Paul Sharits, 3rd Degree, 1982,
kaynak: The Film-Makers’ Cooperative
Yapısal Film
Üzerine Tezler

0. “Bir film, imgelerden yapılmış bir makinedir.” — Hollis Frampton (Circles of Confusion).

1. Film, her şeyden önce bir kayıttır, salt kayıttır. Zaman-mekânı yeniden ürettiği kadar, onu saklar. Zaman-mekânı yutar, onu emer. Zaman-mekân, filme dolar. Ve filmde devridaim etmek üzere donar. Film, bir bakıma zaman-mekânı mühürlemektir. Film, kaydedilmiş olan zaman-mekânın ezgisidir.

2. Film, özünde bir illüzyon değildir. Ama olabilir. İzleyen, izlediği şeyin bir film olduğuna inanmazsa, film, hiç şüphesiz ki bir illüzyondur. Arkaik illüzyon, filmik zaman-mekânın gerçekliğin ta kendisi olduğuna inanmaktı (L’arrivée d’un train à La Ciotat). Modern illüzyon, filmik zaman-mekânın gerçekliğin bir tür temsili olduğuna inanmaktır [narrative film].

3. Aslında, filmin bir içeriği yoktur. Filmin içi boştur. Film, ne derin ne de sığdır. Yüzeydir. Film, salt zaman-mekândır. Harekettir. Işıktır. Filmin bir içeriği varsa, bu, filmin hakikaten bir içeriği olduğunu değil ama şu ya da bu içeriğin bir filmi olduğunu gösterir. Filmin kendinde [in itself] bir içeriği yoktur.

4. Yani, film temsili bir içerik değildir. Temsili içerik, daha ziyade, film söz konusu olduğunda, zaman-mekân ve hareket dolayımında özdeşlik ve özdeşleşme üreten herhangi görsel ya da grafik bir şeydir. Yani, bir şeyin filmik zaman-mekândaki mevcudiyeti açısından kendi kendisiyle özdeş olması, o şeyin yalnızca belgelendiğini gösterirken; bir başka şeyin, filmik zaman-mekândaki hareketi itibarıyla özdeşleşilebilmesi mümkün gelişimsel bir tutarlılık göstermesi, o şeyin yalnızca hikâyeleştirildiğini gösterir. Diyelim ki, ilki belgesel illüzyondur. Ve ikincisi, anlatısal illüzyondur. Her ikisi de filmi ıskalar, çünkü her ikisinde de özgül şeyin temsili, duyumsanışının yoğunluğu itibarıyla filme baskın çıkar. Öyleyse, temsili içeriğin işlevi, filmik bir illüzyon yaratmaktır. İzleyiciyi, temsili içeriğe duyarlı [sensitive] kılmak ve bu yolla uyarmaktır [stimulate]. Temsili içerik, bu açıdan, anti-filmiktir.

5. Dolayısıyla, filmin geleneksel anlamda bir içeriği yoktur. Filmin içeriği, olsa olsa imge-ses çifti, zaman-mekân ve hareket ve en nihayetinde de ışıktır. Ve aynı zamanda, bütün bu bileşenlerin bir varyasyonudur. Kısacası, filmin içeriği, formdur. Form, film söz konusu olduğunda, tek içeriktir.

6. Yapısal film, içeriğin basbayağı form olduğu herhangi bir filmdir. Denebilir ki, yapısal film, dosdoğru filmdir. Yani, işlevi ne bir anlatı ne bir belge, ne de bir gösteren [signifier] vesaire oluşturmaktır. Yapısal film, film olarak filmdir. Ve bu açıdan, yani filmik anlamda, anti-illüzyonisttir.

7. Zira, yapısal film, filmik materyalin, yani kaydedilmiş olan şeyin dolaylı bir duyumsanışını mümkün kılacak her türlü işlemi film yapım sürecinden olabildiğince çıkarır. Yani, film yapım sürecini saflaştırır. Bir bakıma, onun gizemini çözmeye [demystification] çalışır.

8. Ama form, katıksız filmik zaman-mekân, yani kaba kayıt da değildir. Böyle olsaydı, her film, görsel-işitsel bir belgeden fazlası olmazdı. Ve hiçbir film, belgesel işlevin ötesine de geçemezdi. Gerçi film, üzerinde oynanmadan, diyelim ki post-prodüksiyon sürecinden geçmeden dahi gerçekliği belirli bir düzeyde manipüle eder. Denebilir ki, kamera, gerçekliği işler [process]. Fiziksel zaman-mekânı, filmik zaman-mekâna dönüştürür. Fakat bu, filmin formundan çok, onun olabilirlik koşullarıyla ilgilidir. Filmi mümkün kılan enstrümantal koşullar, belli ki, olsa olsa ham forma delalet eder. Ki bu da, olduğu hâliyle bir illüzyon, temsili bir gerçekliktir.

9. Asıl form, yapısal film söz konusu olduğunda, ham kayıt üzerinde ve üzerinden gerçekleştirilen formel operasyonlar bütünüdür. Yani, form filmik müdahalelerin ta kendisidir. Dolayısıyla yapısal film, ne doğrudan doğruya belgeler ne de kabaca temsil eder. Ama deneyler. Yapısal filmin sunduğu, dolaysız filmik deneyimdir.

10. Yapısal film, anti-illüzyonisttir. Çünkü izleyiciyi, film izlediğinin bilincinde kılar. Ve durmaksızın bu bilinçte tutar. Yani, filmik illüzyonu sürekli kırar. İzleyici filmi, basitçe, film olarak duyumsar. İçerik aracılığıyla formu değil ama form aracılığıyla içeriği sezer. Kısacası, içerik, form olarak algılanır. Film, artık, şunu ya da bunu değil ama kendini, formunu ifade eder. Yapısal film, izleyiciyi salt formun farkında ve ona duyarlı kılan filmdir.

11. Buna mukabil form, stil değildir. Form, yalın düşünceyken stil, düstur [code] hâline gelmiş düşüncedir. Yapısal filmin ürettiği, stil değil ama formdur. Yapısal film, zaman-mekânsal yapıları kurmak, bozmak ve yeniden kurmak suretiyle düşünen formlar üretir. Kısacası, filmik olaylar yaratır. Örneğin, bir zoom, bir odayı baştan başa, usulca katedebilir (Wavelength). Ya da, bir tripod, yeri ve göğü boylu boyunca, kesintisizce tarayabilir (La Région Centrale). Bir koridoru, atlamalarla [jump cut] bir ileri bir geri, boydan boya arşınlamak pek tabii mümkündür (Serene Velocity). Ama mekândan mekâna sıçramak, mekâna anlık bakışlar atmak da bir o kadar olasıdır (Blind White Duration). Keza, bir mekânın imgeleri farklılaşa farklılaşa, üst üste binerek, renklerini ve dokularını değiştirip dönüştürerek, muhtelif sıçramalarla, yani çeşitlene çeşitlene devridaim edebilir (Artificial Light). Ve en nihayetinde, mekân, parçalara ayrılmak suretiyle zamana yayılabilir, mekânsal koordinatlar belirsizleşebilir, mekân duygusu zamana büsbütün tabi olabilir (Zorns Lemma). Denebilir ki, yapısal film zaman-mekânsal alımlamayı genişletir.

12. Nitekim, yapısal film, tıpkı müziksel bir doğaçlama gibi, ancak bütünlüğünde, yani baştan sona ve kesintisizce deneyimlenmesi hâlinde formunu tam anlamıyla açığa vurur. Yani, yapısal film, izleme deneyimini de her geçen an, tekrar ve tekrar kurar. Başka bir deyişle, bu raddede, izleme faaliyetinin ta kendisinin bilhassa kurulduğu ve yeniden kurulduğu da söylenebilir. Yapısal film, salt izlenen değil ama izlene izlene formunu açığa çıkaran, oluşturan, yani zamansal anlamda açılmak [unfolding] suretiyle kendisini var eden filmdir.

13. Böylelikle, film izleme faaliyeti, algısal ve duyumsal anlamda, dönüştürücü bir hâl alır. Yani, izleyici, izlediği şeyi basitçe görmeye değil ama izlediği şey aracılığıyla görmeye başlar. Diyelim ki, görmeyi öğrenir. Ve yeniden öğrenir. Yapısal film, görmeyi ve tabii ki bir yandan da izlemeyi pasif değil ama aktif bir uğraş olarak kavrar. Görüleni değil ama görmeyi [vision] dönüştürür. Kısacası, yeni bir göz, yeni bir bakış önerir.

14. Ve bu noktada, film ve film izleme faaliyeti iç içe geçer. Film, izleyeni başka bir şekilde görmeye iter, zorlar. Ama izleyen de, filmi izleye izleye kendine has bir bakış edinir. Film, izleyenin bakışını kuruyorsa izleyen de bakışıyla filmi kurar. Herkes aynı filmi izlese de, hiç kimsenin aynı filmi görmemesi bundandır. Denebilir ki, görme duyusu mutlak surette verili değildir. O da diğer her şey gibi, kurulur. Ve kurulduğu kadar, yani bir o kadar, kurucudur.

15. Film özünde ne belgesel, ne anlatısal, ne de göstergesel bir mecradır. Filmin yegâne işlevi, pedagojiktir. Film, zaman-mekân ve hareketi farklı farklı şekillerde duymayı [sense] öğretir.

Malcolm Le Grice, Berlin Horse, 1970, kaynak: FAD Magazine
Stan Brakhage, The Art of Vision, 1961–1965, kaynak: KQED

Hasan Cem Çal, imge, medya (mecra), sinema, yapısal film