fotoğraf: Matthias Ripp
(CC BY 2.0)
Sıkıntı Var!
Sıkıntı Yok!

2002’de yurt dışına yerleştim. New York ve Paris’te geçen beş seneden sonra İstanbul’a geri döndüğümde, daha önce bu kadar sık kullanıldığına rastlamadığımı düşündüğüm bir ifadenin gündelik lisanda ciddi bir şekilde yer almaya başladığını müşahede ettim: “Sıkıntı yok!”

Son on yılda, gündelik lisanın her köşesinde rastladığımız değişik versiyonları da türedi: “İleride trafikte sıkıntı var,” “bilgisayarda bir sıkıntı oluştu,” “ödemelerde sıkıntı var” ve tabii her anlama gelen “sıkıntı yok!”

Aslında trafik sıkışık, bilgisayar bozuldu, param yok anlamına gelen bu ifadelerin neden bu şekilde kullanıldığı uzun zamandır düşündürüyor beni. Sıkıntıysa sorun, biraz hava alırsın geçer, oysa bilgisayar söz konusu olduğunda bunun çok işe yarayacağını düşünmüyorum.

Sıkıntıyı TDK birkaç şekilde tanımlıyor:

1. İşsizlik, tekdüzelik, bezginlik vb. sebeplerden doğan ruhsal yorgunluk, cefa, eziyet: İçinin sıkıntısını mümkün mertebe gizlemeye çalışarak, dereden tepeden konuşarak oyalandı. —P. Safa
2. Bir bozukluğun, karışıklığın sebep olduğu etkili ve sürekli yorgunluk, mihnet: Sıkıntı ve ızdırapla sağa sola döndüm. —A. Gündüz
3. Yokluk ve parasızlığın yol açtığı geçim darlığı: İhtiyarın bir para sıkıntısı içinde olduğunu o söylemeden ben keşfetmiştim. —S. F. Abasıyanık
4. Bulunmama durumu: Yüklü servetini cömertçe harcamaması nedeniyle piyasada para sıkıntısı baş gösterdi. —İ. O. Anar
5. mec. Sorun, mesele, sendrom, problem: Atatürk öldüğü zaman Türkiye’nin ufak tefek sıkıntılar dışında hiçbir büyük problemi yoktu. —B. Felek

Son on senede yaygınlaşan kullanım beşinci sıradaki mecazi kullanım; sorun, mesele, sendrom, problem kelimeleri artık yerini sıkıntıya bıraktı. Sebebi bence şu: Sorun çözüm gerektirir. Çözüme yönelik bir takım adımların atılmasını, eyleme geçilmesini ve bunların bir fail tarafından yapılmasını içerir. Bir sorunu tahlil etmek ve adını koymak, aynı zamanda çözüm getirecek bir öznenin varlığına işaret eder. Bu özne sorunla ilgili harekete geçecek ve meseleyi çözecektir.

Sıkıntı ise içerdiği ruhsal yorgunluk, “etkili ve sürekli yorgunluk” nedeniyle böyle bir eylemi daha baştan yasaklar. Bir sorunu sıkıntı diye tanımlamak, sorunu sıkıntıya aktarmak / tahvil etmek / transpoze etmek, çözmek için atılacak adımların, geliştirilecek stratejilerin öznesinin yokluğunun altını çizer. Bir problemi sıkıntı diye tanımlayan kişi, aynı zamanda hayali olarak ellerini iki yana açarak çaresizlik ifade eden hareketi de beraberinde yapıyordur bir anlamda. “Sorun var, ama ben uğraşamayacak kadar yorgunum, etkisizim, yapacak bir şey yok.”

Neoliberal ekonomik sistemin ‘başarı’ anlatısı, bireylerin toplumdaki bütün başarısızlıklarından kendilerinin sorumlu olduğu; işsizlik, fakirlik, eşitsizlik gibi sorunların yapısal sorunlar değil, yaşayan bireylerin kendi başarısızlıklarının sonucu olduğu üzerine kuruludur. David Harvey neoliberalizmde kapitalizmin fikirlerinin siyasi, toplumsal, kültürel kurumlara zerk olduğunu ifade eder. Sorunu sıkıntıya aktaran, hâliyle bunu yaparken kendi öznelliğini ortadan kaldıran özne, toplumsal ilişkiler ağındaki Harvey’nin işaret ettiği asıl soruna bir tepki veriyor olabilir mi?

Modernliğe karşı verilen erken modernist tepkilerden birinin Baudelaire’de bir çeşit sıkıntıya denk geldiğini biliyoruz. Les Fleurs du Mal’daki “Spleen” ya da “Le spleen de Paris” modernitenin, 19. yüzyıl kapitalizminin karşısında eski toplum modellerinin eridiği, yerine yeni ilişki biçimlerinin şekillendiği bir dünyaya karşı tutulan bir ayna gibidir. “Spleen”, iç kararması, eski terimle hafakan, bu dünyaya verilen kapalı, içe dönük bir tepkiyken; l’ennui, —can sıkıntısı— kederli ve acı dolu, ama paylaşılabilen bir deneyim. “Canım sıkılıyor” dendiğinde bu sıkıntının bir nesnesi varken, “içim sıkılıyor”’un her zaman bir nesnesi olmayabiliyor.

Bütün bunlar yine de, sorun yerine kullanılan “sıkıntı”nın asıl paradoksunu aydınlatmıyor: Sorun çözme yetisizliğini ifade ederek kendini ortadan kaldıran özne, aslında zaten bu öznelliği tehlikeli bulan neoliberalizmin ekmeğine yağ sürmüyor mu? Öznellik bir yanıyla bazı şeyleri sorun hâline getirmek, dert etmek, dert edinmekle ilgili bir şey; sorunun varlığını yadsıyarak sıkıntının karanlık, dertli, çileci alanına kaymak, günümüzde her alanda bizden beklenen apolitizmi körüklemiyor mu?

Artık bu safhada, bu yadsımanın en son noktasına parmak basmak gerekiyor: Sorunu sıkıntıya tahvil ederek yaşanan kayma, bu kaymanın vardığı sorunun nesnesinin de ortadan kaldırılmasıyla nihayete eriyor: “Sıkıntı yok!” Nasıl yok? Sıkıntıyı yaratan sorun ortadan kalktığı için mi yok, yoksa bütün bunların sadece sorunu dile getiren kişinin tahayyülünde yaratılmış olduğu ima edildiği için mi yok? Yani bana “sıkıntı yok” dendiğinde “bunlar senin kuruntun” mu denmiş oluyor, yoksa sorun çoktan çözüldü de benim haberim mi yok?

Geçen hafta kapımı anahtarla açmaya çalışan gençten birini yakaladım. Üstüne yürüdüğümde “ben emlakçıdan geliyorum, burası sizin mi?” gibi bir şeyler geveledi. Sonuçta gerçekten emlakçıdan geldiği, yanlış dairenin kapısını açmaya çalıştığı ortaya çıktı, ama konuyla ilgili bir özür borçlu olduğunu kendisine söylediğimde ağzından çıkan, evet tahmin ettiniz, “tamam abi sıkıntı yok” oldu. Özür dilemesinde ısrar ettiğimde, “sıkıntı yok”ların debisi daha da arttı. Bir süre sonra anladım ki, “sıkıntı yok” “kusura bakma” demek bu genç dimağda.

Dildeki karşılığı hiçbir şeye isabet etmiyor “sıkıntı yok” ifadesinin. Özneyi yine ortadan silen bir ifade “sıkıntı yok.” Ben, bir özne olarak senden özür dilemiyorum, ‘sen’ kusura bakma, ‘sen’ dert etme. Ben hiçbir sorumluluk almıyorum, almam, alamam, zaten ortada dert edecek bir şey yok.

Fıkrada denildiği gibi “işte bütün bunlar benim canımı sıkıyor…”

{10.04.2017}

can sıkıntısı, özne, öznelleşme, sıkıntı, sorun, Tolga Tüzün