diyagram: Murat Güneş
Eskizler:
Protokol ve Model, Paradoks

Murat Güneş’in Eskizler 2025 adlı albümüne nasıl yaklaşmak gerek? Albüm henüz adıyla bir tamamlanmamışlığı imlediği ölçüde, makul olan, albüme bu şekilde, tamamlanmamış bir albümmüşçesine değinmek gibi gözükür ama yine de, parçalar tek tek dinlenip incelendiğinde, albümün tamamlanmamış olmaktan çok açık uçlu olduğu anlaşılır. Bundan kasıt, Eskizler’in, bütünlenemediği için tamamlanmamış olması değil, daha ziyade bütünlenmeye direnmesi, dolayısıyla tamamlanmaması ve tabii tamamlanmayacak bulunmasıdır. Güneş boşu boşuna, henüz ilk Eskizler’i yayınlamışken, bu albümü takiben, aynı mahiyette bir diğer albümün geleceğini belirtmez, zira projesi bir işlem olarak bütünleştirmeye değil diziselleştirmeye dönüktür. Eskizleri eskizler takip edecektir, yoksa eskizlerin yalnızca taslağı olduğu ve kaldığı bir bütün değil.

Tamamlanmamışta kalmak, bütüne asla varmamak: Söz konusu olan basitçe budur. Bu, Eskizler’in protokolü olarak pek tabii görülebilir. Bu böyledir, zira albüm boyunca Güneş dinleyiciye belli “ses manzaraları”nın kesitlerini sunmaktan fazlasını yapmaz ve hakikaten, gerçekten müzikal eskizler oluşturur. Bu açıdan Eskizler’in parçaları iki anlamda sınırlanmış gözükür: zamansal ve mekânsal. Mekânsal olarak sınırlıdırlar, zira Güneş birkaç sesten, sinyalden fazlasını kullanmayarak sessel uzamı daralttıkça daraltır. Diğer taraftan zamansal olarak da sınırlı dururlar, çünkü parçalar işbu mekânın ta kendisi oluştuğu anda, sessel uzamın iması oluştuğu gibi son bulur ve “ses ambiyansı” denen şeyin asgari limitini alır. Bu anlamda parçaların, bu genel prosedür uyarınca, yalnızca müziğe özgü bir eskiz mantığı geliştirdiği iddia edilebilir: İçerdiği sesler arasındaki çeşitlemenin minimumuyla parçayı tanımlamak.

Güneş’in bu albümde, Eskizler’de parçaların kendisinin bir bütün oluşturmamakla kalmadığını ama kendi içinde dahi bir bütün oluşturmadığını, bunu da hâlihazırda sözünü ettiğimiz prosedür aracılığıyla sağladığını düşünüyoruz. Burada söz konusu olan basitçe parçalar arasındaki bir çeşitleme değil parçaların müzikal bir eskiz yaratacak şekilde kurgulanmasıdır. Bunu mümkün kılan süreç şudur: Parça (tıpkı bir resim eskizi gibi) az bileşenden (bu örnekte seslerden) oluşur fakat aynı anda, bu sesler bir manzara (yine tıpkı resim eskizindeki gibi) oluşturduğu gibi (tekrarlarsak) sona erer. Tam da bu nedenle, Güneş’in albümündeki hiçbir parça dört dakikayı geçmez, hatta üç dakikayı bile zar zor aşar. Daha fazlası yazılamayacak olmasından değil de gerekçe ve amaç başka olduğundan.

Parçalar boyunca asgari tekrarlarla, yine asgari düzeyde “yeni ses girdisi” duymamız, Eskizler’de, yine “müzikal eskiz” mantığına uyum sağlamak içindir: Parçalar neredeyse miniskül addedilebilecek değişikliklerden, sesler arası geçişlerden, basitçe değişkelerden, modülasyonlardan oluşuyorsa, bunun nedeni, az bileşenle, sesle manzara yaratmak için gerekli olanın tekrarın kiplerini keşif olmasıdır. Bu, kimi zaman, birinci parçada (“Eskiz 1”) olduğu gibi, bileşenler arası senkronu bozmakla, ritmi ana değişken kılmakla gerçekleşir; kimi zaman da üçüncü parçada (“Eskiz 3”) olduğu gibi, bileşenler arasındaki şiddeti tersinir hâle getirmekle, bir nevi “elektronik tuşe”yi dönüşümselleştirmekle imkânlı bir hâl alır. Ama her hâlükârda söz konusu olan şey bellidir: Parçalar, bileşenlerinin tekrar etme biçimine göre birbirinden ayrılır ve bu ayrılma, bir bakıma eskizlerin “ses biçimi”ni oluşturur. Parçalar ki bileşenlerinin çeşitlenme şekline göre manzaralar, salt ses manzaraları oluşturacaktır; aritmik sekmelerin (“Eskiz 1”), hıphızlı devinimlerin (“Eskiz 2”), sürekli akımların (“Eskiz 3”) ve dahasının manzaraları… 

Ama yine de, Eskizler’in yalnızca parça düzeyinde takılı kalmadığını belirtmek gerekir: Parçaların içinde iş gören protokol, aynı anda parçalar arasında da iş görür. Gerçekten, Güneş’in albümünü farklı kılan, yalnızca müzikal bir eskiz mantığını parçaların kurgusundan çekip çıkarması değil, fakat bu kurguyu parçaların arasında da farklandırarak işletmesidir. Örneğin daha ilk birkaç parçadan seslerin aynı maddeleri imlemediğini fark ederiz. Seslere ait maddi özellikler de parçaların içindeki bileşenlerin kendisi kadar çeşitlemeye tabi durur. Tam da bu nedenle, ilk dört parça, albümde neredeyse ikilenen (kalan dört ya da beş parça) bir maddi dörtlemeye, diğer bir deyişle maddenin dört hâline (sıralı olmaksızın) işaret eder gibidir. Katı, sıvı, gaz ve plazma, bir nevi ilk dört parçada sesi eskiz formunda ortaya konan maddi hâllerdir. Dolayısıyla, Eskizler yalnızca kurgusal ya da yapısal bir eskiz mantığına işaret etmeyip sessel düzeyde maddi bir boyut da kazanır: Manzaralar belli maddelerce kuşatılmıştır.

Tabii, her ne kadar maddelere olmasa da belli maddi hâlleri, hatta kimi zaman (“Eskiz 8”de olduğu gibi) maddelerin yokluğunu, salt ve özgül esleri içeriği kıldığı ölçüde, parçalar, yalnızca maddi özellikli sesler ve onların çeşitlemelerinden de oluşmaz. Böyle olsaydı, salt bir ambiyans, ses ambiyansı (ya da ambient music) olmaktan ibaret olurlardı ama işte, değildirler. Daha ziyade, seslerin bir tür bağımsızlığa, böylelikle de hayatiyete sahip olduğu, bir arada iş gördüğü fakat bir melodi oluşturmadığı, tonal olmadığı gibi atonal de olmayan, beklenmedik kompozisyonlar yaratırlar. Örneğin dokuzuncu parçada (“Eskiz 9”), sekme, tuşlama, baloncuklanma sesleri, birbirine koşut olarak dizildiğinde fakat bir kontrpuan da oluşturmadığında, söz konusu olan, her sesin bir arada ama yine de kendi payına duyulduğu, atipik bir sessel uzamdır. Ne kaotik ne de düzenli fakat ikisinin arasında bir yerdeki sesler bu uzamda yoğunlaşır ve her sesin kendi esini haiz olduğu, böylelikle de hem tekil hem de bütünsel olarak duyulduğu bir devre yaratır; tıpkı resim bağlamında eskizdeki her çizginin hem kendi kendisini hem de işaret ettiği manzarayı belirginleştirmesinde olduğu gibi.

Bunun da ötesinde, yine tabii, Eskizler’e şekil veren tutum ya da “yapım anlayışı” yatar ki hesaba katılması gereken son şey de o gibi durur: Eskizler eskiz yapacağım diye yapılmamış, fakat sınırlı bir süre içerisinde, bir tür sınamanın parçası olarak imal edilmiştir. Bundan kasıt, Güneş’in, (daha doğrudan ifade edecek olursak) albümündeki her bir parçayı bir gün içinde kompoze etmiş olmasıdır. Tabii ki (kendi notuyla) eskizlerin kimilerini olduğu gibi bırakmış, kimilerini ise çaprazlama mikslemiş, üst üste bindirmiş ya da hafifçe düzenlemiştir fakat her hâlükârda, onları, kendi “sınama” sürecinin bir sonucu olarak üretmeyi de bırakmamıştır. Bu noktada, bu eskizlerin otantikliğinin temelini de kavrarız: Eskizler, her eskizin olması gerektiği gibi, “kısa süre”de yapılmıştır, bir “eser olmanın ağırlığı”yla yapılmamıştır, dolayısıyla da uygun, upuygun bir içeriğe ve biçime sahiptirler; kısa sürelilerse, bu, biraz da kısa sürede yapılmış olmalarındandır. İşbu yapım mantığı, bu özgül mantık, eskizi bir pratik olarak müziğe dayatmak üstüne kuruludur diyelim. Bir pratikten, aslen müzikal dahi olmayan bir pratikten müzikal bir modus operandi çekip çıkarmak. 

Bütün bunlar hesaba katıldığında, o hâlde, Güneş’in albümüyle, Eskizler’le ilgili söyleyeceğimiz şey ne olabilir? Bu albümün, basitçe, bir protokol ile bir model arasında bir ilişki kurduğunu düşünüyoruz. Model, ima ettiğimiz üzere, bir pratik olarak eskizin kendisidir: Müzik, kendini eskiz pratiği üstünden modeller. Ama aynı anda bu model, varlığını bir protokol olarak dizisselleştirmede, kısa vadeli, sıkışık, yeğin bir dizide bulur: Müzik, eskiz olarak modellenebilmek için, eskizin üretildiği koşullarda üretilmek zorundadır; yani hızlıca, kısaca. Dolayısıyla, Eskizler’in, şu hâlde, yeni bir tür eskiz mantığı geliştirmenin yanı sıra, yeni bir tür seriyal müzik mantığı da geliştirdiğini düşünüyoruz. Bu ki eskizin model, “seri üretim”in ise protokol hâlini aldığı, dizinin ise ardışık sesler arasındaki akışı tanımlamayıp (ton matriksi) günler arasında dağıldığı, neredeyse sirkadiyen olduğu söylenebilecek bir müzik mantığıdır. Bu mantıkla ki, bu protokol-modelle ki müzikal çeşitlemenin sonu gelmez, ama ayrıca sonu gelmeyen, eskizin ta kendisidir; bütüne asla ulaşamayan bir taslak, yani paradoks olarak. Eskizler de işte bu protokol ve model ama ayrıca paradokstur. Devamı gelecekse, gelmesi gerektiği içindir: “Mantık budur.”

dizisellik, elektronik müzik, Hasan Cem Çal, model, Murat Güneş, müzik