Eleştiri, Politik Film
ve Pozitif Proje

Yalnızca kabaca eleştiride kalan, tastamam negatif, yani pozitif hiçbir yönü olmayan hiçbir eleştiriye inanmıyorum. Bu yüzden, bir filmin eleştirilmesini de yersiz buluyorum. Film eleştirisi denen şeyin en nihayetinde vardığı noktanın bir filmin değerini belirli birtakım standartlara göre ölçmek, yani söz konusu standartlara uygunluğu veyahut uygunsuzluğu üzerinden filmi değerlendirmek, filme bu yolla bir değer biçmek ve günün sonunda da filmi, ona atfedilen (veya dayatılan) bu değer üzerinden yargılamak olduğunu düşünüyorum. Basit film review formundan bahsetmiyorum. Onun, daha da kötüsü olduğuna inanıyorum. Filmde şu oluyor, bu oluyor, demekten fazlasını yapmayan, filmle değil ama anlatıyla ilgili olan, en kötü hâlde filmin reklamını yapan, en iyi hâldeyse filmi anlamlandırmak için bin dereden (çoğunlukla dilbilimin, psikanalizin ya da mitolojinin deresinden) su getiren bütün o yorumlar, her şeyi demek istedikleri için, aslında hiçbir şey demiyorlar.

Film üzerine hakikaten düşünen metin bulmak kadar, düşünen film bulmak da zor. Eleştiri, ister sistemli, isterse sistemsiz olsun, artık bize inandırıcı gelmiyor. Bunun nedeni, eleştiriyi bir tenkit ya da bir teyit aracı olarak görüyor ve kullanıyor olmamız. Bir şeyleri ya sadece beğenmiyoruz ya da beğenmenin ilkelerini arıyoruz. Her iki tutum da kısır. Bir beğeni geliştirmeden, eleştiri mümkün değildir. Daha doğrusu, kültür mümkün değildir. Oysa, bugün eleştiri ya her şeyi ukalaca olumsuzlamaktan, ya da her şeyi belirli bir beğeni koduna göre yargılamaktan fazlası olarak görülmüyor. Eleştirinin, tabii ki her ikisiyle de hiç mi hiç ilgisi yoktur. Theodor Adorno bir yerlerde, eleştirelliğin kültürün ayrılmaz bir parçası olduğunu söylemişti. Öyle ki, eleştirel olmayan her bir ürün, aslında alttan alta kendi mezarını kazıyordu. Kendisi eleştirel olmadığı için, kendisi eleştiriliyordu. Eleştirisizliğin sonu, kıyasıya eleştirilmekti. Kültür, kendisini yaratmak için kendisini yok etmeliydi. Ölmek için doğmamalıydı. Doğmak için ölmeliydi. Eleştirel olmayan eser, ölü doğmuş bebektir.

Şu çok açık ki, eleştiriye ihtiyacımız var. Ama bir yandan da, onu nasıl yapacağımızı bilmiyoruz. Çoğunlukla, sözümona eleştirinin ana akım hâllerine tutunuyoruz. Ana akıma sızan eleştiriler… İki yüzlülükten başka hiçbir şey ifade etmeyen o terim: conversation starter… Doğru ya, eğlenirken öğrenmek istiyoruz. Ve tabii ki, aslen —en azından bana kalırsa— hiçbir şey öğrenmiyoruz. Çünkü eğlenmek, öğretmiyor. Eğlencenin ta kendisi, öğrenmeyi bastırıyor. Soğuruyor. Hatta, değilliyor. Eğlenirken öğrenilmiyor, eğlenmek öğreniliyor. Öğrenmenin yegâne şartını unutmuş gibiyiz —acıyı… Tabii ki film de bundan payını aldı, ki çoktandır alıyor. Bunun bir tezahürü veyahut veçhesi de, sözümona envai çeşit sorunu derinlemesine irdeleyen, korkusuzca görünür kılan politik filmler…

Bugün politik filmden anlaşılan, politik olduğuna kanaat getirilmiş bir temayı hikâyeleştiren filmdir. Diyelim ki, bir işçinin hayatını ele alıyorsanız, politik film yapıyorsunuzdur. Ya da filminizde mülteciler, askerler, siyasetçiler, sloganlar, vesaire varsa, yine politik film yapıyorsunuz demektir. Yani, formül basittir. Temanız politikse, filminiz de politiktir. Neyi, nasıl politikleştirdiğinizin, kısacası politik olanı kavrayışınızın pek de önemi yoktur. Politik film, bu hâliyle düşünüldüğünde, aslen bir seyirlikten fazlası değildir. Herhangi bir janr gibidir. Konvansiyonel bir izlencedir. Düşünülmek için değil, ama salt izlenmek için vardır. Ama düşündürmemesine de şaşırmamak gerekir, çünkü halihazırda kendisi de düşünmüyordur. Jean-Luc Godard, sinemanın temsil eden değil ama düşünen bir mecra [medium] olduğunu söylemişti. Sinema, kendine has bir şekilde düşünce üretmeliydi. Sinematik düşünceler bulmalıydı. Temsilde söz konusu olan, tam tersidir.

Temsil, denebilir ki, katılaşmış ve kalıplaşmış düşüncedir. Katılaşmış ve kalıplaşmış hâliyle düşünceden bir şey kalabilirse tabii… Temsil etmek, bir şeyi sadece göstermekten ibaret değildir. Ve hiç olmamıştır. Temsil etme faaliyeti, aynı zamanda, bir şeyleri saklar. Bir şeyleri belirli bir şekilde, hâlde sunar, yani diyelim ki, onlara bir imge iliştirir. Ama bunu da, imgenin şeye birebir karşılık düştüğü, yani imgeyle imgeye iliştirilmiş olan şey arasında birebir mütekabiliyet ilişkisinin olduğu iddiasını bir kenara atmaksızın hiç mi hiç yapmaz. Kısacası, temsil indirger. Anlamaktan çok, anlaşılabilir kılar. Düşünmekten çok, düşünülebilir kılar. Şeyleri, günün duyarlılığına uyarlar. Ve gitgide, şeylerin temsili, şeylerin ta kendisinin yerini almaya başlar. Şeyler, düşünülemez olur. Şeylerin temsili, şeylere dair düşünceyi kuşatır. Onu yönlendirir. Temsil, düşünce üretmez. Kendisi üretilmiş beylik düşüncedir. Temsille düşünmek mümkün değildir. Yalnızca temsili düşünmek mümkündür.

Bugün, politik filmin yapması umulan da budur —temsil etmek, temsili düşünmek, temsili olmak… Bir filmin içeriği, diyelim ki, hasbelkader politik olana delalet eder. Ve politik olan, temsili olur. Görülen, politik bir temsil olur. Şu sınıfın, bu partinin veya o ideolojinin temsili… Bu, politik film değildir. Daha çok, propaganda filmidir. İkisini ayırmak gerekir. Propaganda filminin yaptığı, politik olanı temsil etmektir. Şu ya da bu şekilde temsil etmek, ama her zaman temsil etmek… Şöyle ya da böyle sunmak, ama her zaman sunmak… İçeriği tanınabilir, biçemiyse tutunulabilir kılmak, propaganda filminin bileşenleri bunlardır. Politik film, böyle işlemez. Yani, ne içeriği büsbütün anlaşılabilir, ne de biçemi ferah, konforlu kılar. Politik film, şeyleri anladığını iddia etmez, olsa olsa anlamaya çalışır. Politik film, bir bakıma anlama uğraşıdır. Anlamak ve bir de anlaşılanı haklı kılmak adına anlananı temsil etmek değildir.

Her filmin politik olduğunu söylüyorlar. Hatalılar. Örneğin, Amerikan savaş filmlerinin dahi politik filmler olduğu iddia ediliyor. Evet, bir boyutta öyleler. Ama onlar, düşünen filmler değiller, en fazla bir şeyleri temsil ediyorlar. Örneğin, American Sniper ve Black Hawk Down’a politik film demek için, hakikaten politik film denen şeyi kaba temsilden fazlası olarak görmemek gerekir. Bunlar, açıktan açığa propagandist filmler. Amerikan askerinin sözde cesaretini, yardımseverliğini vesaire gösteriyor, savaşı ululuyorlar. Onlara inanıldığı için temsil ediliyorlar, ama ayrıca, temsil edildikleri için de onlara inanılıyor. Şunu anlamak gerekir ki, film üretildiği kadar, üretir. Filmi yapan biri vardır, ama izleyen de olacaktır. Yediklerimize dikkat ediyoruz. İzlediklerimize de edelim. Bir film diyetine ihtiyacımız var.

Temsili olan politik filmin yaptığı, en nihayetinde ya boş bir yaymaca, ya kısır bir eleştiri, ya da bön bir parodi oluyor. Daha fazlası, ne yazık ki olmuyor. Örneğin, Ken Loach’un filmleri, böyle filmler. Sözde eleştirel, temasıyla politik, seyirlik filmler… Bürokrasiyi, ideolojileri, ekonomiyi, vesaire eleştiriyorlar, ama bunu da belirli bir usulde [fashion] yapıyorlar. Dayanılmaz olanı, dayanılabilir kılıyorlar. Eleştiride kalıyor, ötesine geçemiyorlar. Aslında en eleştirel olan şeyi, başka bir film yapma anlayışını, film yapmaya dair başka bir duyarlılığı işletemiyorlar. Diyelim ki, işçi sınıfının ya da orta sınıfın hikâyelerini anlatmaktan bir gıdım fazlasını düşünmüyorlar. Şeyleri, farklı farklı şekillerde temsil ediyorlar, o kadar. Onlar, artık kimsenin inanmadığı, inanamadığı filmler. Ya da mesela, Jean-Pierre Dardenne ve Luc Dardenne’in ya da nam-ı diğer Dardenne kardeşlerin filmleri de benzer bir şekilde işliyor. Biçemleri, denebilir ki, eskidi. La Promesse ve Rosetta, çekilmiş oldukları zaman için radikal filmlerdi. Hatta, bugün için bile radikal oldukları söylenebilir. Ama aynısını, Deux jours, une nuit ve La fille inconnue için söylemek pek de mümkün gözükmüyor. Dardenne kardeşler, artık sadece temayı değiştiriyorlar, biçem ise aynı kalıyor. Eskiden, içerikleri biçemlerini şart koşuyordu. Şimdiyse, biçemleri içeriklerini soğuruyor. Yani, önceleri, içerik biçemden ve dolayısıyla biçem içerikten ayrı düşünülemezken, artık, otonomlaşmış biçem, her türlü içeriğe uygulanabiliyor. Onlar, bugün şok eden filmler değiller. Daha çok, standart, kompakt, olağan filmler. Kısacası, Dardenne kardeşlerden beklenen filmler…

Jean-Marie Straub, içeriğin biçemden ve biçemin içerikten kopartılamayacağını söylüyordu (Où gît votre sourire enfoui?). Bana kalırsa da, içerik ve biçem, birbirlerinden yalıtık bir hâlde düşünülemeyecek şeyler. Çünkü, aslında, biri diğerini yankılıyor. Bir içeriğimiz veyahut bir biçemimiz değil ama bir fikrimiz olmalıdır. Yalıtılmış bir içerik veya bir biçem, bir fikir olmaktan da çıkıyor. İstismar edilen bir fikre dönüşüyor. Vurgu hep aynıysa, vurgu da kalmıyor. Durmaksızın yinelenen vurgu, gücünü de yitiriyor. Salt eleştirinin, parodinin, propagandanın, vesairenin sorunu da, özünde budur. En kötü hâlde, benzer temaları, tanıdık bir biçimde işlerler. Yani, didaktikleşirler. En iyi hâldeyse, farklı temaları, modası geçmiş bir formda massederler. Yani, bayağılaşırlar. Her iki durumda da, bunların negatif projeler oldukları söylenebilir. Negatiftirler, çünkü olanı olduğu hâliyle alırlar. Aramazlar, düşünmezler, yaratmazlar. Olan olurlar. Üretmeyi, herkes gibi ve herkes için olmak sanırlar. Herkes gibi olmanın, hiç kimse olmak olduğunu ise bilmezler. Şeylerin verili hâllerini ele alırlar, yani basitçe, temsil ederler. Şeyleri değil ama şeylerin temsilini düşünürler. Şeyleri üretmezler. Yaptıklarını, var olan bir halk, bir kitle için ve adına yaparlar. Halkı varsayarlar. Ama asıl sorun, Gilles Deleuze’ün de dediği gibi, halkın eksik, kayıp [missing] olmasıdır (L’Image-temps). Halk da, diğer her şey gibi, üretilmelidir. Ve yeniden üretilmelidir.

Politik film, temsili hâlinde, özdeşlik ve özdeşleşme üretir. Asla ama asla özdeşleşemeyeceğimiz şeylerle bizi özdeşleştirir. O da yetmez, bir de arıtır. Neymiş efendim, catharsis olmalıymış! Saçmalık! Bundan daha tehlikeli hiçbir şey yoktur. Arınmak, uyuşmaktır. Sizi arıtan, ancak düşünmemenizi isteyen şeydir. Arının ki, düşünmeyesiniz. Ve mümkünse, düşünemeyesiniz. Bir film, sizi sözümona arıtıyorsa, öyle gözüküyor ki, pislikten arıtmıyor, pislikte arıtıyor. Hemencecik anlayamayacağınız şeyleri, bir çırpıda anlaşılabilir kıldığı kadar, dosdoğru dayanamayacağınız şeyleri, dolaylı olarak dayanılabilir hâle getiriyor. Sizi zorlamıyor. Konforunuzu bozmuyor. Rahatsız etmiyor. Ve en kötüsü, düşündürmüyor. Çünkü muhtemelen, tekrarlarsak, filmin ta kendisi de düşünmüyor. Politik film, bugün bir demagogun yaptığından fazlasını yapmıyor. Yani, basitçe söylev çekiyor. Konuşmuyor. Diyalog kurmuyor. Dinlemiyor. Soru sormuyor. Çünkü cevapları bildiğini düşünüyor. Ama asıl sorun, sorular. Cevapların yanlış olmasının bir nedeni varsa, o, soruların yanlış olmasıdır. Cevapların yanlışlığı, soruların yanlışlığının mantıksal sonucudur. Politik film denen şeyi, bu minvalde, yeniden kavramsallaştırmak gerekiyor.

Parodi yapmak, eleştirmek ve göklere çıkarmak ya da yuhalamak, yersiz ve yetersizdir. Önemli olan, yeni film yapma anlayışları ve dolayısıyla şeylere dair yeni bir duyarlılık geliştirebilmektir. Bu, dediğim gibi, salt içerik veya biçemle ilgili bir sorun olmakla da kalmıyor. Bu, daha çok sinemayla, sinemanın kullanımıyla, sinematik fikirlerin politik mahiyetiyle ilgili bir sorundur. Didaktik, parodik, trajik, eleştirel vesaire olmak, kolaydır. Zor ve zaruri olan, pozitif projeler ortaya koyabilmek diye düşünüyorum. Pozitif projeden kastım, eleştirel olmamak değil ama büsbütün, tavizsizce eleştirel olmaktır. Eleştiri, şurada burada takınılan bir tutum, tavır vesaire değildir. Daha çok, bir hâldir [state]. Hakikaten eleştiri yapıldığında söz konusu olan, bir şeyi yıkmak değil ama yapmaktır. Yaratmaktır. Bazen, soru sormak veyahut dinlemek dahi, radikal bir eylemdir. Örneğin Godard, France/tour/detour/deux/enfants’ta, sorular sormaktan başka bir şey yapmıyordu. Ya da Six fois deux/Sur et sous la communication’da, dinlemekle yetiniyordu. Kimsenin adına konuşmuyordu, temsil etmiyordu. Tek yaptığı, konuşmak ve dinlemekti. Ve ayrıca, bazen bakmak da radikal bir eylem olabilir. Mesela Kevin Jerome Everson, Quality Control’da bir fabrikadaki işçileri iş başında izlemekten fazlasını yapmıyordu. İşçileri temsil etmiyordu, sadece onlara bakıyordu. İşçilerin zamanını, bizimki kılıyordu. Zaman, mekanik tekrarlarla, dayanması zor rutinlerle doluyordu, yani gitgide donuyordu. Bakmak ve görmenin ayrı şeyler olduğuna inanmamak gerekir. Yeterince uzun süre bakarsanız, görürsünüz. Bir hikâye anlatmak değil ama, eğer varsa, hikâyeleri birinci ağızdan —ister nara, ister sayıklama, isterse de sabuklama olarak çıksınlar— duymak ve görmek —radikal olan budur.

Vakti zamanında, Adorno, sanatın, toplumun bir tür antitezi olduğunu, ancak o zaman sanata tam anlamıyla sanat denebileceğini söylemişti (Ästhetische Theorie). Sanat ona göre, tam da bu nedenle, verili bir toplum aracılığıyla, onun değerlerine indirgenmek suretiyle anlaşılabilir değildi. Bu anlamıyla sanat, toplum için değil ama toplumu yaratmak için yapılır. Söz konusu olan, halihazırda olmayan bir toplumu yaratmaktır. Politik film, toplumun başat film yapma anlayış veya anlayışlarına karşı duran, direnen herhangi bir filmdir. Radikal olan, tekil olandır. Bu anlamıyla, denebilir ki, Amerikan avangardının bütün bir külliyatı, politiktir. Onlar ki, bir halk yaratmasını bilmişlerdi. Hollywood’un beş para etmez blockbuster filmleri ortalığı hem düz hem de mecaz anlamıyla kasıp kavururken, minör de olsa bir halk üretmişlerdi. Düşünmeye cüret etmişlerdi. Temsil etmiyorlardı. Çünkü temsil edecek bir şey görmüyorlardı. Yaptıkları, basitçe, yaratmaktı. Onlarınki, diyelim ki, birer pozitif projeydi. Eleştirileri, olanı olduğu hâliyle muhatap almak, tematikleştirmek suretiyle bir eleştiri gerçekleştirmek hiç mi hiç değildi. Daha ziyade, onların varlıkları, yani mevcudiyetleri eleştirinin ta kendisiydi. Eleştiride varabileceğiniz en uç nokta, eleştirdiğiniz şeyi büsbütün muhatap almamak değil ama o denli muhatap almaktır ki, ortaya yepyeni, olana alternatif olan, olanın kuyusunu kazan, yani şeyleri kökünden kavrayan bir iş koymaktır. Ve ne eleştiri ne politik film ne de pozitif proje —ki bana kalırsa, üçü de eşanlamlı kavramlar— bundan başka bir şey değildir.

Politik filmler, şeyleri temsil etmez. Olsa olsa, onları arar. Temsil edecek bir şey yoktur. Temsil dahi, hâlâ, anlayış yoksunu bir yaratma faaliyetidir. İnsanlar, temsilleri yaratır pek tabii; ama temsiller de, insanları yaratır. Politik ve özel olan, bu anlamıyla birbirinden yalıtık değildir. Öyle ya da böyle, iç içe geçerler. Politik film, düşünen, yeni bir imge rejimi öneren, yeni bir imge politikası sunan filmdir. Sorun, bugün imgelerin düşünmemesidir. Bugün imgeler, sinematik ya da, diyelim ki ‘videotik’ değil ama ‘televizüel’dir. İçleri boştur. Bırakın derin olmayı, sığ bile değildirler. Reklam örneğin, mükemmelliğine erişmiş televizüel imgedir. Sinema ve video, düşünce yaratan hatlarsa televizyon, düşünce soğuran bir şebekedir. Bizim, zamanı kendi lehine ve menfaatine göre manipüle eden, kesen, boğan değil ama zamanı açan, açık kılan, özgürleştiren imgelere ihtiyacımız var. Ve son olarak, tekrarlarsak, zor ve zaruri olan, düşünen imgeler bulmak, düşünen imgeler yaratmaktır.

{fold içindeki ayrıntı: Chris Marker, Sans Soleil, 1983, filmden kare, kaynak: Jonathan Rosenbaum}

eleştiri, Hasan Cem Çal, imge, medya (mecra), politika, sinema