Julia Ducournau’nun Raw’unun sinematik bir soykütüğünü yapacaksak, kökeninin Cronenbergci body horror anlayışına uzandığını söyleyebiliriz belki ama işte, onun filmi, aynı anda, bu tekil köken anlayışına hiç mi hiç uyum sağlamaz gözükür: Film bedenin bir tür kadavra gibi açılmasından, halel görmesinden, kanama, kesilme ya da dönüşmesinden ibaret değildir ve itkiler, bedenin itkiselliği, bu “açılım”ın ön koşulu gibidir; korkunç olan bedenden çok bedendeki bitmez tükenmez iştah, bedensel enerjidir diyelim. Dolayısıyla, Ducournau’nun filminin bir mirasa sahip olduğunu söylemek yetmez, ama kendi içinde de bir mirası konu aldığına işaret etmek gerek: Yamyamlık. Tam da bu nedenle, film boyunca, hangi bedenin hangi bedene ne yapacağı, sadece kimin kimi yiyeceği üzerinden düşünülür ve bu da seyircide ilksel bir tepkiye mahal verir; yani filmdeki bedenlerle aynı bedene, insan bedenine sahip olmak vasfıyla irkilme hâline. Belki de bu, konu ve stilinden bağımsız, Ducournau’nun filmin asıl ilginç tarafıdır: Filmdeki karakterlerin mutlak yabancılığı ile mutlak tanıdıklığı iç içe geçer ve birlikte, tekinsiz bir seyir deneyiminin nesnelerini oluştururlar. Bunlar karakterlerdir, fakat ayrıca bedenler de ve tabii, bu bedenlerin, yani birbirlerinin yiyicileri, bitiricileri de. Wax’te konuşulması işte bu nedenle gerekliydi Raw’un; göze olduğu kadar, hatta gözden de çok bedene hitap ettiğinden. Bir nevi bir somatik sinema örneği olduğundan. Bullet’larla:
- İlksel özdeşleşme.
- Yatak ve kapan.
- Yamyamlığın yolu.
- Coming of age ve yapısallık.
- Atmosfer ve imge.
- Et, et ve et.
- Baskılama ve vejetaryenlik.
Podcast Türkçe ve süresi 26:37
beden, Berk Özalp, film, Hasan Cem Çal, Julia Ducournau, podcast, Raw, sinema, Wax