20 Temmuz 1969, Richard Nixon
ve Apollo 11 astronotları aynı ekranda,
kaynak:
UPI aracılığıyla National Archives
Medya Üzerine
Eleştirel Notlar

Medya. Karl Marx, makinenin insanın yerini alabilmesi için önce insanın makine gibi faaliyet göstermesi gerektiğini, yani makinenin prototipinin insan olduğunu söylüyordu (Grundrisse). Bundan kasıt, insanın makineyi üretmeden, yani dışsallaştırmadan önce kendinde ürettiği, yani onun işlevlerini içselleştirdiğidir. Makine insan gibi hareket etmiştir, çünkü insan makine gibi hareket etmiştir. Kendi mekanik hareketini soyutlamak suretiyle makineyi somutlamıştır. Makine yapmanın, yapabilmenin imkânı –bu bağlamda– bir bakıma makine olmaktır. Makineleşmektir. Bedenin kendisi bir makine olmadan, bir makine-beden de yoktur.

Medya, yani kitle iletişim araçları görüntü ve ses üreten, görsel-işitsel birer makine olarak hangi organın dışsallaşması olabilir acaba? Gözün mü? Kulağın mı? Hem göz hem de kulağın mı? Ama göz ve kulak en nihayetinde birer reseptör olarak çalışmıyor mu? Bir reflektör olarak çalışan, işleyen [process] ve yayın yapan organ, daha ziyade beyin değil mi? Bedenin dahi, kompleks bir teknik araç olan insan düşüncesinin, diyelim ki beynin donanımı [hardware] olduğunu iddia eden Jean-François Lyotard değil miydi (“Thought Without a Body?”)? Bir bütün hâlinde medyanın, –işleyiş usulü göz önünde bulundurulursa– en temelde alıcı bir organdan çok, verici ya da daha doğrusu işleyici bir organı prototip alması gerekmez mi? Yani, tekrarlarsak, beyni? Medyanın algıyı, yani beyni kontrol altında tuttuğu söyleniyor, söylenebiliyorsa bunun yegâne nedeni, onun kendisinin de bir tür beyin olması, yapay bir beyin gibi çalışmasıdır. Medyatik iletişim, görsel-işitsel olduğu kadar, beyinseldir.

***

Enformasyon. Bilginin alıcısı hâline gelmek, bilgilenmektir. Ya da daha doğrusu, bilgilendirilmiş [informed] olmaktır. Medyatik anlamıyla iletişim, alıcı ile verici arasındaki bilgi [information] paylaşımıdır. Bilgilendirme edimidir. Bilginin aktarımıdır. Ama bilgi bilenden harici bir şey olduğunda, bilginin mahiyeti de değişir. Bağıntılı hâle gelir. Belirsizleşir. Harold Lasswell sormuştu: Who says what to whom in what channel with what effect?

***

Güncellik. Medyada herhangi bir soruna dair çözümün tartışılması, alttan alta çözümü aranan sorunun asli olduğu fikrini de dayatır. Medya söz konusu olduğunda hakiki çözüm arama iddiası, çoğu zaman yapay sorun türetme itkisinin kisvesidir. Gerçi, o ayrı ama, daha en başta çözümün ne olduğunu bir başkasına sorma faaliyetinin kendisi düşünme sorumluluğunun reddidir. Düşünmekten tam da sorun üretme ve formüle etme inisiyatifi alınmadığında, yani verili sorun sorgulanmadığında vazgeçilir.

***

Spekülasyon. Medyada sosyopolitik ya da sosyoekonomik bir meseleyle ilgili spekülasyon yapıldığında, çoğunlukla o meseleyle ilgili en kötümser senaryo ortaya atılır. Neden peki? Çünkü olabilecek en kötü şeyi düşündürtmek, olması muhtemel olan kötü bir şeyin hazmını kolaylaştırır. Böylelikle de ‘en azından’ zarfı, ‘ama’ bağlacının yerini alır.

***

Komplo. Medya en çok da sosyal aksama, politik baskı ve ekonomik buhran dönemlerinde komplo teorileriyle dolar. Kontrol kaybolur. Komplo ihya olur. Kontrol edildiğine inanan, en nihayetinde kontrol edildiğinin bilinciyle teselli olur. Büyük oyunu görür. Küçük oyunu oynar. Durmaksızın gizli saklı olan şeyleri düşünmek, açık ve net olan şeyleri dahi muğlaklaştırır. Komplo teorisi, gerçekliğin mistifikasyonudur. (Gerçekliğin açıklığını değil, teorisyenin uçukluğunu yansıtır.) Ama bilinçli bir mistifikasyondur bu: Gerçekliği önce perdeler, sonra görünür kılar. Salt ideolojiktir. Her şeyin olduğu hâliyle yalan olduğu yalanının gerçekliğine inandırır.

***

Propaganda. Medyatik propagandanın rıza [consent] ürettiğini söyleyen Edward S. Herman ve Noam Chomsky’ydi (Manufacturing Consent: The Political Economy of the Mass Media). Ama öyle gözüküyor ki bugün, medyatik propaganda rıza üretmekten ziyade onay [assent] üretiyor. Rıza, olmayanın olması, yani henüz olamamışın oldurulması için üretiliyordu. Artık olan oluyor. Hem de çoktan olmuş bitmiş oluyor. Rızasız, izinsiz, bir anda, hemen, şimdi oluyor. Kitlelere kalan ise olanı onaylamak oluyor. Rıza çoktan üretildi, hak çoktan devredildi, olan çoktan oldu. Teyit etme zamanı geldi.

***

Hınç. Medya hedef göstererek hıncı tetikliyorsa, bunun anlamı aslen, hâlihazırda işlerin gidişatına karşı var olan öfkenin şu ya da bu ya da o hedefe kanalize edilmek suretiyle lokal statükonun çıkarına en iyi hizmet edecek şekilde kontrol altında tutulmasıdır, o kadar. Ama bunun için, ilkin, hınçlı insanın öfkesinin nedenini bilmemesi de gerekmez mi? Medyanın –bilhassa da ana akım medyanın– bildiği, zamane insanının öfkesinin nedenini bilemeyecek denli öfke nöbetinde olduğu, yani öfkesinin nedenini hakikaten bilmediği ve içten içe bilmek de istemediğidir. Kendisinin bir kurban olduğuna inanan, herkesin bir cellat olduğuna da rahatlıkla inanır.

***

Pazarlama. Medyanın tüketici ne istiyorsa onu verdiğini, yani verili talebi karşıladığını düşünmek, onun çalışma prensibini hiç anlamamış olmaktır. Medya hiçbir talebi karşılamaz. Tüketici de hiçbir şey talep etmez. Medya talep karşılayarak değil, talep üreterek işler. Tüketici de talep ediyorsa, talebi hâlihazırda medyatik arzın kendisidir. Onun varyantıdır. Diyelim ki yönlendirilmiş rağbettir. Talebi üretmek –strateji budur. Ve hep bu olmuştur. Medyatik ekonomide arz ve talepten, arz-talep dengesinden vesaire söz etmek neredeyse imkânsızdır; çünkü zaten arz, taleptir. Talep arzı sağlamaz, arz talebi imal eder. Transmission is the production of consumption.

***

Manipülasyon. Medyanın yalanlarla dolu olduğu söyleniyor. Hep söylendi. Oysa ki, medya aracılığıyla envai çeşit yalan değil, –eğer ki tekrarlanıyorsa– tek bir yalan tekrarlanır, ki o da en basit hâliyle gerçeğin [truth] söylendiği yalanıdır; yani gerçeğin olgu [fact] ve olaya [incident] indirgenebileceği safsatasıdır. Nedeni nasıla indirgeyen, nedenin nasılını değil, nasılın nedenini üretir. Çerçevenin plastik bir işlevi olduğu kadar semantik bir işlevi de vardır.

***

Rekabet. Medya –özellikle de ana akım medya– gerçeği doğrudan doğruya yansıttığı düşüncesini lokal konsensüs hâline getirme idealiyle piyasadan pay almaya çalışan onlarca organdan oluşan bir ağdır. Tam da bu nedenledir ki, bir medya kuruluşu bir diğer medya kuruluşunun gerçeği yansıtmadığını söylediğinde medyaya dair nihai gerçeği de söylemiş olur; zira bugün –dün de olduğu gibi– medyanın yansıttığı tek bir gerçek vardır. O da gerçeği [reality] kendi kâr ve çıkarına uygun şekilde temellük etmeye çalışan medyatik rekabetin gerçeğidir.

***

Söylem. Medyada medyanın algı yarattığı söylemi kendiliğinden ironiktir. Söylem, imgelemi gizler. Sözcüklere biat etme zamanı, imgelere duyulan inanç yittiğinde gelir. Eskilerin dediği gibi: Dictum meum pactum.

***

Sinizm. Medyatik dezenformasyonun yaygınlığı ve baskınlığı, herkesin her şeye inanmasındansa hiç kimsenin hiçbir şeye inanmamasını sağladı. En nihayetinde de bilişimsel bir sinizm patlak verdi. Kuşku merakı soğurdu. Ama unutmamak lazım: Hannah Arendt, hiçbir şeye inanılamadığı zaman, her şeye de pek tabii inanılabileceğini söylemişti.

***

Tarafsızlık. Taraftarlık sınırına ulaştığında sözde tarafsızlık baş gösterir. Bir medya kuruluşu tarafsız olduğunu iddia ediyorsa, asıl söylenmek istenenin şu olduğu bilinmeli: Taraflar arasındaki çatışmayı biz pazarlıyoruz!

***

Vekillik. Bir medya kuruluşunun izleyicinin vekili olduğunu iddia etmesi ticarettir. İzleyicinin bir medya kuruluşunun kendi vekili olduğunu iddia etmesi ise fanatizmdir.

***

Fenomen. Medyanın herkesin sesini duyurma itkisi kaynağını demokrasiden değil fenomenizmden alır. Görüntü, gürültüdür. Herkesin sesi çıktığında hiç kimsenin sesi duyulmaz.

***

İlgi. Medyayla ilgilenmek neredeyse imkânsızdır. Chomsky’nin de yerinde ifadesiyle (Media Control), çünkü ilgiyi dağıtır. Medyayla ilgilenemezsiniz. İlgiyi yönlendiren bir şeyle ilgilenilemez.

***

Kimlik. Bir köşe yazarının veya bir spikerin veyahut bir ‘tele-entelektüel’in kendi sesi olduğunu düşünen, er ya da geç duyduğu ses tarafından susturulur. En nihayetinde kanaat, okur duysun diye değil, düşünmesin diye dile getirilir. Susan tam da sustuğu için konuşanla özdeşleşir.

***

Okunabilirlik. Kimi gazeteler kısa paragrafları över. Kimi gazeteciler paragrafları kısa tutmayı sever. Rafine edilmemiş bilgi bilgi değildir. Bilgi vardır, bilgi vardır. Bilgi ilgidir. Kısa iyidir. Az çoktur. Çok boktur. Ne kadar tüzel, o kadar güzel! Bilenin kısa kestiğini sanması kolaydır. Bilmesi ise zor.

***

Manşet. Journalistic carpe diem.

***

Mizanpaj. Marshall McLuhan, hiç kimsenin gazete okumadığını, zaten gazetelerin de okunmak için üretilmediğini, gazete okurlarının daha ziyade gazetenin içine daldığını, dalıverdiğini söylüyordu (Understanding Media: The Extensions of Man). Ne demektir bu? Elinize bir gazete alın ve dikkatlice inceleyin, anlayacaksınız.

***

Yayın. Televizyon ve radyonun birer kitle iletişim aracı olması, kitlelerle benzer şekilde iletişim kurduklarını göstermez. Televizyon açıkça kitleye hitap eder. İzleyiciye kitlenin bir parçası olduğunu neredeyse hiç unutturmaz. Televizyon söz konusu olduğunda tekil, tümeldir. Televizyon izlemek bir bakıma ayinseldir. Bir seremoniyi andırır. Radyo ise farklı çalışır. Radyo da açıkça kitleye hitap eder, ama dinleyiciye kitlenin bir parçası olduğunu da çoğunlukla unutturur. Dinleyici salt kendisine hitap edildiği hissiyatına kapılır. Radyo söz konusu olduğunda tümel, tekildir. Paradoksal olarak, herkese birden, ama tek tek seslenir sanki radyo; herkesin içindeki ‘bir’e hitap eder. Kimi zaman duymanın mahremiyeti, görmenin erotizminden güçlüdür.

***

Görüntü. Televizyonda gördüğünüz hiçbir şeyin gerçek olduğuna inanmıyorsanız, bir de televizyonda gördüğünüz her şeyin gerçek olduğuna inanmayı deneyin. Kimi zaman televizyonda gördüklerimizin gerçek olabileceği düşüncesi kurgu olabileceği düşüncesinden daha korkutucudur.

***

İzlenilirlik. Televizyon izlemenin en absürt olduğu an, izlemenin izlenmesinin izlendiği andır. Televizyonda alenen izlenme oranı [rating] hakkında konuşulmasından daha tekinsiz çok az şey vardır.

***

Unutkanlık. Dün unuttuğumuzun yarın da unutacağımız olduğunu bilmediğimiz için bugün izleriz. Zen for television.

***

Konsantrasyon. Bizi izlemeye devam edin. Bizi izlemeye devam edin. Bizi izlemeye devam edin. Mantra for television.

***

Ekran. Jean-Luc Godard, televizyonda bir manzarayı [landscape] göstermenin kesinlikle imkânsız olduğunu, bir kartpostalın bile bunu daha iyi başaracağını söylemişti (“In Images We Trust”). Bundan kasıt, televizyon ekranının şu ya da bu ya da o manzarayı mutlak olarak televizüel ekrana hapsetmesidir. Kartpostal dahi, kendisine nakşedilmiş olan manzarayı görmenin, yani onunla hemhâl olmanın taahhüdünü içerir. Televizyon ise tam tersine manzaranın görülmemesi için manzarayı görünür kılar. Kartpostaldaki manzara, vaattir. Televizyondaki manzara, iddiadır. Manzarayı iki boyutlu, elektronik bir yüzeye ve anonimleştirilmiş olan mutlak bir perspektife indirger televizyon ekranı; manzaranın temsilini manzara sandırır. İzleyici aslında ekrana bakarken, onu manzaranın kendisine baktığına inandırır. (Gezi programı [travel programme] denen şeyin, –bu bağlamda– manzarayı gösterdiği anda onu yok ettiği, onu tam da göstererek yok ettiği söylenebilir.) En nihayetinde televizyonun tek bir manzarası vardır, o da kendi ekranıdır. Televizyondaki manzara, doğal bir fenomen değil dijital bir epifenomendir.

Kıssadan hisse: Manzarayı asla gösteremezsiniz, manzarayı sadece görebilirsiniz.

***

Pedagoji. Televizyon, televizyon izleyen figürlerle doludur. Bir bilmecedir şu: Televizyondaki bir reklamda televizyon izleyerek bir şeyler öğrenen birinin öğrendiği şeyi öğrendiğimizde hangi televizyondan öğreniyoruz acaba? Televizyondan mı, yoksa televizyonun içindeki televizyondan mı?

***

İletim. Televizyon söz konusu olduğunda bir göz, bin gözdür. İleti birdir, alıcı çoktur. Ama yine de iletinin birliğini, alıcının çokluğu kurar. Paradoksal olarak, gören ne kadar çoksa görülen de o kadar birdir; çünkü televizyon için bin, birdir. Televizüel imgenin edimidir bu: Binin gördüğü, birin gördüğüne yeğdir. Oculi plus vident quam oculus.

***

Haber. Öyle gözüküyor ki, McLuhan’ın öngörüsü, yani medyanın –bilhassa da televizyonun– gözü bir tür kulağa dönüştüreceği tezi doğrulandı, özellikle de haberler söz konusu olduğunda… Bugün anladığımız hâliyle haber, dedikoduyla neredeyse eş anlamlıdır. Salt sansasyoneldir. Görünür kılandan çok, teşhir edendir. Ve görülen de özünde duyulandır. Haberdar olunandır. Medyatik olan, göze fısıldanandır.

***

Mesaj. Genelinde Sovyet montaj teorisi, özelinde ise Eisensteincı montaj var olmasaydı, bugünkü biçimiyle reklam da mümkün olmazdı.

***

Anlatı. Gerçekliği sıkı sıkıya çerçeveleyen bir anlatı sunduğu oranda, kendi payına gerçekliği sürekli limitleyen bir mecra olma işlevini gördü sinema: Ne kadar çok “Böyle şeyler filmlerde olur” dendiyse, o kadar çok öyle şeyler filmlerde olmaya son verdi ve gerçek oldu. Anlatı opaklaşarak gerçeklik hâlini aldı. Gerçeklik ise saydamlaşarak anlatısal hâle geldi.

***

İmgelem. İmgenin belirlenimi, onun ekonomisidir. Michelangelo Antonioni, televizyonun polikromisinin sinemanın monokromisini yok edeceğini söylemişti.

***

Şebeke. Raymond Williams, televizyonda türlü türlü kanal olsa da, her kanalda bir başka imge görülse ve duyulsa da, televizyonun aslında tek bir imgesinin olduğunu, yani her kanalın içeriğinin birbiriyle şu ya da bu şekilde eklemlendiğini, uyuştuğunu söylüyordu (Television: Technology and Cultural Form). Diyelim ki televizyonun yüzlerce kanaldan oluşan merkezi bir imge jeneratörü, dahili bir imge şebekesi olduğunu iddia ediyordu. Soru şu: Eğer hâlâ varsa, nedir bugün bu imgelerin her birini kateden, hepsini kapsayan bu kuşatıcı imge?

***

Rezonans. Televizüel dünya ile reel dünya arasında bir ayrımdan çok, bir ilişki vardır. George Gerbner haklıdır. İleti bir tür titreşimdir. Ama alıcı da öyledir. Televizyon izleyicisinin edimi, televizyonun rezonansıdır.

***

İmaj. İmge resimde duyumdan, fotoğrafta gözlemden, sinemada algıdan, televizyonda ise kanıdan ileri gelir. İmge kitleselleşerek imaj olur.

***

Simge. Bir şahıs veya bir grup medyada temsil edilmediğinden yakınmaya başlarsa eğer, er ya da geç yakınırken temsil edilir. Temsiliyet arzusu olmasaydı, simgeleme de mümkün olmazdı.

***

Parodi. Medyatik imge kendi kendisinin parodisini sunduğunda kendi kendisini tüketir. Ya da daha doğrusu, kendi kendisini tüketerek üretir. Üretimin sıfır noktasıdır parodi; alay ederek yüceltir. Korkutucu olan ise sınırsızca varyasyonlanabilir olmasıdır.

***

Konsept. Ulus Baker medyada pazarlanan düşünceyle bir bakış açısı oluşturulamayacağını, yani yeni bir düşünce üretilemeyeceğini söylemişti (Sanat ve Arzu). Bundan kasıt, pazarlanan düşüncenin ta kendisinin küt bir bakış açısı olması, yani bilhassa düşünmeye ket vurma işlevi görecek dogmatik bir düşünce imgesi üretmesidir. Bir başka ifadeyle, hâlihazırda düşünülmüyorken düşünüldüğünü sandırmasıdır. Düşünmenin talimat izlemek olduğuna inandırmasıdır. Medya aracılığıyla sözde durmaksızın kavram üretiliyor ve yeniden üretiliyorsa, bunun nedeni şu ya da bu kavramla düşündürtmek değil, şu ya da bu kavramı düşündürtmektir. Sözde kavramı ve onun göstergelerini tükettirmektir. Kavramı fetişleştirmektir. Kişisel gelişim, uzmanlık, sağlık, terapi, organik, light, yaratıcı yazarlık, yoga, meditasyon, vox populi, halk, adalet, demokrasi… Kavram kitleselleşerek konsept olur.

***

Yüzey. Medyatik yüzeyin salt dijital ekran olduğunu düşünmemek gerekir. Çerçeve, biçiminden çok içeriğiyle tanımlanır. Metro panoları, otobüs gövdeleri, yol levhaları, vitrin yazıları, dükkân kapıları, durak camları, kredi kartları, gazete sayfaları… Yüzeyi saklamak istiyorsunuz, öyle mi? O hâlde doldurun onu!

***

Şiddet. Michael Haneke medyatik imge ile sinematik imgenin şiddeti yansıtma biçimi arasında bir paralellik olduğunu iddia etmişti (“Violence and the Media”). Bu iki tip imge arasında şiddet temsilini baz alan bir soykütük önermişti. Doğruya doğru, her iki imge de şiddeti özdeşleşilemeyecek, çözüm olarak görülemeyecek ve hem mesafeli kalınması hem de ciddiyetle ele alınması gereken bir ‘şey’ olarak sunduğu oranda benzeşir. Ana akım sinemanın kitlelerde şiddete karşı bir duyarsızlık oluşturduğunu, ana akım medyanın da bunun üzerinden prim yaptığını söylemek –medyada şiddete ayrılmış olan gösterim süresi de [screen time] göz önünde bulundurulacak olursa– o kadar da uçuk değil sanki… John Ford’un aşırı milliyetçi ve maço western’leri ile muhafazakâr Fox News’un yayın akışı arasında tematik ve temsili benzerlikler kurmak pek tabii mümkün olabilir. Neden olmasın?

***

Savaş. Görünür kılmak bir şeydir. İfşa etmek ise başka bir şeydir. Savaşı, askeri şiddeti göstermez medya; daha ziyade onu teşhir eder. Bir bakıma ürkütücü, dehşet verici olanı tüketilebilir hâle getirir, getirmeye çalışır. Operasyon görüntüleri, abluka kayıtları, baskın videoları… (Gerçi, hepsi de en nihayetinde uzun vadeli lokal propagandanın bir parçasıdır.) Medyatik pornografinin gözde içeriği dün olduğu gibi bugün de savaştır.

***

Alımlama. Medyanın en temelde nasıl işlediği hâlâ geniş ölçüde anlaşılabilmiş değil, çünkü medyayla ilgili temel sorunun –bugün dahi– salt politik olduğu düşünülüyor. Anlam araçtan, deneyim donanımdan ayrılıyor. Öyle inanıyorum ki, kullanıcısında bıraktığı psişik etkinin niteliğini göz önünde bulundursaydık, bugün medyanın nasıl işlediğini, işlerlik gösterdiğini tam anlamıyla anlayabilmek için bir araştırma dalı olarak yalnızca iletişim bilimlerine değil, onun yanında bilişsel psikolojiye ve en nihayetinde de psikopatolojiye başvurmak gerektiğinin kesinkes farkına varırdık.

***

Tin. Günümüzde medyanın gerçeği yansıtmadığı fikri, onun gerçeği hiç mi hiç yansıtmadığı anlamına gelmez. Medya bugün somut gerçeği yansıtmadığında, bu sefer de tinsel gerçeği tüm çıplaklığıyla açığa vurur. Zamanın ruhunu –bizim zamanımız söz konusu olduğunda, kolektif psikozu– en iyi şekilde medya yansıtmıyor mu?

***

Aksiyom. Medyanın yegâne aksiyomu kitle kavramıdır; yani her daim işlenebilir olan toplum idealidir. Kitle kütledir. Kümedir. Yığındır. Yapısı itibarıyla homojendir. Ama işlenmemiştir. Ve işlenebilir. Ki işlenmelidir. Medya kitleleri varsayar, varsaymak zorundadır. İletişim ortak bir dilin varlığını şart koşar. Konvansiyonu dayatır. Kitleler vardır, çünkü iletişim vardır. İletişim vardır, çünkü kitleler vardır. Medya vericidir. Kitleler alıcıdır. Ama alınan verinin algısı yoktur. Daha ziyade alınan veri algıdır. Bilişseldir. Alınan veri gerçektir. Sanal gerçektir. Ekranda virtüel, düşüncede edimseldir. Ekran, beyindir. İşler. Kaydeder. Şifreler. Ekran, düşünür. Ekrana bakan da ekrandan düşünür. Düşüncesi ekrana bağlıdır. Ekranın nesnesidir. Ama ufuk ekransa, nesneleşmenin sonu yoktur. Çünkü ekranın ufku yoktur. Sınırsız bir emisyondur. Ekran, birdir. Ekran, çoktur. Sistemlidir. Herkes ekrana farklı bakar. Ekran ise herkese aynı bakar. Ekran tebaaya bakıyorsa, ekrana bakan da tebaadır. Tabidir. İletmek istemez ekran, yansıtmak ister. İletken bir cam değil, kristal bir ayna olmak ister. Ve olur. Ekranın ışığı yansır. Ama gölgesi de vardır. Gerçekliğin üzerine düşer. Ekrana bakan, ekrana bakanla bitişir. Ekran, iliştirir. Halk vardır. Cemaat vardır. Nüfus vardır. Hepsi de anonim çoğuldur. Hitap eden, hitap ettiği şekilde muhatap alır. Medya pek tabii topluma hitap eder. Ama bundan anlaşılması gereken, toplumun kitle olduğu müddetçe hitap edilebilir olduğudur. Kendiliğinden kitle diye bir şey yoktur. Ve hiçbir zaman da olmamıştır. Kitle iletişim araçları diye bir şey de yoktur. Kitleleştiren iletişim araçları vardır. Medya, iletir. Kitleleştirir. İletişim, oluşumdur. Nasıl iletmeli, nasıl oluşturmalı? Soru ve sorun budur.

bilgi, Hasan Cem Çal, iletişim, imge, medya (basın), medya (mecra), radyo, televizyon