Yerleşimci Milliyetçilik,
Mimarlık ve
İyileşme Hakkı

Esra Akcan, Architecture and the Right to Heal: Resettler Nationalism in the Aftermath of Conflict and Disaster adlı kitabında, mimarlık ve kent tarihi literatürüne “yerleşimci milliyetçilik” [resettler nationalism] kavramını kazandırarak, milliyetçilik ve yerleşimci sömürgecilik tartışmalarını yeni bir çerçevede ele alır. Kavram, kitlesel göç, zorunlu yerinden edilme ve mülksüzleştirme süreçleri üzerinden yerleşimci sömürgeciliği çağrıştırsa da Akcan’ın yaklaşımı, tarih yazımında sıklıkla özgürleştirici ya da sömürgecilik karşıtı olarak sunulan milliyetçi projelerin ardındaki yapısal şiddeti görünür kılar. Yerleşimci milliyetçilik, dinsel ayrımlar ve ulusal fay hatları üzerinden işleyen; etnik çatışmaları derinleştiren ve kalıcı, dışlayıcı mekânsal düzenler üreten bir ideoloji olarak tanımlanır.

Bu kavramsal çerçeve üzerinden Akcan, “iyileşme” [healing] fikrini hak temelli bir perspektiften yeniden düşünür; tazminat [reparation] üzerine geliştirdiği tartışma ise bu yaklaşımı daha da derinleştirir. Tazminatı yalnızca hukuki ya da parasal bir mesele olarak değil, maddi olmayan telafi biçimlerini de kapsayan geniş bir adalet alanı olarak kavramsallaştırır. İyileşmeyi, insan ve insan-dışı varlıkların birlikte varoluşunu içeren; biyolojik, toplumsal, mekânsal ve etik boyutları olan çok katmanlı bir süreç olarak tanımlar. Bu yaklaşım, geçmişteki zararların tanınmasında tarihyazımı ile mimarlık bilgisinin taşıdığı sorumluluğu görünür kılar. Bu kuramsal ve etik çerçeve, kitabın kronolojik olmayan ancak tematik olarak örülmüş bölüm yapısında, mimarlık ve kentsel mekân üzerinden izlenen tarihsel “şoklar” aracılığıyla somutlaşır.

İyileşme, enerji dönüşümü ve adalet süreçlerinin birbirine bağımlı olduğunu savunan Akcan, kitabın temel kavramsal dayanaklarından biri olan “geçiş dönemi adaletini” [transitional justice] mimarlık, kent mekânı ve görsel kültür bağlamında ele alır; bu alanları, tamamlanmamış adalet süreçlerinin ayrılmaz bileşenleri olarak konumlandırır. Geçiş dönemi adaleti, kapalı bir hukuki mekanizma olmaktan ziyade, zamansal ve mekânsal olarak sürekli şekillenen bir süreç olarak ele alınır. Bu bakış açısıyla yapılar, anıtlar ve kentsel mekânlar, bazen devletin resmî tanımasından önce bile, hakikatle yüzleşme, hesap verebilirlik ve tekrarın önlenmesine katkı sunabilir. Kitap, geçiş dönemi adaletinin hem küresel dolaşımını hem de yerel mücadelelerle kurduğu ilişkileri vurgulayarak, Türkiye’deki Cumartesi Anneleri gibi tabandan gelen hareketleri ulusötesi dayanışma ve diyalog çerçevesinde tartışır.

Bu bağlamda mimarlık, geçmiş şiddetin yalnızca bir kaydı değil, adaletin tartışıldığı ve üretildiği etkin bir alan olarak konumlanır. Akcan şu soruyu öne çıkarır: Siyasal tanınma, hukuki mekanizmalar ve kurumsal hesap verebilirliğin yetersiz kaldığı koşullarda, mimarlık tarihi ve tasarım geçiş dönemi adaleti süreçlerinde nasıl bir rol üstlenebilir?

Kitabın öne çıkan güçlü yönlerinden biri, kapsamlı ve kanıta dayalı bir sentez sunmasıdır. Akcan, mimarlık örneklerini Osmanlı İmparatorluğu’ndan Avrupa sömürgeciliğine ve ulus-devletlerin oluşumuna uzanan tarihsel geçiş süreçleri çerçevesinde seçer. Çalışma, Anadolu, Güneydoğu Avrupa, Kuzeydoğu Afrika ve Batı Asya’yı kapsayan geniş bir coğrafyaya yayılır. Özellikle Hartum gibi mimarlık tarihyazımında sıklıkla ihmal edilen örnekleri merkeze alarak, modern Sudan’ın hem Afrika hem de İslam mimarlığı tarihindeki görünmezliğine dikkat çeker. Osmanlı İmparatorluğu’nu Afrika mimarlık tarihi kapsamına yeniden dahil etmesi, birbirleriyle rekabet hâlindeki imparatorlukları, sömürücü ekonomik yapıları ve postkolonyal mücadeleleri birlikte düşünmeyi mümkün kılar. Bu çerçevede, Britanya başta olmak üzere on dokuzuncu yüzyıl Avrupa sömürgecilik projelerinin Osmanlı topraklarını askerî işgal ve kapitalist ekonomik yapıların genişleyen etkisiyle nasıl dönüştürdüğünü gösterir. Yerleşimci milliyetçilik, böylece Avrupa sanayi sömürgeciliğini, karbon temelli enerji rejimlerini, otoriter devlet biçimlerini ve kapitalist kentsel dönüşümleri sosyal ve çevresel krizlerle ilişkilendiren; bu krizlerden beslenen, onları yeniden üreten ve yapısal şiddetle iç içe geçmiş sürekliliği olan bir düşünce sistemi olarak tartışılır.

Bu metodolojik yaklaşım, kitabın mimarlık ve çevre tarihine ilişkin yerleşik ve resmî anlatılarla arasına koyduğu eleştirel mesafenin zeminini oluşturur; Architecture and the Right to Heal [Mimarlık ve İyileşme Hakkı], bu mesafeyi Osmanlı sonrası coğrafyalar üzerinden somutlaştırır. Akcan, ikili karşıtlıklara dayalı açıklamaları reddederek, emperyal, sömürgeci ve yerel güçlerin birlikte şekillendirdiği çok katmanlı bir mimarlık tarihiyazımına yönelir. Avrupa merkezli yaklaşımların ötesine geçerek yalnızca sömürge aktörlerine değil, Afrika’da etkin olan Yunan-Osmanlı ustalar gibi farklı aktörlere de odaklanır; imparatorluklar arası ve yerel profesyonel ağların Osmanlı sonrası dönemdeki sürekliliğini izler.

Kitap, kronolojik bir sıra izlemeyen, ancak “şoklar” olarak adlandırılan temalar etrafında kurgulanmış beş bölümden oluşur: “zorla kaybetme”, “bölünme”, “yıkım”, “iklim felaketi” ve “nesli tükenme”. Akcan, güncel krizleri uzun erimli tarihsel süreçler ve birbirine bağlı küresel mekânsal rejimlerle ilişkilendirir; bu şokların ani kopuşlar değil, tarihsel süreklilikler içinde biçimlenen süreçler olduğunu ortaya koyar. Bu kurgu, mimarlığın tarihsel dönüşümler ile güncel toplumsal ve çevresel krizler arasındaki ilişkileri anlamak için temel bir analitik alan sunduğuna ilişkin kitabın ana savını güçlendirir. On dokuzuncu yüzyıl sonlarından yirminci yüzyıla uzanan dönemde, Akcan’ın Afro-Avro-Asya’nın geometrik merkezi olarak tanımladığı geniş coğrafya, imparatorluk, sömürgeci ve milliyetçi dönüşümlerin nasıl iç içe geçtiğini görünür kılar.

Bölümler ilerledikçe odak, bireysel iyileşmeden toplumsal ve gezegensel ölçekteki süreçlere doğru genişler. Akcan, her bir şoku belirli mimari programlar üzerinden ele alır; konutlar, anıtlar, kentsel meydanlar, mezarlıklar, nazım planlar, bahçeler, parklar ve ruderal kentsel mekânlar bu analizin başlıca inceleme alanlarını oluşturur. İstanbul’da başlayıp yine İstanbul’da sonlanan; Kapadokya, Eğriboz (Evia), Atina, Hartum, Gezira ve Tahran’dan geçen anlatı güzergâhı, dağınık görünen örnekleri ortak bir Osmanlı sonrası tarihsel bağlamda bir araya getirir. Mimari ve kentsel süreçler, görsel materyaller, planlama belgeleri ve arşiv kaynakları üzerinden incelenir; bu inceleme, yerleştirme konutları, altyapı projeleri, miras müdahaleleri gibi mekânsal pratikleri zorunlu göç, mülksüzleştirme, iç çatışma, kentsel yoksulluk, gecekondulaşma, çevresel tahribat ve ekolojik felaket gibi daha geniş toplumsal ve çevresel meselelerle ilişkilendirilir. Bu yaklaşım, milliyetçi mekânsal düzenlemelerin etnik, dinsel ve ırksal ayrımları nasıl normalleştirdiğini ve kalıcı eşitsizlikler ürettiğini açık biçimde ortaya koyar.

Akcan, kent sakinlerinin kentsel mekânın oluşumundaki rolünü anlamaya yönelik yaklaşımını, kitabını “halkın mimarlık tarihi” olarak tanımlayarak özetler. Mimarlık tarihini, kayıp, yerinden edilme ve mülksüzleştirme süreçlerini merkeze alarak yeniden düşünür. Önceki çalışması Open Architecture’ta mimarların ve politika yapıcıların yanı sıra göçmenlerin seslerini öne çıkaran yaklaşımını, sözlü tanıklığın mümkün olmadığı tarihsel bağlamlara taşır. Bu doğrultuda arşivini; anılar, aile fotoğrafları, kişisel eşyalar, etnografik kayıtlar, günlükler ve parçalı mülakatlarla genişletir. Tabandan beslenen bu tarihyazımı, mimarlık bilgisinin yalnızca devlet aktörlerine ve resmî arşivlere dayandırılmasını sorgular; çoğu zaman marjinalleştirilen ya da anekdot olarak görülen sesleri çalışmasının merkezine yerleştirir. Her bölüm bu yaklaşımı somutlaştırır: Zorla kaybetmelere karşı mücadele eden annelerin tanıklıklarından sürgün edilmiş göçmenlerin maddi izlerine, İstanbul’daki mülteci anılarından Hartum’daki aile arşivlerine uzanan bu çerçeve, insan olmayan aktörleri de kapsayan genişletilmiş bir ekolojik perspektifle tamamlanır.

Bu tabandan beslenen ve çoğul aktörleri merkeze alan yaklaşım, kitabın bölüm yapısını ve tematik kurgusunu da belirler. Kitap, göçmenlerin, yerel halkların ve hakikat arayıcılarının bakış açılarını odağına alarak, toplumsal hareketlerin mimarlık ve kentle ilişkisini insan hakları ve geçiş dönemi adaleti bağlamında ele alır (bölüm 1). Bölünmeyi, topluluklar arasındaki çatışmanın kaçınılmaz sonucu olarak değil, yöneticiler tarafından uygulanan bir travma olarak yeniden tanımlar (bölüm 2). Türkiye’deki gecekondu yerleşimlerinin kökenlerini erken dönem yerleşimci milliyetçiliğine bağlar (bölüm 3); Sudan’daki sömürge dönemi mimarlık tarihlerini ise, sömürgeci arşivlerin dışladığı sesleri açığa çıkararak yeniden ele alır (bölüm 4). Son bölümde, yapılı çevrenin ekokırımı nasıl tetiklediğini ve ekolojik yıkımı nasıl derinleştirdiğini ortaya koyar (bölüm 5).

Sonuç olarak Architecture and the Right to Heal, yerleşimci milliyetçiliğin Osmanlı sonrası coğrafyalarda mimari üretimi, kentleşmeyi ve çevresel dönüşümü nasıl şekillendirdiğini göstererek, ulus-devlet ve sömürgecilik temelli anlatılara güçlü bir eleştiri sunar. Kitap, mimarlık tarihinin zamansal, coğrafi ve etik sınırlarını yeniden düşünmeye davet eder; yapılı çevrenin tarihsel sorumluluk, çevresel adalet ve geçiş dönemi adaleti tartışmalarına katkı sağlama potansiyelini ikna edici biçimde ortaya koyarak mimarlık tarihinin metodolojik ve etik perspektifini genişletir.

Berin F. Gür, Esra Akcan, kitap, milliyetçilik, mimarlık, mimarlık tarihi, sömürgecilik, tarihyazımı