James Benning, Ten Skies, 2004,
filmden kare, kaynak: Tativille
Sinema Üzerine
Birkaç Fragman

Sessiz filmin tastamam sessiz olduğunu düşünmemeli. Sinemada sessizliği bilhassa sesli filmin [talkie] yarattığını söyleyen, Bresson’du (Notes sur le cinématographe). Duymayı bilen, sessiz filmin içindeki sesi duyuyordu: Kesmenin sesi, ışığın sesi, jestin sesi, hareketin sesi, zaman-mekânın sesi… Sessiz filmde duyan, gözünüzdür. Murnau’nun Faust’undaki ışığı duymamak için, hakikaten kör olmanız gerekir. Keza, Gance’ın La Roue’sundaki treni de ayrıyeten duymanıza gerek yoktur, çünkü duymanız için, hareketi görmeniz yeter. Ve Griffith’in Broken Blossoms’ındaki Lillian Gish’in jestleri hâlâ kulaklarımda, çınlıyorlar! Resnais —vefatından bir süre evvel— hâlâ daha sessiz filmler izlediğini söylemişti. Görüntünün kendine has sesi, belli ki, bakışına işlemişti. L’année dernière à Marienbad’ın sessizliği, ürperticidir. Brakhage da sessiz filmler yapar, ama bilir ki, her görüntünün kendine has bir sesi —kesinlikle anti-Straubyen bir mânâda— vardır. Birkaç film-şiir… The Dante Quartet’ı, Comingled Containers’ı, Black Ice’ı vesaire izlerken, aynı zamanda da dinlersiniz. Göz için müzik… İddia ediyorum: Brakhage bir sessiz filmciydi.

***

Mutlak bir ses uğruna imgeyi tastamam lağvediyordu Duras: L’homme atlantique’in yarısı, tamamıyla siyah bir ekrandır. Ama ses akar. “Bir süre izle beni, ama sonra, sonra dinle beni. Bak, siyah bir ekran, dümdüz, ama bir o kadar da derin mi derin, boş bir ekran o. Ve ben, seslerle dolduruyorum onu, dinle beni, sadece dinle. Bakacak bir şey yok artık, sadece dinle. Doldur ekranı, dinlediğinle.” Ses uğruna imgeyi feda eden bir sinema… Bir sesli film değil ama bir ses-film… Nedir bir siyah ekran? İmgesizliktir. Peki, neden? Çünkü var olan imgelere dayanamıyoruz. Artık, görmüyoruz. O hâlde tastamam görmeyelim. Umduğunuzu alamayacaksınız, bulacağınız bir şey de yok, alın, siyah bir ekran, bakın ona, kör olun! Debord olsa, böyle derdi. Beyaz bir ekran da vardır gerçi, ama o da kör eder, gözleri kamaştırarak… Hurlements en faveur de Sade. Gösterinizi alın, başınıza çalın! La société du spectacle. Evet, hastasınız, bizzat Debord teşhisi koydu size: Katarakt! Radikal olan, —çokça sanıldığı gibi— radikal olmak için radikal olmaz, asla da olmamıştır. Radikal bir aptallığa karşı, radikal bir direniş vardır, o kadar. Direnişi üreten, aptallıktır. Ama asla tersi değildir. Debord’un önerdiği şuydu: Bilinçsiz bir körlüğe karşı, bilinçli bir körlük, kısasa kısas! Ne bok yediğinizi bir düşünün! Ve evet, imgesiz film yoktur. Siyah ekran dahi, hâlâ, imgedir. Duras ve Debord’un siyah ekranı, açıkça, bir değildir.

***

Ten Skies. Benning neden on gökyüzü çekti? Çünkü on farklı gökyüzüne dikkatli mi dikkatli hiç bakmadınız. 13 Lakes. Benning neden on üç göl çekti? Çünkü on üç farklı göle derin mi derin hiç dalmadınız. Five Dedicated to Ozu. Kiarostami neden ufka bakakaldı? Çünkü —Ozu’dan beri— ufka dosdoğru, usulca bakmayı unuttunuz. Psychohydrography. Rappmund —belki de ilk Thalesçi sinemacı— neden o ya da bu ya da şu suyu çekti? Çünkü suyun nasıl aktığını bilmiyordunuz, suyun ruhu olduğuna inanmıyordunuz. Oysa ki, hareket eden her şeyin ruhu vardır. Ve her şey hareket eder. Filmdeki şeylerin de ruhu vardır. Hareket ederler. Kimi yerliler, fotoğraf makinesinin ruh kapan bir aygıt olduğunu düşünüyordu. Tamamen haksız olduklarını söylemek zor. Sinema da ruh kapar. Hem de mütemadiyen yapar bunu: Kapılan, hareket hâlindeki ruhtur. Şeylerin ruhudur. Havalı olsun diye sinemanın ruhsal bir otomat olduğunu söylemiyordu Deleuze (L’Image-temps). Film, basbayağı zihindir. Bakan, ruhtur. Bakılan, ruhtur. Bakma hâli, ruhanidir. Beynin ekran olması, ekranın da beyin olması anlamına gelir. “Film izledim, ruh gördüm.” Ruh kovma değil ama ruh çağırma olarak film! Film izleyerek, ruhunuza ruh katabilirsiniz. Ruh, ebedidir. Film, ebedi olanın imgesidir. Şeyler, filmde tekerrür eder. Geçip giden, ebedileşir. Birkaç isim: Rose Lowder, Jon Jost, James Broughton, Joseph Cornell, Nathaniel Dorsky… Bir film: As I Was Moving Ahead Occasionally I Saw Brief Glimpses of Beauty. Sinema = sonsuzluğun duygusu (oceanic feeling).

***

Entelektüel filmleri kimsenin anlamadığını söylüyorlar. Seyirciye ulaşamıyorlar, deniyor. Kendi kendilerine konuşuyorlar, deniyor. Kısıtlı bir kitleye hitap ediyorlar, deniyor. Elitistler deniyor. Hiçbir şeyi değiştirmiyorlar, deniyor. Ama bakın, ‘entelektüel film’ diye özel bir kategori yoktur. Ve hiçbir zaman da olmamıştır. Herkes her filmi kendince algılar, duyar, bilir. Hakikaten, —tam da Gramsci’nin dediği gibi— herkes kendi payına entelektüeldir. Sorun, —bana sorarsanız— zekâyla değil ama arzuyla ilgili bir sorundur. Sorun, dünyayı nasıl gördüğünüz ve görmeyi tercih ettiğinizle ilgilidir. Bazıları bu dediğimin deli saçması olduğunu düşünecek, ama yine de diyeceğim: Kimse salak değildir. Anlamadığınızı söylediğiniz, diyelim ki radikal bir filmi anlamıyor değilsiniz, aslen, ona dayanamıyorsunuz. O denli anlıyorsunuz ki, film, katlanılmaz hâle geliyor. Anlamadım, diyorsunuz. Ama zaten, en başta, —eğer ki sorun anlamaksa— anlamak istemiyorsunuz. Hep filmin nasıl çekildiğini düşünüyorsunuz. Ama neden o şekilde çekildiğini düşünmüyorsunuz. Kafanızda hep nasıllar var, ama nedenler yok. Ama nedenler yoksa, nasıllar da pek yok. Belirli bir şekilde izlemeye alıştınız. Belirli bir şekilde görmeye alıştınız. Ama merak etmeyin, zekânızda bir sorun yok, alışkanlıklarınızı değiştirmeniz lazım. Gördüğünüzü değiştirin, anladığınız da bildiğiniz de değişecektir. Lewis Carroll’un da dediği gibi (Alice’s Adventures in Wonderland): Take care of the sense and the sounds will take care of themselves.

Hiçbir sözde entelektüel film, sözde entelektüel olmayan filmden daha karmaşık değildir. İşçiler iş başındayken alınan kayıtlar (Quality Control), çocuklar ve çalışanlarla yapılan röportajlar (France/tour/detour/deux/enfants ve Six fois deux/Sur et sous la communication), soykırım kurbanlarıyla gerçekleştirilen konuşmalar (Shoah), bir hapishaneyi ve mahkûmlarını yakinen görmek (Titicut Follies), II. Dünya Savaşı’nı bizzat deneyimleyenleri dinlemek (Le Chagrin et la Pitié), Afrika yerlilerinin ayinini sansürsüz izlemek (Les maîtres fous), bunlar, örneğin, anlaması değil ama izlemesi, sindirmesi zor şeyler. Godard, —paradoksal bir şekilde hem Vertovcu hem de Maocuyken— sinemanın, devrimin olsa olsa bir çivisi olabileceğini söylemişti. Film, dünyayı değiştirmez. Ama dünyaya bakışınızı değiştirebilir, ki bu da az şey değildir. Dünyayı farklı gören, görmeye cüret eden filmlere —tam da onları hakkıyla görmemek için— entelektüel demek, ah, ne büyük hata…

***

Bir film teorisinin hakikaten teori sayılabilmesi için ilkin genelleyici olması ve sonrasındaysa sağlam kanıtlara, yani teoriyi onayacak, diyelim ki doğrulayacak örneklere dayanması gerektiğini söylerken Noël Carroll, sadece haksız değildi, aynı zamanda da saçmalıyordu. Genelleyici bir film teorisiyle ne yapabilirsiniz, hemen söyleyeyim: Gördüğünüzü kodlayabilirsiniz, o kadar. Ardındansa, imal etmiş olduğunuz kod matriksiyle uyum içinde olan filmleri —matriksinizin sözde nesnelliğini doğrulamak adına— teorik olarak temellük edebilirsiniz. Ve hatta, —eğer şanslıysanız— bu tip filmlerin üretimini özendirebilirsiniz. Hadi yine iyisiniz, nur topu gibi bir psödo-teoriniz oldu! İşte, böyle bir şemayla, Carroll, şöyle hazin bir sonuca varmıştı: Avangard filmler, teorik değildir. Peki, neden? Çünkü, ne bir teorileri yapılabilir, ne de bir teori onlara uygulanabilir, yani bir teori onlar aracılığıyla onanamaz, diyecektir Carroll. (“Teorim işe yaramıyor, onu işletemiyorum, Allah kahretsin, lanet olası avangard! Teoriden anlamayan, pratikçi, barbar avangard! Entr’acte… Bu, bu, bu… Bu ne biçim film yahu?!”) Teori neden her daim genelleyici olmak zorunda? Teoriyi pratikle onamak niye? Avangard olan ve olmayan film de ne? İkisi arasındaki ayrım nerede? Cevapsız sorular.

Godard, —henüz Cahiers du cinéma’da genç bir yazarken— sinema üzerine yazmanın, sinema yapmak olduğunu söylemişti. Bundan kasıt, sinema üzerine yazmanın, yani sinemayı düşünmenin sinemayı yapmaktan ayrılamaz oluşudur. Hakikaten, sinemayı düşünmeden, sinemayı yapamazsınız. Düşünceyi sinemadan ayıramazsınız. Yani, düşüncesiz sinema yapamazsınız. Keza, teoriyi de pratikten ayıramazsınız. Teori, ne pratik tarafından onanacak, pasif bir uğraştır, ne de pratiği zapt edecek, içi boş bir faaliyettir. Teori, halihazırda, pratiktir. Ve pratik, halihazırda, teoridir. Avangard olarak nitelendirilen filmler, teorisiz olmak şöyle dursun, bilhassa, —kelimenin belki de en hakiki anlamında— teoriktirler. Sinemayı başka bir şekilde düşünmeksizin, anlamaksızın ve görmeksizin, sinemayı başka bir şekilde yapamazsınız. (Teori kelimesinin etimolojik kökeninin; uzun uzun bakmaya, dalmaya, derin derin düşünmeye vesaire dayandığını unutmamalı.) Birçok avangard sinemacının (Eisenstein, Epstein, Vertov, Brakhage, Gidal, Le Grice, Mulvey, Wollen vesaire), aynı zamanda da teorisyen olması bir rastlantı değildir. İddia ediyorum: Genelleyici teoriler, teori değildir. En azından, artık değildirler. Yemeği bile tarifle yapmak sıkıcıyken, filmi niye tarifle yapalım yahu! Düşünmek, hakikaten düşünmek, düşünce üretmek, fikir üretmek, özdeşliği değil ama farkı görmek, farkı algılamak, farklı algılamak, farklananı algılamak, teori budur. Gözünüzü açmaktır.

***

Sinemada modernist işlerin ancak 40’larden sonra ortaya çıktığına inanmayın, ikna olmayın, bunu söyleyen Deleuze bile olsa… Sinemanın modern olmadığını, modern doğduğunu bilin. Klasik sinema denen şey dahi, hâlâ, moderndir. Şu veya bu sinema değil ama sinemanın ta kendisi moderndir. Sinema, yegâne modern sanattır. Keza, sinemanın hikâyeyle başladığına da inanmayın, sakın! Sinema, deneyle başladı. Her şey deneyle başlar. Bir hikâye anlatacağım, demeyin; bir fikrim var, bir şey deneyeceğim, bakalım ne olacak, deyin. Popülist olan hiçbir şeyi izlemeyin. Reklamı yapılan hiçbir şeyi izlemeyin. Epstein izleyin, Isou izleyin, Gidal izleyin, Vertov izleyin, Debord izleyin, Godard izleyin… Hakkıyla film çekmek için film izlememek gerektiği saçmalığınaysa hiç mi hiç kulak asmayın. Godard’ın her gün en az bir film izlediğini bilin. Bergman’ın aksiyon/macera filmi izlemeyi sevdiğini benden duymuş olun. Herzog’un film izlemediğini söylemesi de sizi aldatmasın, izlenecek film bırakmadığı için öyle diyor. Farklı şeyler izleyin, hep farklı şeyler. Bakışınızı onamayın. Gördüğünüzle yetinmeyin. Farklı bakanları bulun. Bakışınızı farklandırın. Anlamak için izlemeyin, izlemek için izleyin. Sadece izleyin. Gerçekten izleyin. Önemli olan, filmi sözüm ona okumak değil ama görmektir. Bresson’un dediği gibi, filmi anlamayın, hissedin. Önce hissedin, sonra anlayacaksınız, daha iyi anlayacaksınız. Sinema şudur, demeyin. Sinema budur, demeyin. Sorun, sinemanın ne olduğu değil ama ne olabileceğidir. Sinemayı sevin. Televizyonu sevmeyin. Sanal gerçekliğe karşı ihtiyatlı olun. Videodansa korkmayın. Film izleyin, film çekin, film okuyun, film yazın, film düşünün, film olun…

Hasan Cem Çal, sinema