İki Weimar Polisiyesi: Berlin 1928–1929

Demokrasinin, bir kere daha aynı
o zamankine [Weimar dönemi]
benzer biçimde tehlikede olduğu bir zamanda
yaşayacağımız hiç aklıma gelmezdi.
1

Tarihi, bugünü anlamak ve anlamlandırmak için ipuçları taşıyan bir kaynak olarak görenlerdenseniz, dünyanın pek çok yerinde liberal demokrasilerin krize girmiş olduğu şu günlerde Weimar Almanya’sına dönüp bakmanın hem öğretici hem de ürkütücü yanları var. Önce Büyük Savaş, ardından da Büyük Buhran’ın yerle bir ettiği ve tabiri caizse “çivisini çıkardığı” bir toplumun, önünü göremeyen körler gibi çok daha büyük bir felakete doğru hızla yürümesi, trajik olduğu kadar sinematik bir dönem olarak her zaman çekiciydi. Ama popüler kültürde bu döneme olan ilgi herhalde hiç şu son sıralardaki kadar yoğun olmamıştı. Örneğin, Alfred Döblin’in 1929 tarihli klasiği Berlin Alexanderplatz’ın, Michael Hoffmann’ın mükemmel tercümesiyle mart 2018’de yeni bir İngilizce baskısının yapılması ya da Peter Gay’in 1968 tarihli klasik kitabı Weimar Culture’ın yeniden çok okunur olması bu Weimar revival olgusuna bağlanabilir. Ben de uzunca bir aradan sonra tekrar Manifold’a yazmak üzere, geçtiğimiz bir yıl içinde büyük zevkle okuduğum (birini ayrıca popüler bir televizyon dizisi olarak seyrettiğim) iki Weimar polisiyesini seçtim. Birincisi, Alman yazar Volker Kutscher’in 2007’de çıkan ve 2017’de, (daha önce Run Lola Run filmiyle tanıdığımız) Tom Tykwer yönetmenliğinde, 45,5 milyon dolarlık bütçesiyle Almanya’da bugüne kadar yapılan en pahalı televizyon dizisi olarak uyarlanıp Netflix kanalıyla uluslararası dolaşıma sokulan romanı Babylon Berlin.2 İkincisi ise geçen yıl 62 yaşında kanserden ölen İskoç asıllı polisiye yazarı Philip Kerr’in, birkaç ay önce çıkan en son kitabı Metropolis.3 Kutscher de Kerr de polisiye meraklılarının yakından tanıdığı isimler. Kutscher’in Babylon Berlin ile başlayan yedi kitaplık dedektif Gereon Rath polisiye serisinin popülaritesi televizyon dizisiyle iyice artmış olmalı ki, şu sıralarda Türkçe dahil pek çok dile birbiri ardına çevrilmekteler.4 Berlin Noir trilojisi ile başlayan ve çoğu Türkçeye de çevrilmiş olan dedektif Bernie Günther serisiyle ünlenen Kerr ise, Joseph Kanon ve Alan Furst ile birlikte, Berlin polisiyesi ve espiyonaj edebiyatının günümüzdeki en büyük üç yazarından birisi olarak kabul ediliyor.5

Volker Kutscher, Babylon Berlin (2018)
ve Philip Kerr, Metropolis (2019),
fotoğraflar: Sibel Bozdoğan

Benim için bu yazarları özellikle değerli kılan şey ise romanlarının tarihsel arka planını bir tarihçi titizliğiyle araştırmaları. Kutscher’in, sırasıyla 1928, 1929 ve 1930’da geçen ilk üç Gereon Rath polisiyesini yazmak için, haftalarca her gün düzenli olarak şehir kütüphanesine gidip o yılların Berliner Tageblatt gazetelerini satır satır okuduğunu öğrendiğim zaman, bu romanlardaki cinayetlerin, işçi grevlerinin, politik kavgaların ve yolsuzluğa bulaşmış polislerden yeraltı dünyasıyla iç içe çalışan gece kulübü sahiplerine kadar romanda yer alan pek çok karakterin —kısacası bütün mizansenin— neden bu kadar gerçekmiş gibi geldiğini de daha iyi anlamıştım.6 Kendisi Alman olmasa da Alman hukuku ve felsefesi okumuş olan Philip Kerr de Kutscher gibi yorulmaz bir araştırmacı olarak biliniyor, o da romanlarını arşivlerde, kütüphanelerde kurguluyor. Polisiye yazarlarının doktora öğrencisi gibi araştırma yaptığı dünyalardan çıkan kitaplar da hâliyle polisiye roman olarak geçiştirilemeyecek farklı bir kategoriye giriyor, birer “dönem portresi” [period piece] oluyorlar. Ciddi tarihçilik ile popüler janrların ilişkisi çoğu zaman sorunlu olabiliyorsa da (bakınız Payitaht Abdülhamid gibi diziler), burada beni ilgilendiren şey bu ilişkiyi sağlam kurabilen yazarların yarattığı fark. Haberlerin sıklıkla kurgu, hatta düpedüz yalan olabildiği şu günlerde, iki polisiye yazarının bunun tersini başarması —yani tanımı gereği hayal mahsulü olan hikâye kurgularını, titiz arşiv araştırmalarına ve tarih okumalarına dayandırarak, hatta gerçekten yaşamış kişileri misafir karakter olarak romana dahil ederek bize son derece gerçeğe yakın bir tarihsel arka plan ile sunmaları beni çok cezbediyor.

Babylon Berlin ve Metropolis’e dönersek, hikâyelerin ayrıntılarına hiç girmeden (polisiye romanda spoiler verecek değilim; zaten bu romanlardaki polisiye olayların, arka plandaki tarih kadar ilginç olmadığını da düşünüyorum doğrusu), sadece o döneme ait bütün izleri yok olmuş bir şehri —1928 ve 1929 yıllarının Berlin’ini— polisiye gibi gündelik bir edebiyat janrı çerçevesinde fiktif olarak yeniden inşa etmelerine hayran olmamak elde değil. Ne Weimar dönemini ne de Berlin’i hiç bilmeyen okuyucular için bile dönemin kentsel hayatı ve mekânları bu romanlarda adeta elle tutulur fiziksel bir gerçeklik kazanıyor. Her iki romanın da merkezinde, 19. yüzyıl sonunda inşa edilmiş kırmızı taştan cepheleriyle “Kızıl Kale” [Rote Burg] diye anılan Berlin Polis Merkezi ve kenarında yer aldığı Alexanderplatz meydanı var (polis merkezine kısaca “Alex” denilmesi de buradan geliyor). 1920’lerde etrafına kafe, bar ve gece kulüplerinin, ışıklı büyük mağazaların geldiği bu meydan İkinci Dünya Savaşı’nda tamamen yıkılacak, sonra da Doğu Almanya’nın ruhsuz mimarisiyle yenilenecektir. Her iki kitaptaki betimlemeler, özellikle de Babylon Berlin televizyon dizisindeki dijital rekonstrüksiyon, bu yok olmuş Alexanderplatz’ı yeniden canlandırmakta hayli başarılı. Metro çıkışındaki kalabalıklar, tramvayların gürültüsü, vinçlerin ve inşaat makinelerinin sesi ile Kutscher’in “büyük ve mahşeri bir inşaat alanı” (s. 20) olarak anlattığı meydan, metropol ve modernite ilişkisine görünürlük kazandırmak için muhteşem bir dekor oluşturuyor.

1890’larda Alexanderplatz meydanı:
kısaca “Alex” olarak anılan
polis merkezinin kırmızı binası görünüyor
(1945’de yıkılacaktır),
kaynak:
transpress nz
Alexanderplatz meydanının
1929’daki görüntüsü:
Babylon Berlin televizyon dizisi için
dijital rekonstrüksiyonu,
kaynak: Geenius Meedia

Aynı şekilde akılda kalıcı bir rekonstrüksiyon da Babylon Berlin’deki hikâyenin ana mekânı, Weimar Berlin’inin ünlü kafe-gece kulübü Moka Efti. Hikâyenin geçtiği 1929 yılında, Leipziger Strasse ile Friedrichstrasse’nin köşesinde yeni açıldığı bilinen bu kulüp ismini İtalyan-Yunanlı sahibi Giovanni Eftimiades’den almış. Kutscher’in romanında bu yeni mekânın popülerliği şöyle anlatılıyor: “Bir elektrikli merdiven sizi doğruca birinci kattaki bara çıkartacaktır. Öğleden sonra başlayıp gecenin çok geç saatlerine kadar devam eden dans, Moka Efti’yi Berlin eğlence hayatının merkezine koymuştu bile. Sabahları ise Leipziger Strasse’de alışveriş yapanlar, Wertheim ve Tietz gibi mağazaların yorgunluğunu burada atar, bazı gazeteciler de günlük gazeteleri iyi bir fincan kahve eşliğinde okumak için buraya gelirdi. Kahve gerçekten çok iyiydi!” (s. 262). Gerçek Moka Efti’nin, Endülüs tarzı kemerleri, panoramik tabloları ve oryantalist üsluptaki salonlarıyla, televizyon dizisindeki fiktif gece kulübünden epeyce farklı olduğu bilinse de, ben de pek çok yorumcu gibi dizideki Moka Efti’nin Art Deco / modernist mekânlarının erken 20. yüzyıla, Weimar atmosferine ve hikâyenin ruhuna çok daha uygun olduğunu düşünüyorum.7

1929’da açılan Moka Efti kafe-gece kulübü, kaynak: Reddit
Moka Efti kafe-gece kulübünün
Babylon Berlin dizisindeki rekonstrüksiyonu,
kaynak:
The Guardian 

Şimdi bu mekânların etrafında cereyan eden iki polisiye hikâyede nasıl bir Berlin portresi çizildiğine ve bu portrenin gerçekle ilişkisine bakalım. Politik olarak tam bir keşmekeş hüküm sürmektedir: Yolsuzluk ve skandallarla çalkanan sosyal demokrat hükümetin acizliği her gün daha belirginleşirken, ideolojik çatışmalarını her an sokak kavgalarına dökmeye hazır farklı gruplar ortalıkta boy göstermektedir. Komünistler, Charlottenburg’da Rus mülteciler, Wedding ve Moabit gibi yoksul mahalleler, işçiler, bildiri dağıtan militanlar ve polisin şiddet kullanarak bastırdığı grevler gündelik hayatın kanıksanmış parçalarıdır. Babylon Berlin’in televizyon versiyonunda, Gereon Rath (filmde aktör Volker Bruch oynuyor) ile birlikte çalışan Charlotte Ritter’in (filmde Liv Lisa Fries oynuyor) yaşadığı Moabit semtinin, genel tahayyüllümüzdeki Almanya ile kolay kolay bağdaşmayan (yanında bizim gecekonduların saray gibi kaldığı) boyutlardaki aşırı sefaleti bana abartılı gelmişti, ama tarihsel bilgiler 1929’daki bu sefaleti, hatta daha fazlasını doğruluyor.

Babylon Berlin’de komünist isçilerin
gösteri sahnesi, kaynak: Provokr

Her iki romanda da yeni yeni palazlanan ve polis teşkilatı içine sızmaya çalışan (ama 1929’da kimsenin henüz fazla önemsemediği) kahverengi gömlekli Naziler zaman zaman olaylara karışırlar. Fakat hikâyelerin seyrinde asıl öne çıkanlar, Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgiyi asla hazmetmemiş, imparatorluk hayaliyle ve intikam duygusuyla yaşayan, Schwarze Reichswehr [Siyah İmparatorluk Ordusu] ya da ismini Prusya askerlerinin çelik miğferlerinden alan Stahlhelm gibi aşırı sağcı paramiliter gruplardır. “Demokrasi ve cumhuriyet karşıtlıklarıyla Nazileri neredeyse ‘makul’ gösteren” bu “vatansever Almanlar” (Metropolis, s. 223), en başta Yahudiler olmak üzere homoseksüeller, fahişeler, komünistler, masonlar gibi her türlü ‘öteki’nden ziyadesiyle nefret etmektedir. Muhafazakârlığın ve taşralılığın, kozmopolit şehirlere olan düşmanlığı gibi kadim bir tema her iki hikâyenin de merkezindedir. Tabii bu düşmanlığın, faşizme giden yolun taşlarını nasıl birer birer döşediğini de okuyucu her sayfada hisseder. Bugün, Kutscher’in romanlarının, Almanya’da modern demokratik devletin kurulmasına ilişkin derslerde ve tartışma programlarında gerekli okuma listelerine girmiş olduğunu da ekleyerek geçelim.

Daha görsel ve mekânsal düzlemde ise, Weimar Berlin’inin dillere destan yeraltı dünyası ve gece hayatı da bu polisiyelerin kurgusunda önemli bir rol oynar. 1920’lerde “Elektropolis” olarak da anılan şehrin ışıkları, gece kulüpleri, seks ticareti, pornografi, uyuşturucu ve kokain, Weimar Berlin’i için sıklıkla zikredilen “Babylon” benzetmesini doğurmuştur (Dedektif Günther, Metropolis’in ilk cümlesinde “İncil’i okumuş olan herkes gibi ben de Babylon imgesinin, insanlığın bütün iğrençliklerini kendisinde toplayan bir şehri sembolleştirdiğini biliyordum. Ve Weimar Berlin’inde yaşayan herkes gibi ben de iki şehrin çoğu zaman birlikte anılmasına aşinaydım” der, s. 1). Tam o yıllarda sessizden sesliye geçmekte olan sinema (Kutscher’in serideki ikinci polisiyesi Sessiz Ölüm bu konu etrafında gelişir), bir yanda ihtişamlı film yıldızları, diğer yanda Rosa-Luxemburg-Platz’da 1929’da açılan Kino Babylon gibi sinema salonlarını dolduran kalabalıklar da arka planda yerlerini alır. Tabloyu tamamlayan bir başka tema, romanda muhafazakâr Almanların anlamakta güçlük çektiği (daha sonra Naziler tarafından “dejenere” olarak mahkûm edilecek olan) avangard sanat da olaylara büyük bir görsel ve tarihsel zenginlik katar.

Rosa Luxembourg Platz’da 1929 açılan Babylon sinemasının 1949 tarihli fotoğrafı, kaynak: That Tower Again aracılığıyla Bundesarchiv

Bu noktada, her iki yazarın da başvurduğu ilginç bir tekniğe —o dönemde yaşamış gerçek kişileri hikâyeye dahil edip, şehrin ekonomik ve ahlaki çöküşüne tanıklık ettirmelerine— de değinmek isterim. Örneğin Metropolis’te, ünlü sinema yönetmeni Fritz Lang’ın karısı ve henüz tamamlanmış olan Metropolis filminin senaryo yazarı Thea von Harbou, seks cinayetleriyle ilgili yeni bir senaryo için araştırma yapmak üzere polis ile temasa geçer ve dedektif Günther ile Hotel Adlon restoranında bir yemek yer. Aynı günlerde Üç Kuruşluk Opera, Neues Theater’in barok binasında sahnelenmektedir ki, Kurt Weill’in müziği ile Brecht tiyatrosunu birleştiren bu modern form, katili bulmaya çalışırken yolu tiyatroya düşen dedektifimizin kulak zevkine hiç uymaz. Keza hikâyenin bir yerinde tali bir karakter olarak görünen, gerçekte ise Berlin dada ve dışavurumculuk akımlarının ünlü sanatçısı George Grosz, tesadüfen karşılaştığı dedektif Günther’e ne iş yaptığını şöyle anlatır: “Sanatımın temaları ümitsizlik, hayal kırıklığı, nefret, korku, yozlaşma, ikiyüzlülük ve ölümdür. Sarhoşların, kusup içini boşaltanların, fahişelerin, eli kanlı askerlerin, biranıza işeyen kadınların, intiharların, korkunç görüntülü sakatların ve kumarbaz erkeklerce katledilmiş kadınların resmini yaparım. Ama esas konum, cehennemin metropolü, Berlin’in kendisidir.” (s. 99) Bilindiği gibi, gerçek Grosz’un tabloları da dönemin kaotik, tekinsiz, eski değerlerin yıkılıp yerine henüz yenilerinin konulamadığı cinnet atmosferine tanıklık eden imgelerle doludur: Din adamı, kapitalist, asker ve fahişe kimliklerinde simgelenen bir kötülükler karnavalı.

George Grosz’un Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki Berlin’in
cehennem atmosferini konu eden 
“The Funeral” tablosu, 1918,
kaynak:
Jaquo

Aşağı yukarı aynı temaların resmedildiği bir başka ünlü resim —Otto Dix’in 1928 tarihli triptik tablosu “Metropolis” ise Kerr’in romanının ismine ilham vermekle kalmayıp popüler polisiye romanlarda pek görmediğimiz şekilde, sert kapak kitabın iç kapağına ve bölüm aralarına renkli reprodüksiyon olarak yerleştirilmiştir. Zaten fiktif bir Otto Dix de, tıpkı fiktif Grosz gibi romanın bir bölümünde Berlin sokaklarında dolaşıp, “Berlin’e özgü” dediği kolsuz bacaksız savaş gazilerinin resimlerini yapmaktadır ki sanatçının 1920 tarihli “Kriegskrüppel” [Savaş Kötürümleri] tablosunun, Kerr’in bu polisiyesine ilham verdiğini düşünmeden edemeyiz. Bu fena hâlde deforme olmuş yarım adamlar hikâyenin baş karakterleri arasındadır çünkü, önce fahişeleri öldürerek başlayan bir seri katil, sonra da sokaklarda dilenen savaş sakatlarını öldürmeye başlar. Üstelik bu katil, Berlin sokaklarını “her türlü pislikten temizlemeye azmetmiş” aşırı sağ guruplar ve onların polis içindeki sempatizanları arasında azımsanmayacak bir desteğe de sahiptir.

Philip Kerr’in Metropolis romanının
esin kaynağı olan Otto Dix’in
“Gross Stadt (Metropolis)”
triptik tablosu, 1928,
kaynak:
Facing History and Ourselves
Otto Dix’in Birinci Dünya Savaşı sonrası Berlin’ine özgü olarak resmettiği “Kriegskrüppel”, 1920,
kaynak:
degenerart

İşte dedektiflerimiz Rath ve Günther böyle bir ortamda cinayetleri çözmeye uğraşan, kendileri uyuşturucu kullanımı da dahil pek çok zaaf taşımakla beraber, bütün bu kötülüklerin içinde inatla doğruyu yapmaya ve vicdanlı olmaya çalışan (ama bunu her zaman başaramayan) kompleks karakterli, karizmatik roman kahramanlarıdır.8 Polis teşkilatındaki kokuşmuşluk (her iki kitapta da katilin teşkilat içinden çıkması, üstelik politik hesaplar ve teşkilatın kendisini koruma güdüsü yüzünden deşifre edilememeleri) hikâyelerin, kolaylıkla başka yerlere ve dönemlere de ait olabilecek önemli bir alt temasıdır. Rath ve Günther fiktif roman kahramanlarıdır ama, hikâyedeki polisler ve politikacılar, tıpkı yukarıdaki sanatçılar gibi, o yıllarda Berlin’de yaşamış gerçek kişilerden seçilmiştir. Metropolis’te Berlin Kriminal Polis (Kripo) Şefi olarak görünen Bernhard Weiss kanunlara ve demokrasiye inanan, her şeye rağmen düzeni korumaya çabalayan bir Yahudi’dir ki, gerçek hayatta da polis teşkilatının en yüksek mevkilerine kadar yükselmiştir; ama etrafını saran nefret ortamına ancak birkaç yıl daha dayanacak, 1933’de Hitler’in iktidara geçmesinden sadece birkaç gün önce Londra’ya kaçmayı başaracaktır. Hem Babylon Berlin’de hem Metropolis’te cinayet masası şefi olarak gördüğümüz, şişmanlığından dolayı “Buda” lakaplı Ernst Gennat ise gerçek hayatta çok başarılı bir kriminolog ve dedektif olarak 1939’a kadar Kripo’nun başında kalacaktır.

Hem Babylon Berlin’in yazarı Kutscher hem de dizinin yönetmeni Tykwer 1929 ile günümüz arasında direkt kıyaslamalar yapmanın doğru olmayacağına işaret etse de, dizinin kendilerini de şaşırtan popülaritesinin ardında, “kırıp bükerek de olsa biraz bugünkü dünyayı yansıtan bir ayna” olarak seyredilmesinin yattığını kabul ediyorlar. Girişte söylediğim gibi ben de tam popülist milliyetçiliklerin yükseldiği, yabancı düşmanlığının ve ekonomik belirsizliklerin arttığı dünyamızda (buna çevresel tahribatı da ekleyebiliriz), diziye sinmiş olan “henüz ne biçimde patlayacağını bilmesek de kaos hemen kapımızda” hissini çok tanıdık buluyorum. Sonuçta amacı hoşça vakit geçirtmek olan bu polisiye hikâyelerde tarihsel kehanet arayacak değilim tabii ama sadece cinayet romanı olarak değil, içinde yaşadığımız çağın tedirginliklerine dair de bir şeyler söyledikleri için seviyorum bu kitapları. Sonumuz Weimar Almanya’sının sonuna benzemesin ama liberal demokrasilerin, her taraftan gelen saldırılar karşısındaki mücadelesi o zamanın olduğu kadar bugünün de mücadelesi. Daha da konumuza dönerek bitirirsem, bu kitaplardaki 1928 veya 1929’un Berlin’i, bu mücadelenin ancak kozmopolit metropollerde verilip, oralarda kazanılacağının veya kaybedileceğinin de hikâyesi aynı zamanda.

Philip Kerr, metropol ile taşra arasındaki ideolojik kutuplaşmayı, dedektif Bernie Günther’in ağzından şöyle tanımlar: “[Aşırı sağın hedef tahtasındaki] Berlin’in, ülkenin geri kalanıyla ortak hiçbir şeyi kalmamıştı. Başkent, rıhtıma bağlandığı halatları kopmuş, Almanya kıyısından yavaş yavaş uzaklaşan büyük bir gemi gibiydi; istesek bile muhafazakâr değerlere geri dönemeyeceğimiz bir noktadaydık.” (s. 43) Ama bunun bir şikâyet değil, örtülü bir gurur kaynağı olduğunu da hissederiz. Nitekim Günther, 1928’de şehirdeki sefaleti, ahlaki çöküşü, politik karmaşayı ve insan hayatının değersizleşmesini anlatıp Berlin’in kamusal alanlarını Pieter Bruegel tablolarına benzettikten hemen sonra, aynı Berlin’i “her şeye rağmen şahane ve ilham verici bir yer” diye niteler. Günther için Berlin “insan hayatını bütün yönleriyle yansıtan, dünyaya açılmış büyük ve parlak bir aynadır.” Dedektifimiz üstüne para verseler Berlin’den başka yerde yaşamak istemez, “...özellikle de Almanya’nın en kötü günlerini geride bıraktığı bir zamanda” diye ekler. (s. 3)

Almanya’nın “en kötü günleri geride bıraktığının” ne büyük bir yanılgı olduğunu ne Günther ne de başkaları 1928’de henüz bilmemektedir. Sanırım Weimar Berlin’ini, bugünden geriye bakan bizler için bu kadar çekici ve heyecanlı, bir o kadar da trajik kılan şey, yarınsızlık duygusuyla yaşayan insanların tarihsel gafleti olsa gerek. Hikâyedeki tutarsızlıklara ve kitaptan sapmalara rağmen Babylon Berlin dizisini bu kadar zevkle seyredilir kılan bu yarınsızlık duygusu, dizinin en unutulmaz sahnesinde —Moka Efti gece kulübündeki dans sahnesinde— izleyiciyi adeta çarpar. Sahnede (Kabare filminden de hatırlayacağımız) klasik bir Weimar figürü, erkek kıyafetiyle şarkı söyleyen bir kadın vardır (romandaki Kontes Svetlana Sorokina karakteri, dizide Severija Janusauskaite oynuyor). Bir yorumcunun, “...uçurumun kenarında [olduklarını bilmeden] yarı tökezleyen, yarı çılgınca dans eden bir nesil” olarak tanımladığı kadınlı erkekli yarı sarhoş bir kalabalık şarkının ritmiyle kendinden geçmiştir.9 Dizi vizyona girdikten sonra büyük bir hit olan unutulmaz “Zu Asche, Zu Staub” şarkısının can alıcı sözleri zaten her şeyi özetler: “Kül ve toz olacağız / Işığımız kararacak / Ama henüz değil / Mucizeler zamanı bekler.”

Babylon Berlin (2017–),
Almanca tanıtım filmi
(İngilizcesi de mevcut.)
Babylon Berlin’in unutulmaz şarkısı
“Zu Asche, Zu Staub”,
Severija Janusauskaite

1. Christopher F. Schuetze, “The Writer Who Made Weimar the Talk of Germany”, The New York Times, 1 Aralık 2018.

2. Volker Kutscher, Babylon Berlin, New York: Picador, 2018. Kitabın Almanca orijinal adı Der Nasse Fisch (2007), İngilizce tercümesi ve televizyon dizisi için Babylon Berlin olarak değiştirilmiş.

3. Philip Kerr, Metropolis, New York: A Marion Wood Book, 2019.

4. Serinin ilk üç kitabı Babylon Berlin (2007), Silent Death (2009) ve Goldstein (2010), sırasıyla Islak Balık, Sessiz Ölüm ve Goldstein başlıklarıyla Türkçeye çevrilip 2017–2019 arasında İletişim Yayınları’ndan çıkmış.

5. Berlin Noir trilojisi March Violets (1989), The Pale Criminal (1990) ve A German Requiem (1991), Mart Menekşeleri, Solgun Suçlu ve Alman Usulü Bir Ağıt olarak 2014-2015’te Alfa Yayınları’ndan çıkmış.

6. Kutscher’in araştırmacılığına dair bu bilginin kaynağı girişte alıntı yaptığım haber-söyleşi: Christopher F. Schuetze, “The Writer Who Made Weimar the Talk of Germany”, The New York Times, 1 December 2018.

7. Moka Efti’ye ilişkin bilgiler için Philip Oltermann, “Sex, seafood and 25,000 coffees a day: the wild 1920s superclub that inspired Babylon-Berlin”, The Guardian, 24 Kasım 2017.

8. Berlin Babylon’un bir yerinde zikredilen istatistiğe göre, 1929 Berlin’inde günde ortalama beş hunharca cinayet işlenmekte, polis dört günde bir yeni bir cinayet soruşturması açmaktadır. (s. 338)

9. Philip Oltermann, “Sex, seafood and 25,000 coffees a day: the wild 1920s superclub that inspired Babylon-Berlin”, The Guardian, 24 Kasım 2017.

Berlin, dedektif [detektif] hikâyesi, dizi, kent, metropol, noir, Philip Kerr, polisiye, popüler kültür, roman, Sibel Bozdoğan, şehir, televizyon, Volker Kutscher