Lost, Lost, Lost
ve Mekas Üzerine
Birkaç Not Daha*

Bu yıl, 23 Ocak’ta, Jonas Mekas öldü. Büyük bir filmmaker öldükten sonra, hemen sinemanın da öldüğü söylenegelmiştir. Bilirsiniz ya, Jean-Luc Godard ölünce sinema da ölecektir. Ve hatta, daha da ileri gidip sinemanın her şeyden ve herkesten bağımsız bir şekilde basbayağı öldüğü de söylenmişti. Ve evet, hakikaten ölmüştü. Ama bu, yalnızca bunu söyleyenlerin nezdindeki bir ölümdü. Sinema, açıkça, onlar için ölmüştü. Şundan emin olabilirsiniz ki, eğer bir şeyin öldüğü söyleniyorsa, o şey hiç mi hiç ölmemiştir. Belki de her zamankinden fazla yaşıyordur. Hiç kimse Bizans İmparatorluğu’nun veyahut Sezar’ın öldüğünü söylemiyor. Bunun bir nedeni olmalı, değil mi? Tabii ki sinemanın sonsuza dek yaşayacağını iddia etmiyorum. Ama biliyorum ki, öldüğünde öldüğünü söylemek zorunda kalmayacağız. Öldüğünü bileceğiz. O kadar.

Lost, Lost, Lost, Jonas Mekas, 1976,
kaynak: dafilms.com

Büyük bir auteur öldüğünde sinema ölmez. Belki de aksine, sinemayı onun filmleri aracılığıyla yeniden görmenin imkânı doğuverir. Çember, auteur için kapanmıştır. Ardında bir külliyat bırakır. Ve göçer. Tam da şimdi onun filmlerini izlemenin sırasıdır. Yeniden ve yeniden… Onunki, sinemaya adanmış bir hayattır. Sineması hayatı, hayatıysa sinemasıdır. Hepimiz hayatımızı bir şeylere adıyoruz. Hayatımız yaptığımız, yaptığımız da hayatımız oluyor. Hayatını sinemaya adamış biri öldüğünde yapabileceğiniz en iyi şey onunla birlikte sinemanın da öldüğünü söylemektense onun sinemayı nasıl yaşatmış olduğunu görmektir. Yani, onun filmlerini izlemektir. Çünkü hayatı hep oradaydı ve bundan böyle de hep orada olacaktır. Bir kişinin hayatı doğrudan doğruya maddi mevcudiyetinden, yani vücudundan çok, vücuduyla yaptıklarında yatar. Vücuduyla yaptıkları, vücudunu aşar. Sinema söz konusu olduğunda da durum aynıdır. Hayatınız, biraz da kameranızla yaptıklarınızdır. Hayat, çektiklerinizdir. Ama çektikleriniz de hayatınız olur. “Yaşıyorum, öyleyse film yapıyorum,” diyordu Mekas ve ekliyordu: “Film yapıyorum, öyleyse yaşıyorum.” Filmlerle yaşamak ve yaşamı ‘filmlemek’, Mekas’ın hayatı buydu. Lost, Lost, Lost da bu hayatın bir parçasıydı.

Lost, Lost, Lost’un, Mekas’ın corpus’unda özel bir yeri vardır. Lost, Lost, Lost, Mekas’ın anavatanı Litvanya’dan Amerika’ya gelişinin ya da daha doğrusu, göçüşünün bir bakıma kaydıdır. Mekas’ın filmi, günden güne çekilmiş kayıtlardan oluşur. Oldukça da düzensiz kayıtlardır bunlar. Orada ya da burada çekilmişlerdir. O ya da bu veyahut şu çekilmiştir. Bir bakıma, bir şeylerin keşfine çıkılmıştır. En azından hissedilen budur. Mekas için Amerika’daki her şey yenidir. Keşfedilmelidir. Ortaya çıkarılmalıdır. Görülmelidir. Şeyleri tanımak için yapılması gereken şeyi bilir Mekas: Şeyler, kaydedilmelidir. Şeyleri kayıt ede ede keşfetmek, Mekas’ın yaptığı biraz da budur. Ama keşfetmek için, önce kaybolmak gerekir. Hiçbir yeri, hiçbir şeyi ve hiç kimseyi tanımadığınız bir yerde yolunuzu bulamazsınız. Yapmanız gereken, basitçe, kaybolmaktır. Ve hatta, halihazırda kaybolmuşsunuzdur. Lost, Lost, Lost’ta tam da bunu yapar Mekas: Kaybolur.

Kaybolunan yer, New York’tur. Koskoca bir şehirdir. Yanından geçip gidiverdiği her şeyi bir çırpıda çekmeye başlar Mekas: Evleri, sokakları, tabelaları, dükkânları, insanları… Yaptığı, kendi deyişiyle parçalar [bits] toplamaktan ibarettir. Bir kartografmışçasına çalışır. Şehrin rüzgârına kapılır gider. Şehri gün be gün görünür kılar. Bir bakıma, şehre bir imge bahşeder. Lost, Lost, Lost’un New York’u, Mekas’ın gözünden New York’tur. Bir göçmenin, bir sürgünün gözünden New York’tur. New York’un imgesi değişmiştir. Söz konusu olan, şaşaalı bir New York’tansa, sıradan bir New York’tur. Cenazelerin, düğünlerin, dansların, toplantıların, protestoların olduğu bir New York’tur. Bu, sözde çoğunlukların değil ama azınlıkların New York’udur. Mekas’ın yaptığının, bu bağlamda, kuşkusuz ki politik bir mahiyeti de vardır. Azınlıkları, çoğunlukla da hemşerilerini, Litvanyalıları kayda alır Mekas. Kendi deyişiyle bir tarihçi [chronicler] ve bir günlükçü [diarist] olup çıkar. Kamerasıyla notlar alır, notlar düşer. Kaydeden bir göz olur. Başkaları için, tarih için kaydeder. Kısacası, kamerasıyla bir bellek yaratır. Hatıralar, anılar yaratır.

Lost, Lost, Lost, Jonas Mekas, 1976,
kaynak:
Controappuntoblog

Domestik alanlara girdiği kadar, kamusal alanları da gezer Mekas. Ve bunları birbirine bağlayıverir. Öyle ki, sözümona iki ayrı tip mekân arasındaki ayrım da yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlar. Bir mekânla bir diğer mekân ya da bir insanla bir diğer insan veyahut bir olayla bir diğer olay arasında halihazırda bir bağlantı yoktur belki, ama Mekas’a göre vardır. Bağlantı, bağlarken kurulur. Kurgu, bana öyle geliyor ki, Mekas gibiler için kesmek değil ama bağlamaktır. Kurgu, bir şeyleri atmak değil ama bir şeyleri bir şeylere katmaktır. Her kurgu, bir dizme [juxtaposition] olduğu kadar, bir bindirme [superimposition] olarak da düşünülebilir. Şeyler birbirlerine bağlandıkça, mahiyetleri de değişir. Birbirlerinin içine geçerler, birbirlerinde erirler. Kurgularken, ayırmaktan çok, birleştirirsiniz. Bir şeyleri yan yana getirir ve ne olup bittiğine bakarsınız. Bir bellek böyle üretilir. Çünkü belleğin de üretilmesi gerekir.

Bu, Mekas’ın da dönüp durduğu bir bellektir. Lost, Lost, Lost, biraz da bu imgesel belleği bir yeniden ziyarettir. Film boyunca kendi çekmiş olduğu imgeler üzerine konuşur durur Mekas. Sanki, biz onun filmini izlerken, o da kendi filmini izliyordur. Şu ya da bu imgeyi hatırladığını, şunu veya bunu daha önce gördüğünü, şunların veyahut bunların değişip dönüşmüş olduğunu söyler. Kendi filmi aracılığıyla hatırlamaya çalışır. Kamerasını kayıt hâlindeyken bir başkasına emanet ettiği anlar da olmuştur. Filmini, bir başkası gibi izlemeye başlar. Bir ötekinin gözünü ödünç alır. Anıları, bir bakıma kendinin olmaktan çıkıp çektiği herkesin oluverir. Kişisel [personal] olan, kişisel olmayandan [impersonal] çok, kişiler-arası [interpersonal] ya da kişiler-ötesi [transpersonal] olana dönüşür. Kendi anıları, ister istemez çevresindeki diğer her şeyle de bağlanır. Çekilmiş olanlar, Mekas tarafından hakkında konuşula konuşula, dolayısıyla izlene izlene şimdide var edilir. Şimdiyi kuran yalnızca geçmiş değildir; şimdi de geçmişi kurar. Denebilir ki, kendi filmini bir buluntu film [found footage] hâline getirir Mekas. Onu tekrar ve tekrar görür. Görmeye cüret eder. Gerçekten görmek için, görmeye cüret etmek gerekir. Aslında her film, bir buluntu filmdir. Her bir film, yeniden, başka bir şekilde görülmeyi bekler. Kısacası, bir göreni bekler. Bu, gördüğüyle yetinmeyen, cüretkâr bir gören olacaktır.

Lost, Lost, Lost, Jonas Mekas, 1976,
kaynak: dafilms.com

Lost, Lost, Lost, altı bobine [reel] ve on dört yıla —1949 ile 1963 arasına— sıkıştırılmış hayattır. Film, yıllara yayılır. Ama bir yandan da yıllar, filme yayılır. Yıllar geçtikçe dünya değişir. Ama dünyayı filmleri aracılığıyla gören Mekas da değişir. Belki de bu nedenle bobinden bobine film de bir değişime uğrar. Kendi içerisinde radikal bir dönüşüm geçirir. Lost, Lost, Lost, bir kayboluşun hikâyesi olduğu kadar, bir yolun da hikâyesidir. Mekas’ın sinematik bir Taoculuğu vardır. Var olan bir yolu yürümez. Çünkü halihazırda kaybolmuştur. Ama tam da kaybolduğu için yolu hakiki bir yol olur. Bu anlamıyla yol, üzerinde yürünen değil ama yürüme ediminin kendisidir. Yol, yüründüğü müddetçe yoldur. Ve bitmek bilmez. Mekas’ın filmleri çoğu zaman bitimsiz gözükür. Sanki, sonsuza kadar devam edebilirler. Ki biliyoruz ki Mekas da ölümüne dek film çekmiştir. Her Mekas filmi, Mekas’ın hayatının bir ayağı gibidir. Mekas’ın her filmi, bir öncekinin pek de alışılmadık bir mânâda devamıdır. Belki de film tarihinin en uzun film serisi Mekas’ınkidir. Eminim ki, Mekas ölmedikçe filmlerinin de sonu gelmeyecekti. Sonsuza dek film çekebilirdi. Hakikaten, herkesin hayatı, sonu gelmeyen, ancak ölüm nedeniyle kesintiye uğrayan bir proje değil mi? Bunun, Mekas için de böyle olduğuna emin gibiyim.

Mekas’ınki, anıları yalnızca üreten değil ama onları yine onlar vasıtasıyla tekrar ve tekrar üreten bir hayattı. Onun hayatı, tam bir anı deposuydu. Hayatı, kendi anılarıyla dolu olduğu kadar, başkalarının anılarıyla da doluydu. Çünkü kendisi ve bir başkası arasındaki sınır, bana öyle geliyor ki, fazlasıyla saydamdı. Bir Mekas filmi izlediğinizde onunla ne özdeşleşebilirsiniz ne de ona yabancılaşabilirsiniz. Ne artı sonsuzda ne de eksi sonsuzdasınızdır. Ne bir kutupta ne de diğerindesinizdir. Daha çok, her ikisinin de ötesindesinizdir. Örneğin Lost, Lost, Lost’ta olanlar, ne derinlerde ne de yüzeydedir. Ama havadadır. Süzülürler. Bir şeyler oluverir. O kadar. Söz konusu olan, bir flux olarak filmdir. Aynı Dziga Vertov gibi Mekas da gözü şeylerin içine yerleştirir. Gözün salınmasına, oradan oraya süzülmesine izin verir. Kamera, bir arıymışçasına çiçeklerin arasında uçurulur (Lost, Lost, Lost) ya da tarlada bir tırpanmışçasına sallanır (Reminiscences of a Journey to Lithuania). Mekas’ın yaptığı, biraz da şeylere bir göz iliştirmektir. Şunun ya da bunun bir gözü olsa nasıl görürdü, diye sorar sanki Mekas. Gözünü şeylere ödünç verir. Şeylerden gözünü ödünç alır. Ve bu sayede, şeylere bir göz bahşettiği kadar, yeni bir imge de bahşeder.

Mekas’ın çoğu filmi, tanınmış birçok kişinin alışılagelmedik imgelerini içerir. Öyle ki, onları bir bakıma yeniden tanırsınız. John Lennon, Andy Warhol, George Maciunas ve Stan Brakhage bunlardan birkaçıdır. Bu isimlere (ve daha birçoğuna) halihazırdakinden başka bir imge bağışlar Mekas. Bir bakıma imgelerini yeniler. Onları, ne idiği belirsiz ve anonim bir gözden görmezsiniz. Mekas’ın gözünden görürsünüz. Örneğin, Mekas’ın Warhol’u mesafeli ve kibirli değil ama hassas ve sevecendir (Scenes from the Life of Andy Warhol: Friendships and Intersections). Storm de Hirsch’in, Shirley Clarke’ın ve Adolfas Mekas’ın imgeleri de benzer bir değişime uğrar (Lost, Lost, Lost). Nitekim, Brakhage’ın imgesini değiştirmek için, onu ziyaret etmek yetecektir (A Visit to Stan Brakhage). Denebilir ki, Philippe Garrel’in Les hautes solitudes’ta yalnızca Jean Seberg için yaptığını, Mekas bütün bir Amerikan avangardı için yapar. Avangardın ‘yüzü’nü değiştirir. Onu kucaklar. Farklı görenleri, farklı görür. Avangardın belleği olur. Kendi hatıralarını üretirken, onlarınkileri de üretir.

Scenes from the Life of Andy Warhol: Friendships and Intersections,
Jonas Mekas, 1990,
kaynak: KDHamptons
ve Serpentine Galleries

Atlamalarla [jump cut] bezenmiş hatıralardır bunlar. Kesintilerle [intervals] doludurlar. Belki de hepimizin hatıraları gibi, boşluklardan oluşurlar. Bizim tarafımızdan doldurulmayı bekleyen boşluklar… Mekas bir bellek üretiyor, derken abartmıyordum. Eğer rivayet edildiği gibi jump cut denen şeyi üreten Godard’sa, onu bir bakıma mükemmelleştiren, başlı başına bir stil ve film yapmanın ayrılmaz bir parçası hâline getiren de Mekas’tır. Onun atlamaları, bir belleğin sıçramalarıdır. Zamanda hem geriye hem de ileriye zıplar. Hem geçmişe hem de geçmişin geleceğine nüfuz eder. Her kesmenin, Jean-Marie Straub’un da dediği gibi, zamanda bir atlama olduğunu söylemek mümkündür. Bir kesmenizle [cut] dört milyon yıl geçmiş olabilir (2001: A Space Odyssey). Zaman, aslen, yan yana getirilmiş olan imgelerin birlikteliğinden doğandır. Zaman, imgeler arasındaki boşluklardan değil ama imgelerin bir akışından doğar. Boşluklar, akışın içinde erir. Sinemada boşluk yoktur. Sadece akış vardır. Mekas’ın filmlerinin sonu gelmeyen bir cereyana benzemesi de bundandır. Zaman, sanki zincirlerinden boşanır. İmgeler, ardı ardına, düzensizce geliverir. Şeyler arasında yeni bir düzen kurulur. Bu, zamanın yeni bir imgesidir. Mekas’ın filmografisinin oluşturmuş ve adanmış olduğu şeyin, zamanın [time] bir imgesi olduğu kadar, çağın [times] bir imgesi olduğunu da düşünüyorum.

Lost, Lost, Lost, Mekas’ın sapaklara [detour] girdiği bir filmdir. Kaybolur, kaybolur, kaybolur… Taşrada, şehirde, ülkede, kıtada, dünyada… “Hatıralarım var, hatıralarım var, hatıralarım var,” der. “Bu denizi gördüm, bu kumsalı gördüm, bu yüzü gördüm, bu saçı gördüm,” der. Filmlerinin içerisinde filmler vardır Mekas’ın; onun filmleri, birer matruşkadır. Birbirlerinin içerisinden çıkarlar. Aynı Naomi Kawase’nin Ni tsutsumarete ve Katatsumori’de yaptığı gibi, o da kaydetmiş olmakla yetinir. Çünkü arta kalan, imgelerdir. Geriye kalan, gördüklerimizdir. Basit filmlerdir Mekas’ınkiler. Oldukları şeyden daha büyük bir şey olma iddiaları hiç mi hiç yoktur. Mekas’ın filmografisi, bana kalırsa, irili ufaklı onlarca home movie’den oluşur. Kuşkusuz ki mükemmel değillerdir. Ama zaten olmaları da gerekmez. Önemli olan, imgenin bir güzelliğinden çok, güzel olan şeylerin bir imgesidir. Güzel olan şeylere adanmış bir imgedir. “Daha az mükemmel ama daha çok özgür filmlere ihtiyacımız var,” diyordu Mekas. Mekas’ınkiler gibi filmlere ihtiyacımız var.

* Editörün notu: “Travel Songs ve Mekas Üzerine Birkaç Not”, Hasan Cem Çal, Manifold

Hasan Cem Çal, imge, Jonas Mekas, kent, sinema, şehir