Joan La Barbara,
Salbatore Ala, Milano, 1976,
fotoğraf: Roberto Massoti,
kaynak: sanatçının web sitesi
PLAYLIST:
Sesi Farklanan İnsan: Deneysel Vokal

Müziğin tüketimi, çoğu zaman müziğin üretiminden ayrı düşünülür. Ama yine çoğu zaman, tam da bu nedenle müzik üretimi denen şeyin müzik tüketimi denen şeye dayandığı da ıskalanır. Hatta, müzik tüketiminin ta kendisinin bir müzik üretimi, müziğe dair bir üretim, genom hâlindeki bir üretim olduğu unutulur. Fakat biliyoruz ki, her müzisyen, bir yaratıcıdan önce bir dinleyiciydi, bir dinleyicidir. Yani, yarattığı, duyurmak istediğinden evvel, duymak istediğidir. Müzik dinlemenin de bir bakıma müzik yaratmak olduğunu söyleyen, bizzat John Cage’di. Bu anlamda, sesi yaratmayla sesi dinleme hâli arasında, kategorik değil ama olsa olsa ilişkisel bir fark vardır. Müzik, dinlerken de kurulur. Uzun lafın kısası, müzisyen neyi duyuyor, duymayı deniyor, duymaya çalışıyorsa, onu duyurur.

Müzik üretme faaliyeti, müzik tüketme faaliyetinden ayrılmıyor, ayrılamıyorsa, bunun nedeni, müzik tüketiminin müzik üretiminin de karakterini şu ya da bu şekilde belirlemesindendir. Zamanla, duyulan dinlenen, dinlenen dinletilene dönüşür. Denebilir ki, müzik, bilinçsiz bir duymanın değil ama bilinçli bir dinlemenin sonucudur. Yani, müzik, sesin duyulabilirliğiyle değil ama dinlenebilirliğiyle ilgilidir. Müzik, her zaman, biraz da dikkatle ilgili olmuştur. Müzik şeylerin içindeyse bu, şeylerin bilinçli veyahut bilinçsizce müzik üretmesinden değil ama şeyleri dinleyen kulağın onların içine müziği bilhassa yerleştirmesinden, yerleştirebilmesindendir. Bir caddenin, bir sokağın gürültüsünün, kreşendosunun1 ve dekreşendosunun,2 ritminin, temposunun vesaire her zaman için yeni, yepyeni olduğunu söylerken, Cage tam da bunu kastediyordu: Müzik, şeylerde değil, kulaktadır. Müzik, aslen, sessel madde dinlenebilir kılındığında var olan şeydir.

İnsanlar, duymaktan öteye geçebildikleri, dinlemeye meylettikleri andan itibaren, sesleri organize ve kompoze etme yetisine de kavuşmuşlardı. Diyelim ki, artık müziği duyuyor, duyabiliyorlardı. Bu açıdan, müzik, kulakta doğmuştur. Ama kulak, hâlâ, dinlemenin bir aracıdır. İşlevi, halihazırda üretilmiş olan sesi yoğunlaştırılmış bir duyma, yani dinleme faaliyetiyle müziğe çevirmektir. Müziği alımlamaktır. Ama müziği üretmek, doğrudan üretmek, diyelim ki yeniden üretmek de gerekir. Dolayısıyla, ses çıkaran, ama bir o kadar da dinlenebilir, tekrar dinlenebilir, müzik üretebilir olan bir şey de lazımdır. Uzun lafın kısası, gereken, bir enstrümandır. Müzikal olan, olabilen bir araçtır. İnsan için, bunu ilkin kendinde, kendi içinde bulmak, belki de en pratiği, en makulüydü. Yani, insan sesinde, vokalde…

İnsan sesi, birçok açıdan insan eliyle üretilmiş veyahut doğadan elde edilmiş olan enstrümanlardan farklıdır. Her şeyden evvel, insan sesini salt tekil bir enstrüman olarak görmemek gerekir. İnsan sesi, insandan insana değişip dönüşen, modüle olan bir enstrümandır. Kısacası, her insanın sesi farklıdır. (Misal, kadın ve erkek sesi dahi, sessel spektrum açısından, büyük oranda farklılık gösterir.) Ve bu da nitekim, o ya da şu insan sesinin çalımının farkını beraberinde getirir, ister istemez. Buna mukabil, vokali, birden fazla, çoğul bir enstrüman olarak düşünür, böyle kabul edersek, idiomasisi3 belli olan bir enstrümandan her daim daha geniş bir ses üretim olanağı sunacağını, sunabileceğini de rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu açıdan, örneğin, insan eliyle üretilmiş olan bir enstrümanın müziği, o enstrüman ve o enstrümanla insanın yapabileceğinden ibaretken, vokalle yapılabileceklerin, yani vokal müziğin sınırı, halihazırda vokal yetisi tarafından belirlenir. Kısacası, vokal, sınırı içeriden çizer. Dolayısıyla, onunla yapılabileceklerin sınırı, belirsizliğini korur.

Vokal müziği, aslına bakılırsa, her zaman aktifti. Ortadaydı. Değişip dönüşüyordu. Mesela, kilisenin müziğe hüküm sürdüğü yıllarda, vokalin işlevi, çoğunlukla ayinseldi. İnsan sesi, kutsal kitaba, scripture’a4 ses vermenin bir aracıydı (Bach’ın kantatları,5 passion’ları,6 oratoryosu7…). Söz konusu olan, kutsayıcı bir sesti. Saray müziğinin icra edildiği yıllarda, vokalin işlevi, çoğunlukla teatraldi (Puccini, Rossini…). Vokal, oyunun [play] bir parçasıydı. Performatifti. İnsan sesi, bu sefer, alelade bir metni okuyor, ama bir yandan ona jestini ekliyor, onu oynuyordu da: Opera8… Yirminci yüzyılın ilk yarısındaysa, vokal, yeni çalım teknikleri, yani yeni ses modlarına açılmıştı. Diyelim ki, vokal, salt ayinsel ve salt teatral bir işlevden sıyrılıp kendini yenilemişti, yenileyebilmişti. Görece deneysel bir işleve ve işleyişe sahip olmuştu. Sesi ve sözü yersizyurtsuzlaştırmaya başlamıştı (Schoenberg ve Berg’in aktif Sprechstimme9 kullanımı, Lied’in10 altının oyulması…). Kısacası, vokal, müzikal bir enstrüman olarak yavaş yavaş tikelliğine kavuşuyordu.

Gelgelelim, müzik teknolojisinin geliştiği yıllar, yani yirminci yüzyılın ikinci yarısı, aynı zamanda da vokal müziğinin tastamam bağımsızlaştığı vakitlere rast gelir. Tam da bu sıralarda vokal, akustik ve/veya elektronik çalgılar tarafından desteklenen ya da ön plana çıkarılan bir enstrüman olmaktan çıkıp gerek tek başına gerekse de diğer çalgılarla bir arada çalabilecek, çalınabilecek bağımsız bir enstrüman hâline gelmişti. Ama bir yandan da, vokal sessel olarak geliştirilmiş ve genişletilmişti. Mesela, sesin amplifikasyonu,11  insan sesinin doğrudan, çıplak sesle duyuramayacağı, alçağından yükseğine ses şiddetlerini duyurmasını imkânlı kılmıştı. Vokal, artık, duyuluyordu. Hakikaten duyuluyordu. Diyelim ki, otonomlaşıyordu.

Ama bir yandan da, vokal müziğin bağımsızlaşması, onu apayrı bir müzik, müzikte keşfedilecek ve yeniden keşfedilecek olan, kendine has sessel bir uzam hâline çoktan getirmişti. Dolayısıyla, vokal müzik, kendine özgü ses üretme yolları, yani yeni müzikal jestler, teknikler (ululation,12 yodelling,13 overtone singing14…) vesaire icat ediyor, daha önce görülmemiş ustalık sınırları keşfediyordu. Bilhassa kendi içerisinde çoğullaşıyordu. Zenginleşiyordu. Ve bu bağlamda, insan sesinin kullanımını da, alımlanışını da kökten değiştiriyordu. Yani, yepyeni bir akustik15 yaratmakla kalmıyor, bambaşka bir psikoakustik16 de oluşturuyordu. Söz konusu olan, artık, salt sözü başkalaştırmak, yani güzel söylemek, detone17 olmamak vesaire değil ama dosdoğru sesi, insan sesini başkalaştırmak, yani insan sesini oluşa açmaktı: Söyleyen değil ama öten, şakıyan, uğuldayan, homurdanan, çınlayan, uluyan, kekeleyen vesaire bir ses olmaktı. Cathy Berberian, Jay Clayton, Joan La Barbara… Yalnızca sesle olmak değil ama sesle başka bir şey olmak… İnsanın en başta kendi sesi aracılığıyla kendinden başka bir şeye dönüştüğünü, dönüşmeye meylettiğini söyleyen, Deleuze ve Guattari değil miydi (Mille plateaux)? Modern vokal müziğin gösterdiği şudur ki, şarkının da, şarkı söylemenin de hiçbir zaman özsel bir formu olmamıştır. Şarkı, el yordamıyla; şan, ağız yordamıyla yapılan neyse odur, o kadar. Bu anlamıyla da, vokal müzikte en nihayetinde her şey bir denemedir, bir deneydir. Bir laboratuvar olarak ağız…

Bu playlist, modern vokal müziğin ya da bir başka adıyla deneysel vokalin çığır açan temsilcilerinin parçalarından oluşuyor. Listede; Meredith Monk’tan Holly Herndon’a, Giacinto Scelsi’den Yoko Ono’ya, Bernhard Lang’dan Jennifer Walshe’a, Laurie Anderson’dan Gelsey Bell’e kadar, birçok farklı sanatçıdan, bestekârdan, vokalistten vesaire parçalar, eserler bulunuyor. Yani, playlist epey bir eklektik, diyebiliriz. Ama haklı da bir eklektizm bu; çünkü günün sonunda, vokal müziğin kendine has zenginliği, çeşitliliğinden kaynaklanıyor. Öte yandan, başlık olarak deneysel vokal tabirini uygun bulmamız, tabii ki bu müziklere bir anlaşılmazlık, bir tesir edilemezlik süsü vermek istememizden ileri gelmiyor. Bir ismin yanına, onu sadece açıklanamaz, kavranamaz kılmak için iliştirilen deneysel sıfatı, korkunç derecede can sıkıcı, çileden çıkarıcıdır. Biz, deneysel tabirini kompakt bir sıfat olarak, bu listedeki müziklerin, hem üretimleri hem de tüketimleri itibarıyla yaratmış olduğu haleyi yerinde bir şekilde yansıttığını düşündüğümüz ve yukarda da bahsini geçirdiğimiz, ama sözü uzatmak da istemediğimiz için çok da ayrıntısına girmediğimiz, giremediğimiz birçok nedenden ötürü seçtik, diyebiliriz. Bitirirken, listenin herhangi bir düzeninin olmadığını, yani dinlenmeye herhangi bir yerinden, herhangi bir parçasıyla başlanabileceğini de ekleyelim. Hatta, listenin —listedeki parçaların çokluğu, farklılığı ve kısalığı göz önünde bulundurulduğunda— shuffle’da çalınması ve dinlenmesi belki de en mantıklısı olur. İyi dinlemeler diliyoruz.

Joan La Barbara on Mastering The Voice, Red Bull Music Academy

1. Crescendo: Çalgıların giderek daha yüksek ses verecek biçimde çalınma durumu.

2. Decrescendo: Çalgıların giderek daha alçak ses verecek biçimde çalınma durumu.

3. Idiomacy: Müzikte, bir enstrümanın kendine has özelliklerinin tümü.

4. Scripture: İng. Kitab-ı Mukaddes.

5. Cantata: Bir ya da birden çok çalgı eşliğinde söylenen, genellikle kahramanlık ve din temalı olan ve çoğunlukla da birden fazla bölüm içeren sözlü beste. En ünlü uygulayıcısı, Johann Sebastian Bach’tır (bkz. Bach Cantatas).

6. Passion: İsa’nın çarmığa gerilmesiyle ilintili kutsal metinler üzerine koro, solo parçalar ve çalgı eşliği için bestelenen bir tür oratoryo. En bilinen örnekleri, Johann Sebastian Bach tarafından ortaya konmuştur (bkz. Bach: Matthäus-Passion ve Bach: Johannes-Passion)

7. Oratorio: Solo sesler, koro ve orkestra için yazılmış olan, oyun ögesi bulunmayan, kutsal nitelikte müzik eseri. En ünlü örneklerini, George Frideric Handel (bkz. Handel: Messiah), Johann Sebastian Bach (bkz. Bach: Christmas Oratorio) ve Joseph Haydn (bkz. Haydn: The Creation) vermiştir.

8. Opera: Genellikle tarihi veya mitolojik konulu bir drama eşliğinde ortaya konan, müzikal ve teatral formda bir sahne eseri. En bilindik örnekleri, Wolfgang Amadeus Mozart (bkz. Mozart: Don Giovanni), Giuseppe Verdi (bkz. Verdi: Aida) ve Georges Bizet (bkz. Bizet: Carmen) tarafından yazılmış ve bestelenmiştir.

9. Sprechstimme: Konuşmayla şarkı söyleme arasında gidip gelen performatif bir vokal tekniği.

10. Lied: Bir şiir üzerine bestelenmiş olan ve genellikle bir çalgı eşliğinde söylenen şarkı.

11. Amplifier: Ses yükseltici ya da teknik tanımıyla; giriş sinyalininkinden başka bir kaynaktan güç alarak giriş sinyalinin temel özelliklerinin büyük çaplı benzerini çıkış olarak üreten cihaz.

12. Ululation: Yüksek perdeden, uzun süreyle ve dalgalı bir şekilde çıkan, çoğunlukla titrek bir ulumayı andıran vokal sesi.

13. Yodelling: Sesin perdesini sık sık ve hızlıca değiştirerek şarkı söyleme hâli.

14. Overtone singing: Gırtlaktan çıkartılan sesin üstüne aynı anda bir ya da daha fazla armoniğini ekleyerek uygulanan, aynı anda birden fazla ses çıkarmayı imkânlı kılan genişletilmiş bir vokal tekniği.

15. Acoustics: Ses fiziğinin özel bir bölümü. Ayrıca, kapalı bir mekânda sesin duyulma ve dağılma tarzına ve bunu inceleyen alana da verilen ad.

16. Psychoacoustics: İnsanların kulaklarına ulaşan ses dalgalarını nasıl algıladıklarını konu alan bir araştırma dalı. Kulağa ulaşan seslerin yönlerinin nasıl belirlendiği, tayin edildiği de psikoakustiğin alanına girer.

17. Off-key: Bir sesin, gerekenden daha pes veyahut daha tiz sesler çıkarması hâli.

avangard, Furkan Keçeli, Hasan Cem Çal, müzik, Playlist, vokal