Dünyanın Bir İmgesi: Cinerama

Sinema, çokça bilindiği üzere, erken dönemlerinde turistik bir amaçla da kullanıldı. Tabii ki burada direkt olarak anladığımız şekilde, fiziksel bir turizmden bahsetmiyoruz. Bu, daha çok gözün turizmiydi. Ama aynı zamanda, fiziksel olarak bir yerlerde bulunmaktan da fazlaca kopmayan bir turizmdi. En nihayetinde kamera ile bir yerlere gidiliyor, bir yerlerde bulunuluyor ve ‘bir yerlerde olma hâli’ kaydediliyordu. Sonrasında bu kayıtlar izleyiciyle buluşturuluyor ve böylelikle izleyicinin dünyayı keşfetmesi sağlanıyordu. Hareketsiz bir turizm, diyelim. Yanlış hatırlamıyorsam Louis Lumière, kameramanlarını dünyanın birçok yerine yollayıp film çektirme dehasını göstermişti. Arjantin’e, Amerika’ya, Kanada’ya, İngiltere’ye, Mısır’a vesaire. Bu kanımca, yalnızca izleyicilerin beğenisine sunulacak otantik bir ürün tedarik etmekle ilgili değil, fakat dünyanın bir imgesini edinmek veya yeni bir imgesini tesis etmekle de yakından ilgiliydi. Bu açıdan film, bir format olarak dış dünyayı basitçe kaydetmenin ötesine geçip onu yeniden kuruyordu, hatta yaratıyordu. Onca görülmemiş yer, görünür kılındı. Dünya, yeniden tanındı.

İmgenin bilinmezliği ve yeniliğinin verdiği haz, ilk seferde onun sunumunu, ne şekilde yapılandırılmış olduğuna dair bir düşünümü bastırır. Bir şeyi ilk kez görmek, bir bakıma her zaman bir şoktur. Bu, yalnızca görme duyusunu ilgilendiren bir şok da değildir. Çünkü hiçbir görülen, salt görsel bir muhteviyata sahip olmaz. Bir kavramsal, edimsel, boyutsal vesaire özelliği de olacaktır. Görme, işte tüm bunların algısına imkân verdiği için belki de bu denli sarsıcı bir duyudur. Ama aynı zamanda, tüm bunların bir imkânını da kendi içerisinde barındırır. Yeni bir şey görmek, yalnızca yeni bir şey görmek değildir; ama dünyayı yeniden, bu şeyle beraber görmektir. Yeni bir şey görmek, her şeyi yeniden görmektir. İşte, ilk dönemlerinde sinema bunu yapıyordu: Dünyanın bir imgesini oluşturuyordu.

Fark edildiyse, “bir imge” diyorum. “İmge” demekten ihtiyatla kaçınıyorum. Çünkü görmek söz konusu olduğunda, özellikle de sinemada görmek dendiğinde, bunun katıksız bir görmek olamayacağını, ama ancak dolaylı bir görmeye işaret ettiğini düşünüyorum. Bundan kasıt, görülende her zaman bir görenin de olduğudur. Daha da basitleştirirsek; bizim izliyor olduğumuz bir görsel değil, ama daha öncesinde bir başka gözün izlediği görseldir. Kameranın gözü, bizim gözümüz olur. Bu anlamda izlemek, görmekten önce görüleni görmektir. Ve yine bu anlamda, gösterilen görülmesi arzulanandır.

Bu arzunun, ‘gördüğüm’ kadarıyla en bariz ifadesi kendisini Cinerama adlı film formatında göstermiş. Formatın teknik boyutu aslen şundan ibaret: Bir görüntünün içbükey ve dev bir ekrana üçe bölünmek suretiyle eşzamanlı olarak çalışan üç adet 35 mm projektör tarafından yansıtılması. Bu format bir hikâyesi olan filmlerin gösterimi için de kullanılmış, ama daha çok dünyanın envai çeşit bölgesinde çekilmiş görüntülerin gösterimi için yararlanılmış. Benim şans eseri rast geldiğim de bu ikinci kullanımıydı.

The Best of Cinerama’dan
ekran görüntüleri

İzlemiş olduğum Cinerama seçkisinin yapım tarihi 1963’tü. Yani, dünyanın pek de görülmedik yerinin kalmadığı bir tarihten bahsediyoruz. Ama zaten Cinerama’nın işlevi de tam olarak bu değil. Kısmen Lumière’de olduğu gibi amacın görülmemiş olanı görünür kılmak olmadığı aşikâr. Daha çok, görülmüş olana belirli bir imge bahşetmek ve görme deneyiminin kendisini dönüştürmek söz konusu. Hindistan’dan, Fransa’dan, Mısır’dan vesaireden görüntüler görüyoruz. Aynı zamanda bir roller coaster’a biniyor, Verdi’nin Aida’sını izliyor ve Afrikalı bir kabilenin ritüeline de katılıyoruz. Ama Cinerama her seferinde öyle bir şekilde gerçekleştiriyor ki bunları, kameranın gözü ile izleyicinin gözü arasındaki opak zardan bahsedemez oluyoruz. Çünkü, kamera direkt olarak izleyicinin kafası, vizör ise gözü oluyor. Ve bu işleyiş de tüm ‘yolculuk’ boyunca korunuyor. Tüm bu mekânları ardı sıra görürken, kendi kendime soruverdim: Bütün bunları yalnızca görmemdeki amaç nedir?

Şimdi, bir yere gitmiş olmak, bir yerde bulunmak söz konusu olduğunda, bu durumu ifade etmek için yalnızca iki kelimemiz var sanırım; gittim ve gördüm. Her ikisi de birbirinin yerini alabilir gibi gözüküyor. Ve tam da bu birbirini kapsama hâlini burada söz konusu edeceğim. Örneğin, birisi bize “Paris’e gitmiş miydin?” diye sorsa ve biz de gitmiş olmamıza karşın “Paris’i gördüm” diye cevap versek, sanırım pek de anlamsız bir cevap vermiş olmayız. Bu, kanımca, gitmek fiili ile görmek fiilinin istemsiz bir şekilde birbirine bağlanmasından kaynaklı. Bir yere gitmek, dolayısıyla bir yeri görmek oluyor. Ama bu görmenin sınırlarını nereye çekeceğimiz konusunda da zorlanabiliyoruz. Bir uçakla, Paris’e inmeksizin, yalnızca Paris’in sınırlarından geçtiğimizde ve onu tepeden gördüğümüzde Paris’i görmüş oluyor muyuz? Ya da Paris’e inip de tüm yolculuk boyunca gözlerimizi kapalı tutsak hâlâ daha Paris’e gitmiş sayılıyor muyuz? Veyahut, Paris’e gitmiş olduğumuzu hasbelkader unutsak bir zamanlar Paris’te gerçekten de bulunmuş olur muyuz? Buna benzer soruları çoğaltabiliriz.

Cinerama DVD kapakları,
kaynak: Flicker Alley

Tüm bunlar, en nihayetinde Paris’in veya herhangi bir yerin imgesini kurmakla, kurabilmekle alakalı. Turizm, bu anlamda, her zaman bir göz turizmidir. Bir yerlere gidilir ve oralar görülür. Gitmek, görmektir. Peki, görmek de gitmek midir?

Görmek, tabii ki ancak belirli bir anlamda gitmektir. Bu açıdan, görmek ile gitmenin birbirine tamamen indirgenebileceğini zannetmiyorum. Ama dediğim gibi, aralarında bir ilişki, garip bir geçirgenlik olduğu da aşikâr. Yanlış hatırlamıyorsam, zevk organının cinsel organ değil de göz olduğunu iddia eden Lacan’dı. Örneğin, bu anlamda gitmek ancak görmek imkânlı ise tamamına erecek bir faaliyet olarak anlaşılabilir. Görmenin arzusu, gitmenin bir tetikleyicisi oluveriyor. “Gideceğim, çünkü göreceğim” deniyor. Görmenin arzusu, görmenin hazzına dönüşüyor. İşte, Cinerama tam da bu görme hazzından başlıyor işe; görmeye dair bilinçli bir arzuyu ve gitme sürecini atlayıveriyor. Görmeyi, kendi içerisinde bir bütünlüğe kavuşturuyor.

Cinerama’da görmenin bir bütünlüğünden kuşkusuz söz edilebilir. Hatta, bunu adıyla bile belli eder. İki kelimenin, sinema ve panoramanın birleşimi; bir panoramik görüşün sağlayıcısı. Cinerama’da söz konusu olan, her şeyin ve her tarafın görünmesidir. Ama aynı zamanda, görülmesi gerekenlerin de bir ayıklanmasıdır: The Best of Cinerama. Veyahut, belirli bir şekilde görülmesi gerekenin bir tanzimidir: Cinerama’s Russian Adventure. İşte, tam da bu noktada Cinerama’nın dünyanın bir imgesini yaratmaya çalıştığından söz edebiliyoruz. Bu, dünyanın sunduğu imgelerin bir tadili, taksimi ve tasnifi sonucunda elde edilmiş bir imge oluyor. Dünyanın yeni bir imgesi oluyor. Ve bu imge, artık mübadelesi de mümkün bir şey hâline geliyor. “Sinemaya gittim, dünyayı gördüm!” Tam da bu sürecin onu bir meta hâline getirdiğinden söz edebiliriz. Oysa ki, dünyanın kendisi halihazırda bir meta deposudur, ama bir de imgesi metalaştırılmıştır. Bu tip bir meta, basitçe, bir talebin ardından arz edilen bir ürün değildir. Aksi yönde hareket eder; yalnızca arzuyu tatminkâr kılmakla, talep edileni karşılamakla kalmaz, aynı zamanda arzunun ta kendisini, yani talebi de yaratır. Artık söz konusu olan, meraklı gözlerle dünyayı keşfe çıkmak değildir; ama dünyanın ayıklanmış ve mükemmel bir imgesinin hayalini kurmaktır. The Best of Cinerama’nın bir yerlerinde dendiği gibi: “Bak ve hayal et!” Neyi? Baktığını!

{fold içindeki fotoğraf: Pacific’s Cinerama Theatre, Steven Damron (CC BY 2.0)}

Cinerama, Hasan Cem Çal, imge, sinema