Televizyon Üzerine Eleştirel Notlar

Mecra. Televizyonda görülen, nitelikli olduğu düşünülen işlere çoğunlukla sinematik yaftasının yapıştırılması bir rastlantı olmamalı. Gerçi, burada sinematik kelimesinden anlaşılanın, sinemaya özgülük dahi olmadığının altını çizmek lazım. Sonuçta, film ve televizyonun apayrı iki mecra olduğu anlaşılsaydı, sözde nitelikli televizyon [quality television] için kullanılan sinematik yaftasının abesliğinin de derhal farkına varılırdı. Zaten, diğer taraftan, televizyonda sinema olup olamayacağı bile epey şüphe götürür. Jean-Luc Godard hiçbir iyi filmi televizyonda izlemediğini söylememiş miydi (Jean-Luc Godard par Jean-Luc Godard)?

Televizyonda sinematik olandan kastedilen, nitelikli olduğuna şu ya da bu şekilde kanaat getirilmiş ortalama bir görüntüdür. Diyelim ki imgesel konvansiyondur. Sözde güzel görüntüdür. Vasatlaşmış imgedir. (Godardcı bir ifadeyle: Doğru imgenin tiranlığı…) Televizyonun —bu bağlamda— ‘güzel görüntü’ denen ve aslında hiçbir şey ifade etmeyen ortalama imgeyle dolup taştığı da söylenemez mi? Televizyon, imgesel moda üreten ve dağıtan bir cihaza indirgenmedi mi? Televizyonun bugün, özgül bir mecra olarak hem düz hem de mecaz anlamda göz doldurma işlevini üstlenmekten başka bir işe yaradığını, herhangi bir başka işlevinin olduğunu söylemek epey zor. Frank Lloyd Wright’ın kinayeli deyişiyle: Television is chewing gum for the eyes.

***

Reklam. Televizyonda dizi, program, bülten vesaire varsa dahi, sanki, televizyonun en önde gelen, en asli içeriği reklamdır. Kuşkusuz ki kimi televizyoncuların “Reklamdır geleceğimizin teminatı” demesi boşu boşuna değildir. Televizyonda dizinin içine reklam, reklamın içine dizi; programın içine reklam, reklamın içine program; bültenin içine reklam, reklamın içine bülten ve hatta reklamın içine reklam vesaire karışması garip bir tesadüf olarak görülmemeli. Bir aygıt olarak televizyonun en temel işlevi, bugün, imgeyi reklamlaştırmak yani imgeyi reklamdan ve reklamı imgeden ayırt edilemez hâle getirmektir; yani metaya imge nakşetmektir. Ve dolayısıyla imgeyi de metalaştırmak suretiyle reklam-imgeye evriltmektir.

***

Reyting. Televizyon söz konusu olduğunda, izlenme sayısından ve onu belirleyen, muhafaza eden, artıran ve izlenebilir [trackable] kılan muhtelif belirlenim, uygulayım ve atılımlardan başka pek az şeyin önemi vardır; yani günün sonunda, eski adıyla reyting denen şeyden başka hiçbir şeyin önemi yoktur.

Televizüel evrenin gizli ilahının reyting olduğunu söylüyordu Pierre Bourdieu (Sur la télévision). Korkutucu bir semptom: Evren artık ilahını gizlemiyor.

***

İdeoloji. Televizyon, imgenin ekonomisiyle ilgilendiği kadar politikasıyla da ilgilenir ister istemez. Sağlık, yemek, evlilik programları; sabah, öğlen, akşam kuşakları… Televizyondaki bütün o boşboğazlık, zevzeklik, öyle gözüküyor ki tek bir nedenle: Özneleştirme [subjection].

Televizyon bugün neredeyse kusursuz işleyen bir özneleştirme aygıtıdır. Sağlık programları sağlığından başka neredeyse hiçbir şeyle ilgilenmeyen kaygılı titizler, evhamlı hijyen severler üretmiyor, üretmeye çalışmıyor mu? Evlilik programları ‘meşru üremeyi’ açıktan açığa allayıp pullamıyor mu? Yemek programları yemek yapmanın, yapabilmenin öneminin aile denen ‘temel sosyal kurum’daki kurucu yerinin altını çizmiyor mu? Ve sabah, öğlen, akşam gösterilen, tekrar gösterilen, tekrar ve tekrar gösterilen bütün o diziler en nihayetinde tipik orta sınıf ahlakının süslü bir propagandasını yapmıyor mu? Televizyon artık –Louis Althusser’in de bir makalesinde (“Idéologie et appareils idéologiques d’État”) değindiği gibi– açıktan açığa tam teşekküllü bir ideolojik temsil üretme mekanizması hâline gelmedi mi?

***

Hafıza. Televizüel medyanın ana işlevi bugün hafızayı kodlamak ve yeniden kodlamak, yani şeyleri kolektif belleğe sürekli silinsinler diye eklemek değil mi? Yarın televizyonda ne olacağını bilen var mı? Evet. Dün televizyonda ne olduğunu hatırlayan var mı? Hayır. Television generates oblivion.

***

Piyasa. Klasik televizyonla modern ya da diyelim ki çağdaş televizyon arasındaki ayrım, –illa ki böyle bir ayrım yapmak gerekiyorsa– özünde niteliksel değil nicelikseldir. Örneğin, arkaik televizyon ile zamane televizyonu olan Netflix arasındaki fark esasen, ilkinin seri üretime dayanmasıyken, ikincisinin hiper-seri üretime dayanmasıdır. Netflix bugün televizyonu nitelikli kıldığı için değil ama tam da olağanüstü çapta ve çeşitlilikte bir hiper-seri üretim ve dağıtıma önayak olduğu, yani korkunç bir kültürel birikinti oluşturup sunma inisiyatifini aldığı ve görevini de küresel ölçekte başarıyla yerine getirdiği için global bir şirket olarak büyüyor. Bir başka ifadeyle Netflix, içeriğinin kalitesini artırarak değil, onun standardizasyonunu lokal olduğu kadar global ölçekte de sağlayarak, sağlamaya çalışarak genişliyor. Diyelim ki piyasaya açılıyor ya da neoliberal bir deyişle, görsel kültüre yatırım yapıyor.

***

Sansür. Televizyonda görülen-duyulana uygulanan sansür çoğu zaman ikincildir. Birincil sansür aslen, görülmesi-duyulması engellenen değil, görülen-duyulanın kendisidir.

***

Eğlence. Neil Postman, televizyonun ana sorununun bize eğlenceli şeyler göstermesiyle değil, gösterdiği her şeyi eğlenceli hâle getirmesiyle ilgili olduğunu söylemişti (Amusing Ourselves to Death: Public Discourse in the Age of Show Business). Bundan kasıt, televizyonun izleyiciyi sürekli, ne görürse görsün gördüğü aracılığıyla eğlenmeye uyarmasıdır [stimuli]. Peki, televizyon izlerken eğleniliyor mu, özellikle de günümüzde? Televizyon –işin tuhafı– çoğunlukla hem sıkıntıdan hem de sıkıntıyla izlenir. Türlü türlü şekillerde tekrar tekrar uyarılmak, yani zapping yapmak söz konusu olmasaydı, televizyon izlemek belki de katlanılmaz olurdu.

***

Hizmet. Televizyonun kimi ‘kamusal yararları’ gözettiği ve televizyon izlemenin de kimileri için sağaltıcı bir etkisinin olduğu söylenemez mi? Adorno, televizyonun öncelikli etkisinin psikososyal ve en nihayetinde de psişik olduğunu söylüyordu (“How to Look at Television”). Televizyonun başlıca tesiri, izleyiciyi şu ya da bu şekilde duygulandırmak, duygulanmaya itmek mi o hâlde? Televizyon bir bakıma psikososyal bir rehabilitasyon aracı mı yani? Öyle gözüküyor.

***

Bilgi. Bourdieu, televizyonun, televizüel imgenin gösterdiği kadar gizlediğini söylemişti (Sur la télévision). Pek tabii haklıydı. Televizyon hakikaten en çok da bilgiyi yalıtarak, rafine ederek işler. Gösterir. Ama gizler. Ya da daha doğrusu, göstererek gizler. Dolayısıyla da olanı görülene indirger ister istemez. (Postman da televizyon hakkında değil, daha çok ‘televizyonda olanlar’ hakkında konuştuğumuzu söylemişti bir keresinde…)

Haber bülteni mesela, olanın olduğu hâliyle değil görüldüğü hâliyle olay olduğu televizyon programıdır. Haber bugün, olanı hem düz hem de mecaz anlamıyla fenomene indirgeyen yayındır. Gerçi televizüel evrende olayın eşanlamlısının fenomen olduğunu da unutmamak lazım. (Sosyal medya denen şey dahi, fenomen kavramına sıkı sıkıya bağlı olduğu oranda bir tür etkileşimli [interactive] televizyon gibi işler.) Bu açıdan, haberlerin neredeyse baştan sona pornografik bir içerikle dolup taşması da kesinlikle bir rastlantı değildir. Kimin öldüğü, kimin öldürüldüğü, kimin kaza yaptığı, kimin dövüldüğü, kimin taciz ya da tecavüze uğradığı… Ulus Baker’in deyişiyle (Beyin Ekran), aşırı bir ölüm pornografisi…

Haberler, olanları şok edici temsillere indirgemek suretiyle onların politik mahiyetini çıkarıp atar, onları depolitize eder. İzleyici, olanların nedenini dahi sormaz, soramaz, olsa olsa olanlara, yani gördüklerine karşı aşırı uyarılır. Haber denen şeyin yegâne işlevi, bugün, bilgi iletmek değil dehşete düşürmektir. Bir bakıma kitlesel apatiyi körüklemektir. Televizüel haber, bugün, geliştirilmiş ve genişletilmiş bir üçüncü sayfa haberidir. Haber artık –öyle gözüküyor ki– duymam gereken değil duymamam gereken şeydir. Baker’in formülüyle: Televizüel imge = dehşet-imaj.

***

Gündem. Görülecek olanı belirlemek, görülmeyecek olanı da belirlemek demektir. Televizyon gündemi yansıtmaz. Gündemi yaratır.

***

İmge. Televizyonun kendine has imgeler üretme potansiyeli büyük oranda soğuruldu. Félix Guattari, televizyondaki imgelerin dejenere imgeler hâline geldiğini söylemişti vakti zamanında (Les Trois Écologies). Ama günümüzde durum daha da vahim sanki; televizüel imgenin neredeyse tamamen gösteriye [spectacle] indirgenmesinin ardından, belki de televizyonda görebileceğimiz, o da yeterince şanslıysak, olsa olsa iki hakiki imge var bugün: Bir, televizyon karıncalanması ve iki, color bar.

***

Arzu. Televizyon belirli bir tür görme şehvetini de mi tetikliyor acaba? Magazin programı denen şeyin mesela, izleyiciyi bir dikizci, bir röntgenci hâline getirdiği söylenemez mi? Televizüel bir ‘görme hazzı’ndan söz edilemez mi?

***

Zaman. Hareketli görüntü en başından beri, farklı zamanlar, zamansallıklar yaratmanın aracı, aracısıydı. Ama televizyonun kitleselleşmesiyle birlikte bu da değişti: Artık, hareket eden görüntüyü yeni tipte bir zamanla hemhâl olmak için değil tek tip hâle getirilmiş bir zamanı öldürmek için izliyoruz. (Ana akım sinemanın da bu açıdan televizyondan aşağı kalır yanı hiç mi hiç yoktur.) Yani gerçekte izlemiyoruz ve haksız da değiliz: Çünkü görecek bir şey yok. Zaman geçiriyoruz.

***

Gerçekçilik. Televizüel realizm tam anlamıyla plastik bir realizmdir. İmgeyi sadeleştirmez, tam aksine süsler. Her şey göze hoş gözükmelidir. Her şey göz alıcı olmalıdır. İmgenin makyajı akmamalı, dizideki fakir kız dahi iyi giyimli, temiz ve alımlı olmalıdır. Gerçi sinematik realizm de bu batağa saplanmamış mıydı? Nitekim şu demeci verirken ironi yapmıyordu Marlene Dietrich: I dress for the image. Not for myself, not for the public, not for fashion, not for men. Tek bir kelimeyle: Glamorous!

***

Klişe. Godard televizyonun en nihayetinde sinemanın günahı olduğunu söylemişti (Introduction à une véritable histoire du cinéma). Ona kalırsa, bildiğimiz hâliyle televizyon, sinemanın üretmiş olduğu klişelerden doğmuştu. Ama televizyon artık sinematik klişeleri kesinkes öldürmüştür. Klişeye duyulan arzu hâlâ banal bir beğenide inattır. Oysa ki televizyon bugün, bayağı bile olsa bir beğeni üretmiyor. Daha çok, sürekli değişmeye yazgılı bir beğeni –beğeni olmayan bir beğeni– yani imgesel moda üretiyor. Sabit fikirli sinema seyircisi en azından ne izlemek istediğini biliyordu. Zamane televizyon izleyicisi ne izlemek istediğini dahi bilmeksizin, ne bulursa onu izliyor.

***

Kitle. Seyretme faaliyeti en nihayetinde seyredenin seyredilenle hemhâl olmasıdır. Seyirci, seyretme faaliyeti sırasında seyire dair düşüncesini bir şey olarak kendi bilinci aracılığıyla değil, seyrettiği şey aracılığıyla edinir. Seyirci seyredileni düşünüyorsa, bu, daha çok, seyredilenin seyircide kendi kendini düşündüğü anlamına gelir. Düşünen seyirci yoktur. Düşünen imge vardır. Televizyon seyircisi olmak mümkün mü? Televizyonun seyircisi yoktur. Hedef kitlesi vardır.

***

Kamuoyu. “Nasıl yani, televizyona çıkmayı hiç düşünmediniz mi?” “Hayır. İmgem etiketlensin istemem.”

***

Program. Nedir televizyondaki tartışma programlarının genel amacı? İzleyiciyi şu ya da bu konuda kanaate ve kanaatle boğmak. İzleyicinin ‘gündem’e angaje olmasını sağlamak.

***

Temsil. Televizyon bugün, o ya da bu ya da şu şeyi, şeyleri kaba bir temsile indirgemeksizin de görünür ve düşünülür kılabilir mi? Televizyonda ırk sorununa karşı duyarlılık, mesela, bir diziyi Benetton reklamına çevirmekten fazlası olabilir mi?

***

Gerçeklik. Televizyon aracılığıyla herkesin her şeyi her zaman ve her yerde görmesi, görebilmesi televizyonu demokratik bir iletişim aracı hâline getirir mi? Ve bir diğer soru da şu: Herkesin her şeyi her zaman ve her yerde görmesi, görebilmesi gerçekten de gerekir mi? Televizyon, bir kitle iletişim aracı olarak, imge ile gerçekliğin [reality] bağlantısını kopardığı bir düzeyde ve imge ile gerçeklik arasında bir mesafe kurduğu oranda, demokratik değil konformist bir işlev üstlenir. Gerçekliği imge vasıtasıyla aktarma, gösterme değil yalıtma, izole etme fonksiyonunu işletir. Ve bu yolla da televizyon, görüleni yani imgeyi kendinden menkul hâle getirmiş olur. İmgenin gerçeklikle neredeyse hiç ilişkisi kalmaz. (Reality show’ların gerçekliği yansıttığı fikrinden daha ürpertici çok az şey vardır.) Televizyon söz konusu olduğunda içi boşaltılan, –çokça sanıldığı gibi– imge değil gerçekliktir. Televizyonda imgeden başka bir şey yoktur. Ben ile gerçeklik arasındaki mesafeyi tesis eden, ikisi arasındaki gevşek bağlantıyı kuran, –bu bağlamda– televizüel imgedir. Televizyonun salık verdiği, izlenene katılınması, ona reel olarak eklemlenilmesi değil, daha çok, izlenene bakadurulması, onun uzaktan [remotely] seyredilmesidir. Tele-vision.

***

İletişim. İletmek için önce iletilebilir kılmak gerekir. İletişim ancak, –medyatik anlamıyla– bilgi [knowledge] enformasyona [information] indirgendiğinde söz konusudur. Televizyon, imgeyi veriye [data] ve veriyi de imgeye çevirerek işliyorsa, bunun nedeni imgeyi kavranabilir yani iletilebilir hâle getirmek suretiyle dolaşıma sokulabilir, tüketilebilir kılmaktır. Televizyon ekranı iletken bir yüzeydir. İmgeyi veriye dönüştürerek işler. Bu tipte bir imgenin iletisi yoktur, hâlihazırda onun kendisi iletidir. Görsel-işitsel bir enformatiktir [informatics] bu: İmgeyi rafine eder, ki çalışma prensibi de en temelde zaten budur. Ama unutulan şudur ki, bilgi, edinilir. Veri ise alınır [receive]. Televizyon izleyicisi, izleyiciden evvel alıcıdır [receiver]. İşlenmiş olan bilgiyi, yani istenen şekilde düzenlenmiş olan veriyi alır. Uydudan modeme, modemden ekrana, ekrandan göze ve oradan da beyne… Cerebral communication?

***

Kanaat. Televizyonda gördüğünüz ve duyduğunuza inanmayın derler. Doğru söylerler ama yanılırlar. Ne menem bir paradoks! Televizyon izlediğiniz müddetçe televizyonda gördüğünüz ve duyduğunuza inanmaktan başka bir çareniz yoktur. Televizüel imgenin edimi, özellikle de bugün, salt kanaatin üretimidir.

***

Problem. Kültür endüstrisi denen şeyin ideolojik gücünün bilinci konforla değiştirmeye yettiğini, yetebileceğini söyleyen Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer’dı (“Kulturindustrie”). Yanıldıklarını söylemek, –hele ki kültür denen şeyin neredeyse tamamen endüstrileşmiş olduğu bugün– hakikaten zor. Televizyon denen aygıt nitekim bu açıdan daha da ileri gitti: Bilinci konforla değiştirmekle kalmadı, genel karakteristikleri rahatının hiç mi hiç bozulmamasını istemek ve aynı anda herkese ve her şeye karşı hem tepkisel hem de edilgen olmak olan konforun bilincinin oluşumuna da bilhassa katkı sağladı. Televizyon estetik normlar üretmekle yetinmedi, bu normlardan bir psödo-kültür(lülük) de çekip çıkardı. Öyle ki, en nihayetinde kültür ile endüstri arasındaki ilişkiyi dahi tepetaklak etti televizyon; kültürün endüstrisini, denebilir ki, endüstrinin kültürüne çevirdi. Bugün, estetik denen şeyin ta kendisinin bir ekonomi-politiğinin, bir siyasal-iktisadi programının var olduğunun en açık göstergesi, televizyon, yani olduğu hâliyle televizüel imgedir. Ve yine bugün asıl dert, –belli ki– televizyona rağmen yeni, yepyeni bir estetik politikasının nasıl üretileceği, üretilebileceğidir. Soru ve sorun budur.

Hasan Cem Çal, iletişim, imge, medya (mecra), televizyon