Stan Brakhage,
Scenes From Under Childhood,
1967–70, 16mm, 136 dak.,
kaynak: Austrian Film Museum
Brakhage İçin Uluma

Diş kendi kendini ısıramaz. Göz de kendi kendini göremez. Gözün gördüğü: Olan değil, olduğu sanılan. Gözün bildiği: Olduğu hâliyle gerçek değil, göz için gerçek, gözün gerçeği. “Gördüğüme inanıyorum.” “Gördüğüne inanıyorsun.” Görmek, inanmaktır. Ve inanmak, görmektir. Görülene değil, görene değen, değmiş olan: Nazar. Ruhumuz gözümüzde billurlaşıyor. Görmek, bilfiil fiildir. Algılamak, eylemektir. The observer is the observed. Baktığımda gördüğüm; görmeyi tercih ettiğim. Herkes bilir bunun ne olduğunu: The Act of Seeing with One’s Own Eyes. I-witness. Nedir imkânsız olan? Açıkça söylemeli: Hepimizin aynı şeyi görmesi. Ama sormalı: Görmek de öğrenilmez mi? Eye Myth. Mitos olarak göz: Veni, vidi, vidi! Gördükçe unuttun, neden? Unutmak için gördün, ondan! Gözün evrimi; onun devrimi. Sezerek biliyor. Anlıyor ve görüyor. Bergson’un da var bir gönül gözü (Matière et mémoire): The eye sees only what the mind is prepared to comprehend. Bir jeneratör olarak zihin, bir projektör olarak göz… Kapanıyor. Kararıyor. I… Dreaming. Açılıyor. Işıldıyor. Scenes from Under Childhood. Dünyanın hareketi. Düşler. Dünyayı çeşitler. Katlanıp açılan, dönüp duran, uçup kaçan imgeler. Titreşen bir imgelem? Peliküllerle dolu bir zihin? Bir meta-sinema olarak evren? Bakış açım; kaçış çizgim. Sınır değil ufuk, sınırlayan. Sınırsızı sınırlayan, şimdilik. Ama yine de gözlemci ile gözleneni ayırmamalı: Göreni görülen ve görüleni gören bilmeli. Dikkatli görmeli. I-N-N-E-R-V-I-S-I-O-N. Göz göre göre gözden geçirdi: Gözüm takıldı, gözüm doldu, göz açtırmadım, göz alıcıydım, gözüm aşinaydı, gözlerim parladı, göz attım, göz boyadım, göz yumdum, göz diktim, gözüm doydu, göz gezdirdim, göz yıldırdım, gözüm korktu, gözden çıkardım, gözden düştüm, gözden kayboldum, göze battım, göz göze geldim, göz kaçırdım, gözüm ısırdı, gözüm tuttu, gözüm kaldı, gözüm döndü, göze çarptım, göze geldim, gözümü kapadım, gözümü açtım… Ne göz ama! Tam bir gizem! Pencere-den çerçeve-ye bakıyorsun. Çerçeveliyorsun. Yeniden çerçeveliyorsun. Yeniden ve yeniden, ad infinitum. The Art of Vision. Bakış limitler. Tekrar limitler. Tekrar ve tekrar. Görmek, bakmak istemektir. Algı, ilgidir. Sorun: Nasıl başkalaştıracağım algımı? Bir başka sorun: Bu soruyu sormalı mı? Bir başka sorun daha: Bu soruyu dahi? (…) Bakıyor. Daha çok bakıyor. Daha da çok bakıyor. Yoğunlaşıyor. Göreceğini gördü. Bakmıyor. Hiç bakmıyor. Hiç ama hiç bakmıyor. Gevşiyor. Görmeyeceğini gördü. Wu wei. Anlamadılar. Ama konuştu usta, yeniden: Leap and the net will appear. Ben olmayı bıraktı. Biz olmayı bıraktı. Oldu. Gördü. Böylesilik. Öylesine böylesilik. Seasons... Anemon, ilkbahar. Begonya, yaz. Abelya, sonbahar. Çuha, kış. The Garden of Earthly Delights. Döngüler. Günler. Geceler. Günden beklenen çok, ışık, tamam: Solar. Geceden beklenen yok, karanlık, natamam: Lunar. Akışına bile alıştık zamanın, tektipleştirdik onu, zamanı, zamanı damıtanı, beyni… Ah, striatum! Oysaki günün ışığı ayrıdır, geceninki ayrı: Anticipation of the Night. O kadar görünürdür ki, görünmezdir. O kadar açıktır ki, kapalıdır. Görünün ta kendisidir o: Bir metafor. Kendi kendimize gölge yapıyoruz, bir de aptal gibi soruyoruz: Bu karanlık da neyin nesi böyle? Güneşe sırtını döndün, gölge önüne düştü, dönüver bir şöyle! Unglassed Windows Cast a Terrible Reflection. “Gördüğünde bilecek, bildiğinde göreceksin.” Ama Sokrates bile bilginin ne olduğunu bilememiş yahu (Theaetetus), sen mi bileceksin! En nihayetinde bu da bir alegoridir. Her şey kimya olabilir. Etkiyor, tepkiyor. Doğup büyüyor. Değişip dönüşüyor. Sararıp soluyor. Çözülüp dağılıyor. Dağılıp birleşiyor. Tekrar doğuyor. Yaşıyoruz, deniyoruz, deneyliyoruz. Live experimentally. Çuf çuf. The Wonder Ring. Tik tak. Window Water Baby Moving. Nasıl oluyor da görüyor bebek şeyleri akışında? Tek bir nedenle: Çünkü kendini ayırmıyor, ayıramıyor şeylerden; şeyler o ve o şeyler. Bedenini katıyor mekâna, ödünç veriyor gözünü maddeye… Öteki yok. Dolayısıyla da ben yok. Her şey oluş ve oluşum, flux. Bebek için dünya: Perspektiften azade bir perpetuum mobile. Peki ya bebek olmayan için? Ben ayrımı, ayrım bakışı, bakış dünyayı üretiyor. Bakış soğuruyor. Kendi üstüne kıvrılıyor. Kendi imgesinden dünyayı kuruyor. Kaos! Nedir illüzyon? Olmayan değil, olduğu gibi görünmeyendir. Şekil değiştirendir. Güvenin ışığıdır. Kedinin beşiğidir. Doğadır. Heraclitus uyarmıştı: Nature is wont to hide herself. Karanlıkta kalır. Karanlıkta kalmalıdır. Ama ışığa da duyarlıdır. Aydınlanana dek her şey karanlıktır. Karanlık vardır, ışık yoktur. Işık vardır, karanlık yoktur. Ama yine de karşıtlık yok. Daha ziyade karşılıklılık var. Birbirini tamamlayan zıtlar, zıtlıkla nitelenmeyen bir bir var. Tek sesli bir çok var. Dog Star Man. Gören için her şey aydınlıktır. Dokudur. Apaçıktır. Okur. Dokunur. Işık bir metindir onun için: The Text of Light. Görünür olmaktan öteye gider. Görünür kılar. Işık olur. Görür.

film, Hasan Cem Çal, sinema, Stan Brakhage