Bir Belgeselci Anlatısı
Pil Üzerine
Bir Söyleşi 1/2
Arşiv, Aktivizm ve Yalnızlık Hâli

Merhaba Serdar. Seni sinema yazarı ve yönetmen olarak tanıyoruz. Ocak ayında Raskol’un Baltası’ndan yayımlanan Pil adlı kitabınla* yazar olarak da tanımış olduk. Kurmaca bir kitap yazma isteği ve fikri nereden geldi? Kitabın çıkış öyküsünü biraz anlatır mısın?

Babam hekimdi. Son dönemlerinde Elif Dizdaroğlu’yla beraber onun yanındaydım. Dörtte bir çalışan kalp ve haftada iki-üç gün diyalize sokan böbrek sorunuyla bir sene biçilen ömrünü üç yıla çıkardı ve şimdi kongrelerde uzun yaşayan çoklu organ yetmezliği örneği olarak gösteriliyor. Doğrusu zor ama diğer yandan çok benzersiz bir dönemdi. Babam annemin kansere hızlıca yenik düştüğü vefatından sonra sıkıntısını içine atması sebebiyle kalp krizi geçirdi ve sabaha kadar başından ayrılmayan bir hemşirenin çabasıyla hayatta kaldı, ama organlar güç kaybetmişti. Kalp pili takılması sonrası bize karakterinde savrulmalar olabileceği söylenmişti. Çok öyle olmadı ama zaman zaman bizi şaşırtmadı değil. Son derece komik ve etkili biri olmasına rağmen pek sosyal değildi, kendisini evine ve hobisine kapattı. Uzaylılara çok meraklıydı; her şeyi okur, izlerdi; ölüm yerine uzaylılar tarafından kaçırılma fantezisi vardı. Biraz ülkeden ve insanlıktan ümidini kesmişti sanki. Ben de Mimaroğlu üzerine çalışıyordum. Elif’le ev elektronik müzik laboratuvarı gibiydi. Bu süreçte ciddi ciddi elektronik müzik dinlemeye başladı. Son döneminde her gece hastaneye giderdik ama ömrünü uzatan bir felsefesi vardı; her şeyi mizahla karşılardı ve bu durum bütün zorlu süreci yumuşattı. Babamı kaybettikten sonra “Biz ne yaşadık?” dedim ve önce bu sürece dair bir belgesel yapmak istedim. Babamdan ses kayıtları almıştım; saatlerce cep telefonu kaydı vardı elimde. Sonra, yalnız kaldığım bir bayram tatilinde, hastane süreci, sinefillik, dünyayı dışlamak/dünyayı değiştirmek üzerine düşünürken, ortaya adını çok erken ölen amcamdan alan Faruk karakteri çıktı ve rahatlamak, derinlemesine düşünmek için yazmaya başladım. Ölüm deneyimi ve kalp piliyle beraber filmlerin başından kalkıp sokağa çıkan Faruk’un hikâyesi işte böyle doğdu. Faruk babamdan ilhamla doğdu fakat pek benzedikleri söylenemez.

Pil kitabının kapağı, 

yayıncının izniyle

Tekrar başın sağ olsun. O zaman önce biraz Faruk karakterini konuşalım, istersen. Faruk’un babandan ilhamla doğduğunu ancak birbirlerine pek benzemediklerini söyledin. Öte yandan yukarıda kimi özelliklerini anlattığın baban ile kitaptaki Faruk karakteri arasında birtakım benzerlikler ya da yakınlıklar da var. Kalp pili taktıktan sonra kendindeki değişiklikleri fark etmesi, çok sosyal biri olmaması, uzaylılara merakı, okumaya ve izlemeye olan düşkünlüğü ve benzerleri… Faruk’u babandan ayrı bir kurmaca karakter olarak ortaya çıkarırken nasıl bir yol izledin? Babanı kaybetmiş olmanın getirdiği duygusal yük Faruk’u yaratma sürecinde seni hangi yönlerden etkiledi?

Faruk hem biraz babayla geçirdiğimiz süreci hem de benim karanlık zamanlarda bir film arşivinin veya araştırmanın içinde kaybolup gitmek ile evden çıkıp eyleme geçmek arasında gidip gelmelerimi, bocalamalarımı sahiplendi. Öte yandan Elif’le beraber yaşlı insanlarla zaman geçirmeyi, 20. yüzyılda mühim şeyler yaşamış insanları dinlemeyi, kaydetmeyi, çekmeyi seviyoruz. Faruk biraz sürüklendiğim ama çok da istemediğim, beni bekleyen geleceğim gibi bir yandan. Sürekli arşivle çalıştığımız için bize güncelle pek ilgilenmeyen arşivciler gözüyle bakıyorlar. Biraz bu sebeple YouTube üzerinde kısa belgeseller yayınlayan, Filistin meselesine, hayvan haklarına, ekolojiye, dünyanın kalbindeki meselelere yer veren bir kanal kurduk. Öte yandan ZeN’in 90’ların karşı kültür birikimini taşıyan arşivi içinde kaybolmayı da seviyorum. Faruk üzerinden bakmaya çalıştığım şey, aynı zamanda Mavi, Devrim ve VHS Kasetler adlı kısa belgeselimde de aradığım bir şey aslında. Filmler, arşivler, kitaplar, yazılar, araştırmalar gerçekten günün sonunda aktivizmin öne çıktığı bir çağda pasif eylemler olmaktan nasıl çıkabilir? Hayatımı değiştiren Yeni Sinefili adlı kitabı da burada anmak isterim. Sanırım yapmaya çalıştığım şey arşivlere duyduğum tutkuyu canlı, etkili ve aktif kılmak. Faruk, yakınındaki dostu biracı Mustafa’nın bile anlayamadığı ama çok da tanıdık biri. Filmlerle yaşıyor, fakat hastane sonrası bir farkındalığa kavuşmuş. Kalbi, kalp pili onu değiştirecek mi?

Kurduğunuz YouTube kanalı Postbellek’i ve belgesel film çalışmalarını detaylıca konuşacağız. Şimdilik biraz daha kitap eksenli devam edelim. Aslında Pil’deki Faruk ile filmlerine konu edindiğin gerçek insanlar ve o insanların hayat öyküleri, idealleri, yaşam motivasyonları arasında da ilgi çekici yakınlıklar, hatta bazı açık göndermeler var. Mimaroğlu’nda (2020) konu edindiğin İlhan Mimaroğlu, Mavi, Devrim ve VHS Kasetler’de (2025) bize tanıttığın Mekin Gönenç ve Pil’de babandan ilhamla anlattığın Faruk, hepsi belli bir yaşın üzerinde, entelektüel, araştırmacı, yaptığı işe tutkulu kişiler. Hepsi de sinefil, kendilerini ölüme yakın hissettiklerinde bile sürekli film izleyen, bir şeylerin kaydını tutan, toplayıp saklayan arşivci insanlar. Bununla birlikte arşiv, buluntu filmler, ham materyaller senin üretim sürecinin de vazgeçilmez öğeleri. Az önce, arşivlere duyduğun tutkuyu canlı ve etkili kılmayı amaçladığını söyledin. Sanatına konu edindiğin kişilerin de seninle aynı tutkuları (arşivcilik, sinefillik vesaire) paylaştığını söylesek sanırım yanlış olmaz. Bu paralellikle ilgili ne düşünüyorsun?

Belgesel sanat mıdır? Kurmaca dışı film pratiklerinin de bir sanatçı üretimi olduğu fikri bizde çok yeni. Belgeselciyim dediğimde eskiden “Hangi kanal?” diye soruyorlardı, şimdi YouTube bağlantısı istiyorlar. Güncel sanat alanında belgesel üreten sanatçıların filmi sanatçı filmi olarak kabul ediliyor hâlbuki. Biyografi çalışan bir belgeselci sanatçı olarak kabul edilebilir mi? Evet, neden olmasın. Ben de sonsuz bir insan havuzundan hikâyesini anlatmak istediğim kişileri seçiyorum. 20. yüzyılın işitsel ve politik radikallikleri, arşivleri ilgimi çekiyor. Altı yaşıma kadar Almanya’da yaşadım, benim ilkokulum açılınca ailece Bornova’ya kesin dönüş yaptık. Babam çok istemedi ama annem “Anlaşmamız buraya kadardı” dedi ve babamı benim memlekette okumam yönünde ikna etti. İkisini de özlemle anıyorum. 80’li yıllarda babam sık sık perdeyi kurar, Almanya’da çektiği 8mm filmleri izletirdi. Babamın bu amatör ev filmlerinin beni çok etkilediğini düşünüyorum. Bir de aklıma şu geliyor: Çeyrek yüzyıl 20. yüzyılda, bir çeyrek de 21. yüzyılda yaşadım. Çok acayip bir geçiş dönemindeyiz; böylesini ne yaşadım ne de duydum. Bir sözü inatla hep anıyorum: 20. yüzyılda zamanı/anı anlamak için bilimkurgu, Philip K. Dick filan şarttı; günümüzde ise bilimkurgu değil, eski anılar, arşivler zamanın değişimini anlamak için hayati. Mimaroğlu’nun bir mucit, kâşif, tutkulu bir arşivci, sokakların ve seslerin kaydını turan birisi olmasının yanında politik yanı da benim için önemliydi. Ve tabii Güngör Hanım’ın bundaki etkisi. Kedimiz günün bir bölümünü uyuyarak, bir bölümünü temizlenerek geçiriyor; bize göre çok daha sağlıklı. Biz uykudan kesip ekranlara bakıyoruz, giderek gücümüzü bir yerlere teslim ediyoruz. Bu nedenle eskiyi anmak önemli. Belgecilik, arşivcilik her zamankinden fazla aktivizm gibi hissediyorum. Mekin Bey solun tarihinde yeri olan bir mücadele insanı ve koyu bir sinefildi. Peşine düştüğüm meseleleri arşiv, buluntu malzeme, ses, gürültü gibi arzuyla yaklaştığım araçlarla ele alıyorum. Tutkunun eylemci potansiyelini araştırıyorum her işimle.

Kitabın sonlarına doğru Faruk, komşusu Nilay’ın DJ’lik yaptığı kulüpte Nilay ve Suzan’ın arkadaşları olan genç bir adamla tanışıyor. Adam Faruk’a “Eskiden ben de sinema yazıları yazardım, şimdi belgesel yapıyorum. Sinefillik bir hastalık, ancak iyileşince film yapabildim” diyor. Bu adam öyle sanıyorum ki sensin. Az önce de “Faruk biraz sürüklendiğim ama çok da istemediğim, beni bekleyen geleceğim gibi bir yandan” dedin. Filmler ve sinema Faruk için, özellikle de hastalığı sonrası hayata tutunmasını sağlayan yegâne şey. Yazmaya çalıştığı sinema yazılarını (kitabın başından sonuna kadar bir türlü bitiremediği Metin Erksan yazısı) dünyayı kurtaracakmışçasına önemsiyor, titizleniyor. Öte yandan kitapta referans verdiğin, Faruk’un izlediği filmler (Paris-Texas, Kadın Hamlet, Zafer Yolları, Bir Bisikletlinin Ölümü, Serpico, Macera, Tatlı Hayat, SatyriconCabiria’nın Geceleri, Suçlular Aramızda, The Apartment, The King of Comedy, Rosemary’nin Bebeği) tam sinefil filmleri; aralarında sinemanın başyapıtları var olsa da pek fazla politik, izlendiğinde insanlara meydanlara koşma isteği veren filmler değiller. Kendisinin de Suzan’a itiraf ettiği üzere, 70’lerde sinemacıların sansür eylemleriyle ilgilenmemiş, politikaya ilgisiz, sinemayı bir eylemsellik imkânı olarak değil, kaçış alanı olarak görmüş bir sinefil Faruk. Senin için sinema ile aktivizm arasındaki sınır çizgileri nerelerde çiziliyor? Sinefillik gerçekten bir hastalıksa iyileşmenin yolu izleyici konumundan üreten kişi konumuna geçmek mi? İyileşmek sadece aktivizmle mi mümkün?

Eytan İpeker’le Mimaroğlu’nu kurguluyoruz Berlin’de. Pencere açık, dışarıdan bahçede barbekü yapan mutlu komşuların sesleri geliyor. Eytan pek dedikodu sevmez, kurgudayken de iş dışında pek konuşmaz. Ama bir kez bağlam dışı bir soru sordu: “Bu yaşa kadar neden film yapmadın, şimdi mi aklına geldi?” “Film izlemekten başka şeye zaman kalmıyordu” dedim cevaben. O da “Ben de az film izlemeye başlayınca film yapabildim” dedi. Faruk aslında filmlerden çok şey öğreniyor. Belki kolay kolay bir kalıba sığmayışı da filmlerin verdiği bir bilgelik olabilir. Ama benim sinefil olmaya dair getirdiğim eleştiri zaten “Filmlere düşkün olmayın” şeklinde değil. Filmler ile hayat, sinema ile diğer sanatlar arasında bir ilişki kurmak lazım. 21. yüzyılda bilimsel çalışmaları da yakından takip etmeniz lazım. Yani bir sinefil eyleme geçebilir, aktivist olabilir; bunun Türkiye’de çok örneği var. Ama sinemanın verdiği farkındalık ve bilgelik ile hayat bilgisini, hayat gözlemini birleştirmek ve gerektiğinde elini taşın altına koymak veya taşı avuçlamak lazım. Faruk kalp pili sonrası değişiyor ama biraz da insanlara muhtaç kaldıkça insanları yeniden keşfediyor. Kalbi çok izin vermediği için sokaklar ona daha çekici geliyor. Bunlar hep babamda gördüğüm şeylerdi. Film izleyen insan aynı zamanda sokakları, sokaktaki değişimi izleyen insana dönüşüyor. Erksan bana göre son derece politik bir yönetmen ama filmlere nasıl bakıldığı önemli. Epstein korkunç bir olay ve Kubrick’in, Pasolini’nin filmlerine “Onlar aslında belgeseldi, dünyayı yöneten pedofilleri anlatıyordu” gibi yorumlar yapılması çok ilginç ve önemli. Ben bunların yanına mesela popüler 8MM (1999) filmini de koyuyorum; bana göre ucuz korku filmleri, B filmler daha iyi anlatıyor bu pislikleri. Sinefillik sadece film izlenen bir bağımlılığa dönüştüğünde, evet, hastalık, ama sinemayı bilmenin, çok film izlemenin ne gibi bir zararı olabilir ki? Bu boktan dönemi anlamak için Pasolini filmi izliyor insanlar; Pasolini, Kubrick her şeyin farkındalardı ve tabii ki bizi pek çok konuda uyarmışlardı. Pasolini “Hepimiz tehlikedeyiz” demişti. İyileşmek filmleri hayatla, sokakla, tüm canlılarla, diğer disiplinlerle, bilimle iletişime sokmak demek. Labocine adında, bilim insanları ve sinemacıları buluşturan çok sevdiğim bir platform var. Aktivizmle dünyayı değiştirmek değil belki ama bir bakış ve tavır geliştirmek mümkün. Sinefil diye, tüm referanslarını sinemadan alan, hayatla bağları kopuk bir tür insan var; eleştirim biraz da ona. Sinemanın yanına ne koyduğunuz önemli.

Labocine’yi bilmiyordum. Bakacağım mutlaka. Konuşmak istediğim bir başka noktaya temas etmiş oldun bu arada. Dediğin gibi Faruk’un kalp pili taktıktan sonra çok daha insan canlısı olduğunu, sosyalleşmekten daha çok zevk aldığını, kendisinin de söylediği gibi başkalarıyla muhabbet etmenin ruhuna iyi geldiğini gözlemliyoruz. Ötekiyle kurduğu yakın ilişki onu değiştiriyor, gençleştiriyor; o yaşta kendini yeniden keşfetmesini sağlıyor. Finalde de sanki karşı koyamadığı bir gücün etkisi altında; kendini bugüne kadar hep kaçındığı, temkinli yaklaştığı politik bir eylemin tam ortasında buluyor. Yaptığına kendisi de o kadar inanamıyor ki bir eyleme katılmış olmasını delilik olarak adlandırıyor. Öte yandan sokağa çıkıp kalabalığa karışmış olmaktan, bir şeylerin parçası olmaktan ötürü çok mutlu ve heyecanlı. Kalp piline rağmen evindeki konfor alanından çıkıp tehlikenin içine atılması özgürleştiriyor, yaşadığını hissettiriyor ona. İnsanların ekran kölesi yapıldığı ve giderek kendini daha yalnız ve etkisiz hissettiği, daha çok kendi içine kapandığı böyle bir dönemde Faruk’un bu yaştaki bu değişimi bence ilham verici. Evet, yeni insanlar, yeni tanışıklıklar, başkaları, bu kalabalıklar bir tarafıyla gerçekten yorucu, tüketici, insanın zamanını çalan, yapmak istediklerinden uzaklaştıran bir tehdit gibi… Ama diğer yandan da bu gönüllü yalnızlık hâli, bu ruhsal tecrit, herkesin sadece kendi işine, kendi mutluluğuna odaklandığı bu hayat da bize arzu ettiğimiz mutluluğu getirmiyor. Aksine, eylemsizliği ve çaresizlik hissimizi körüklüyor. Bu ikilemle ilgili ne düşünüyorsun?

Adorno’nun lirik şiir üzerine olan önemli makalesindeydi diye hatırlıyorum, toplumdan uzaklaşmanın da toplumsal ve politik olduğunu söylüyordu. Mavi, Devrim ve VHS Kasetler’in yönetmen görüşünde şunu yazmıştım: “Türkiye, tarihinin en zorlu dönemlerinden birinden geçiyor. Düşünce özgürlüğü ciddi bir tehdit altındayken, ekonomi ve yargı sistemi çökmüş durumda… Bu olağanüstü dönemde sinemacılar hem sansürle hem de otosansürle mücadele ediyor. Yine de sinema bir sığınağa dönüştü. Ekonomik kriz nedeniyle insanlar kamusal alandan çekildikçe, sinefili yeni bir formda büyüdü. Mekin Gönenç’in hikâyesini keşfetmek, beni sinefili ile devrimci ruh arasındaki ilişki üzerine düşünmeye sevk etti…” Öyle zor bir dönem ki, İstanbul’da geçirdiğim süre önümüzdeki sene tam olarak çeyrek asıra denk gelecek ve bu kadar zor bir dönem hiç hatırlamıyorum. 2001 krizinden sonra, 2002 yılında İstanbul’a geldim ve doğrusu, bu zorlu süreçte delirmemek için herkes dilediğini yapmakta serbest bence. Elbette tercihlerimiz bir başkasının hayatını zorlaştırmadığı sürece. Pek çok insan yoğun bir günün sonunda “Eve gitsek de işler bitince, çocuk uyuyunca bir film patlatsak” diye düşünüyor. Filmlerin, dizilerin bir kaçış olduğu gibi son derece politik olduğunu kabul etmek lazım. İyi bir izleyici olmak, empatini artırmaya, olayların politikliğini, sınıfsallığını görmeye yardımcı olur. Belki tek ihtiyacınız artık tıpkı Faruk’unki gibi bir farkındalıktır. Sokaklar, insanlarla temas bunda yardımcı olur. Özetle, bu şeytani elitlerin, muktedirlerin dünyasında insandan soğusak da insanı tüm canlılarla beraber kucaklamalı ve beraber bir çıkış yolu aramalıyız. Bu pislikler fakirleri öldürmek ve belki de yemek derdinde. İnsan da diğer canlılar gibi yemek menülerine girmiş bir tür artık. 

Hikâyeyi baştan sona Faruk’un gözünden, hatta zihninden takip ediyoruz. Zaman zaman Faruk’un günlüğünü okuyormuşuz gibi bir his de veriyor bize bu. Faruk hayata, okuyup izlediklerine, gördüklerine, kendi hislerine dair kişisel notlarını paylaşmış; biz de onun dünyasına bir ucundan sızmışız gibi… Numaralandırdığın fragmanların pek çoğunda bir filmden bir sahne izler gibi Faruk’un gözünden, hayatından bir kesiti izliyoruz. Buna çoğu zaman Faruk’un iç sesi, aklından geçenler, duygusal gelgitleri eşlik ediyor. Bu biçimsel tercihe nasıl karar verdin?

Öncelikle benim için metin ve film işleri, hatta biraz da zorunluluktan, Postbellek videoları için yoğunlaştığım müzik/ses işleri birbirinden çok uzak değil. Hepsinin temelinde bir metin kurma veya kavramsal düşünme var. İyi kurgulanmış denemeler benim filmlerimi sinemadan daha çok besliyor. Müzik üzerine kafa yorarken de kavramsal düşünmeyi seviyorum. Yıllar önce butik plak şirketi Müzik Hayvanı’nın bir çılgınlık yaparak yayınladığı ilk albümüm mesela sevdiğim yönetmenleri sesle tarif çabasıdır. Bir belgesel yaparken Elif’le beraber iki hatta ilerliyoruz; ilki bir kavram havuzu hazırlamak, ikincisi de bu kavramlara uygun bir form düşünmek. Mavi, Devrim ve VHS Kasetler, iki Mavi bölümü arasında bir yaşam hikâyesi ortaya koyar. Kısaca, kavram ve form peşindeyiz. Pil’de kalp pili nedeniyle ölümü bekleyen bir adamı, tıpkı tükenen bir pil gibi, sondan başa akan bölümlerle anlatma fikri bana çekici geldi. Parçalı yapıları ise çok seviyorum. Kafam öyle çalışıyor diyeceğim ama bana derli toplu, bütünlüklü yapılar zorlama geliyor; parçalı yapıların eklektik, bulmacamsı tarzı bakana bir düşünce alanı açıyor. Bu nedenle belgesellerimi de birbirine benzemeyen bölümlere, chapter’lara ayırmayı seviyorum. Kavramlar, parçalar, formlar ilgimi çekiyor.**

{fold içindeki imge: Serdar Kökçeoğlu arşivinden Serdar Kökçeoğlu’nun izniyle}

* Kitap hakkında detaylı bilgi ve satın alma için buraya tıklayabilirsiniz. (ed.n.)

** Bu metin, Burak Acar’ın Serdar Kökçeoğlu’yla, Raskol’un Baltası’ndan çıkan kitabı Pil etrafında gerçekleştirdiği söyleşinin ilk bölümüdür. İkinci bölüm gelecek ay yayında olacaktır. (ed.n.)

aktivizm, arşiv, belgesel film, Burak Acar, film, kitap, Pil, Raskol’un Baltası, Serdar Kökçeoğlu, sinefil, sinema, yalnızlık, yeni sinefili