sıktığında, bunun filmin özünde sıkıcı olmasıyla hiçbir ilişkisi yoktur. Film, aslen daha öncesinde ayırdına varmadığımız, duyumsamadığımız bir yoğunluğu aktarmıştır. Dolayısıyla, sıkılırız. Yanlış hatırlamıyorsam, Warhol’a Chelsea Girls’ün neden iki ekranlı bir film olduğu sorulduğunda, soruyu, izleyici bir ekranı izlemekten sıkılırsa diğerini izlemeye devam edebilsin, diye cevaplıyordu. Sıkılmak, bu anlamda her zaman dikkatin dağılması veya yoğunlaşması ile ilgilidir. Uyarıcıların azlığı veya bilinirliği, sıkar. Örneğin, Żuławski’nin La femme publique’ini ya da L’amour braque’unu sıkılarak izlemek zordur. Çünkü bunlar, en amiyane tabirle ‘hiperaktif’ filmlerdir. İzleyici gereğinden fazla uyarılır. Sıkılmaz ama tükenir. Ve tabii ki bunun tam tersi de söz konusudur. İzleyici hiç mi hiç uyarılmayabilir. Tsai Ming-liang’ın Stray Dogs’unda yirmi küsur dakika boyunca iki kişinin hareketsiz bir şekilde ayakta duruşunu izleriz. Plan, bir fotoğraf karesinden farksızdır. Hiçbir şey hareket etmez. Ama yine de, bu bir fotoğraf değil, bir filmdir. Hiçbir şey hareket etmese de, zaman eder. Fark tam da budur: Fotoğraf durur, film ise duramaz. Dursa bile, duramaz. Ama eğer ki film içerdiği hareketi soğuruyorsa, bunu yalnızca zamanı bir nebze daha billurlaştırmak için yapıyordur. Zamanın, tam da billurlaştığında dolaysızca farkına varılır. Filmik zaman, hissedilebilir kılınır.

Uyku söz konusu olduğundaysa, filmik zamanın hissiyatının en yoğun hâllerinden biriyle karşılaşırız. Uyumak, her ne kadar tam tersi düşünülse de filme karşı aktif bir tepkinin ürünüdür. Film, uyutur. Ama bunu hipnoz ederek, sıkarak ya da yorarak yapmaz. En azından bunları bilinçli olarak yapmaz. Film, yalnızca filmdir. Öyleyse, uykunun nüvesi de ancak filmin var olma koşullarında kendisini bulacaktır. Filmin, zaman-mekân algısını yeniden imal ettiğini biliyoruz. Zamansal anlamda yeni bir süreklilik, mekânsal anlamda ise yeni bir derinlik anlayışı getirdiğinin farkındayız. Belki de bir filmi izlerken onda kaybolmamız bundandır. Zaman-mekânın belirleniminde beliren tüm dünya, bir ekranda, bir perdede yoğunlaşmıştır. İmgenin içerisine iliştirilmiş olan zaman-mekân, dünyadır. İmge yeni olduğunda dünya da yenidir, diyordu Bachelard. Sinema, imgedir. Ama yepyeni bir imgedir. Devinen bir imgedir. Başka bir zaman, başka bir mekân ve dolayısıyla başka bir hareket anlayışı önerir. Sinema, bir bakıma rüya gibidir.

Rüyalar, çoğu zaman filmler ile bağdaştırıldı. Ortaklıkları tartışıldı. Ama söz konusu olan tabii ki filmin bir temsil olması değildir. Rüya, bilinçaltının bir temsili olarak anlaşıldığı oranda, filmle ilgisizdir. Film, rüyanın kavramsallaştırılmış olan kısmıyla ilgilenmez ya da bu açıdan ona benzemez. Film, eğer ki rüyaya benziyorsa, ona ancak yaratıcı gücü itibarıyla benziyordur. Bu bakımdan, film, olsa olsa rüyanın hülyalar yaratma gücüyle benzeştir. Film, hülyalar yaratır. Bir gece kâbusu değil ama bir gündüz düşüdür. Onun aracılığıyla dünya, başka bir dünyadır. Çok sevdiğiniz bir film bittikten sonra yaşadığınız burukluğu hatırlayın! Dünyanıza geri dönmenin burukluğunu hatırlayın! Öyle gözüküyor ki, filmde kaybolunduğu oranda, film izlemenin mahrem bir tarafı da var. İşte, uyumak da bu mahremiyetle alakalı gözüküyor. Sanki film izlerken öylesine güvende hissediyoruz ki, uyuyuveriyoruz. Bazen kendi yatağımızda uyuyamazken, onlarca kişinin arasında, bir sinema salonunda uyuyakalıyoruz. Filmi izlemediğimiz için değil ama bilhassa izlediğimiz için uyuyoruz. İzlerken uyumuyoruz belki, ama izleye izleye uyuyoruz. Filmik zaman, bir bakıma içimize sızıyor. Ve biz de onunla birlikte sızıveriyoruz. Filmde uyuduğumuz kadar, ‘filmden’ de uyuyoruz. Filmik zamanın yeğinliği karşı konulamaz olduğunda, uykuya dalıyoruz.

Film, zamanı kristalize eder. Şunun veya bunun hareketi değil ama zamanın dolaysız hareketi, akışı hâline gelir. Zamanı geçirmek için film yapıyorum, diyordu Godard. Söz konusu olan, basitçe, zamanı geçirmek değildir. Ama zamanı geçirmenin farklı yollarını bulmaktır. Zamanın farklı şekillerde akacağı kanallar tasarlamak, sinemanın yaptığı belki de budur. İşte, bir filmde uyumak da bununla alakalıdır. Uyumak, zamanın çözünüşünün en saf örneğidir. Film tarafından açılmış olan kanala girivermektir. Filmde uyuyacak bir yer bulmaktır. Uyanıklıkla uykuya dalış arasındaki anın farkına dahi varılmaz. Her film uyutmaz belki, ama her filmin içerisinde birazcık uyku vardır.

No No Sleep, Tsai Ming-liang, 2015,
kaynak: Taipei Golden Horse Film Festival

Hasan Cem Çal, imge, sinema, uyku, zaman, zaman-mekân