Bir Filmi Durdurmak

Bir filmi durdurmak, her zaman kafamı kurcaladı. Kendim de birçoğunu durdurdum. Bunu neden yaptığımı çoğu zaman anlamadım, ama yaptım. Hızlıca, yorgunluktan denebilir. Ama bazen bir şeyleri parçalı hâlde izlemek de apayrı bir keyif verebiliyor. Bunu, kitap okumak söz konusu olduğunda da yapıyoruz aslında: Bitmesini istemediğimiz bir kitabı ya hiç okumuyor ya da olabildiğince yavaş okuyoruz. Ama eğer bir okuma bağımlısı değilseniz, Anna Karenina’yı bir okuyuşta bitiremeyeceğiniz neredeyse kesindir. Dolayısıyla, kitap okumak söz konusu olduğunda ara verirsiniz. Yani, durursunuz. Durmasanız dahi, en azından şu kesin ki kitap okumak süreyle direkt bağlantılı bir faaliyet değildir. Hiçbir kitabın arka kapağında süresi yazmaz. Bir kitabı okumak iki saat de, on iki saat de alabilir. Ama işin özü şu; zaman alır, süre değil.

Bir film bir kitaptan nerede ayrılır dense, çok yerde deriz. Ama benim aklıma en başta süre başlığı geliyor ister istemez. İlki süreye zorunlu olarak bağımlı iken, ikincisi süreden bağımsız deneyimleniyor. Her ikisi de bir zaman dilimini kapsıyor hiç kuşkusuz, ama süreye mutlak bir bağımlılık yalnızca filme özgü. Bu bağımlı olma hâli de, görünüşe bakılırsa, onu deneyim etme şeklini değiştiriyor. Bir kitabın okunamamasının nedeni, çoğu zaman sanılanın aksine, yalnızca bir filmden ‘daha az eğlenceli’ olması değildir. Bir neden de, kitabın müphem bir zaman algısını okuyucusuna daha en baştan dayatmasıdır. Film, bunu yapmaz. Bir film, izlemesi ne kadar zor olursa olsun, diyelim ki iki saat ise, iki saat içinde biter. Ama bu da demek değildir ki film, izleyicisinde bir zaman algısı yaratmaz. Film, bilhassa bunu yapar. Verili bir süresi olsa da, zamanla oynar da oynar. “Bitmek bilmiyor!” “Zaman geçmiyor!” Bu ve benzeri tepkilerin hepsi zamana, onun film içerisindeki kurulumuna, yapılandırılmasına yöneliktir. İşte, bir tepki daha var ki, bunlara göre daha pasif kalıyor, ama üstünde de durmak lazım: Filmin durdurulması.

Bir filmi durdurmak, filmin doğasından gelmez. Durağanlık gelir belki, ama durmak değil. Bir filmin durması ile durdurulması arasında büyük bir fark var. İlkinde, hareketli olanda bilinçli ya da bilinçsiz bir durağanlık söz konusu iken; ikincisinde, harekete içkin bir durağanlığın dahi durdurulması, bir donuş söz konusudur. Örneğin, bu açıdan, François Truffaut’nun çok ünlü filmi Les quatre cents coups’nun yine çok ünlü sonunda, film durdurulmaz, ama durur. Akışı durmaz, ama akışına içkin bir durağanlık söz konusudur. Film, herkesin bildiği üzere, hareketsiz imgelerin art arda deviniminden oluşur. Yani bir bakıma, hareketsiz olanın bir çeşit hareketliliğidir. Saniyede şu kadar veya bu kadar kare deyin, fark etmez. Değişecek şey ancak bir çeşit tempo olacaktır. İşte bu anlamda, bir film asla durmaz, hep akar. Ama yine de durduruyoruz.

Bir filmin durdurulabilirliği düşünülünce, bunun çok da geçmişi olan bir pratik olduğu söylenemez. Filmlerin yalnızca sinema salonlarında izlenebildiği bir çağda durdurmak, belki de yalnızca bir ara vermekten, olsa olsa filmi tam ortadan ikiye bölmekten ibaretti. Bu da bir çeşit durdurmaktı kuşkusuz, ama en azından kontrol bizde değildi. Film durdurulmuyor, ama durması bekleniyordu. Bugün, festivaller haricinde sinema salonlarında ve kendi evlerimizde filmleri hâlâ durduruyoruz, onlara bir veya birçok ‘ara’ veriyoruz. Bu ara verişin nelere sebebiyet verdiğini, nedenini ve nasılını tartışmak lazım.

Bir filmi durdurmak söz konusu olduğunda iki şey akla geliyor. Bir, filmin neden durdurulduğu. İki, filmi durdurunca ne olduğu. Bu ikisi hakkındaki fikirlerimi kayda geçirirsem, film durdurma lanetinden de kendi adıma kurtulacağıma inanıyorum.

Filmin neden durdurulduğuna dair birçok şey söylenebilir. En basitleri yorulma, kapının ya da telefonun çalması, uykunun gelmesi, dikkatin dağılması, bir şeyin anlaşılmaması veya sıkılmaktır. Örnekleri çoğaltabiliriz. Ama burada hızlıca saydıklarımdan kapının ya da telefonun çalması haricindeki hiçbiri filme tamamen dışsal nedenler değil. Öyleyse, görünüşe bakılırsa, bir filmi durdurmak daha çok bizim filmle kurduğumuz bir etkileşime dayanıyor. Film, her ne kadar bitinceye kadar hiç durmaksızın akacak olsa da, bizi durdurmaya itiyor. Bir filmin bunu nasıl yaptığına dair kanıma gelirsem, biraz paradoksal olacak ama, bunun filmin kendi içerisinde alışılagelmedik bir akış tasarlamasından olduğunu düşünüyorum. Örneğin yorulmak, daha çok belirli bir ritim ile ilgilidir; uykunun gelmesi, hasbelkader yine benzer şekilde belirli bir tempoya işaret eder; dikkatin dağılması, takip edilemeyen bir içeriğin varlığını öngörür gibi gözükür ve son olarak bir şeyin anlaşılmaması veya sıkılmak da, film aracılığıyla ele alınan içeriğe film içinde veya dışında aşina ve meraklı olmamakla ilgilidir sanıyorum. Bütün bunlar, filme içkin bir zaman algısıyla bağlantılı gibi gözüküyor. Örneğin, hiç durdurmak istemediğim ve durdurmadığım filmlerden biri olan The Hunger Games: Catching Fire’da, yaklaşık on dakika boyunca saydığıma göre, dört saniyeyi geçen bir plan yoktu, ki bu on dakikanın aksiyon içermediğini de belirteyim. Daha ileri giden bir örnek vermek gerekirse, Jason Bourne’un bazı kısımlarında saniye başına iki üç plan olduğunu tahmin ediyorum. Filmin bir tür kalp krizi geçirdiğini düşünmüştüm.

Bunlar, filmlerin ritmik işleyişleriyle ilgilidir kuşkusuz, ama ritim, filmin izleyici nezdindeki akıcılığını sağlayan başlı başına tek faktör de olmaz. Bir diğer faktör de enformasyondur. Şu sıralar fazlasıyla revaçta olan Netflix belgeselleri, bunun tek örneği olmasa da iyi bir örneğidir. Öylesine rafine bilgiyle ve sofistike kurguyla doludurlar ki, bir oturuşta tümünü izleyebilirsiniz. Filmi durdurmak aklınızdan dahi geçmez. Sanki filmde zaman değil de bilgi akıyordur. İzleyen, zamanın akışının hâkimiyetinden çıkıp, bilginin akışının tekeline girer. Film, artık zaman üzerine düşünmez, çünkü onunla bir ilgisi kalmamıştır. Zaman, hissedilmez hâle gelir, bir bakıma uyuşur. Artık filmin işlevi zamanla oynamak, onu eğip bükmek, kıvırmak katlamak vesaire değildir, ama basitçe, zamanı geçirmektir.

Tabii ki tersine örnekler vermek de mümkündür, ki meselenin özü de kanımca burada yatıyor. Mesela, Jean-Luc Godard’ın La Chinoise’ini beş dakikada bir durdurduğumu hiç unutmuyorum. Zaten sonunda filmi yarım bırakmıştım. Bunun bir nedeni içeriğe hayli uzak olmamdı kuşkusuz, ama asıl neden bu değildi. Asıl neden, filmin parçalı yapısıydı. Yani bir anlamda, filmin zaman-mekânı nasıl böldüğüydü. Dakika veya saniye başına düşen imge sayısı çok veya az değildi belki, ama bu imgeler arasında kurulan bağlantılar karmaşıktı. Film, kendi zaman-mekân algısını dayatıyordu. Ve enformasyonu da, eğer varsa, bu zaman-mekân algısının içine gömüyordu, ki bir karşı-enformasyon filizlenebilsin. İşte bir film söz konusu olduğunda, durdurmanın özü bana bu gibi geliyor: Yepyeni bir imge-ses birlikteliğinin zaman-mekâna uygulanmasına dayanamama hâli. Dolayısıyla, kendi zaman-mekân duyarlılığımızı geri kazanmak için, filmi durduruyoruz.

Bir de bir filmi durdurduğumuzda ne olduğu sorunu var. Bu, ister istemez filmi durdurmanın kendimce belirlediğim nedeniyle işe başlıyor. Yani, imge-ses ve zaman-mekân dinamiğinin kendisiyle. Bir film durdurulduğunda, en basit ifadesiyle, onun akışı durdurulur. “Tabii ki, ne olacaktı?” denecektir. Ama durdurma işlemi hiçbir zaman bu kadar basit olmaz. Bir tuşa basarsınız belki, ama yalnızca filmi durdurmazsınız. Aynı zamanda filmi bölersiniz. Bu, filmin bir blok hâlinde işleyişini de durdurmaktır. Onun, kendi içerisinde tasarlanmış akışına müdahale etmektir. Kuşkusuz çoğu filmi durdurmak hiçbir şeyi değiştirmeyebilir. Ama bilhassa ayrıksı imge-ses birliktelikleri kuran ve deneyleyen filmlerde, çok şey değişir. Öyle ki, bir filmi durdurduğunuzda, onu artık izlemiyor olabilirsiniz. Daha da basitleştirmem gerekirse; bazen bir filmi durdurmak, bir filmi olduğu hâliyle deneyim etmemize kökten etki eder. Örneğin, Lav Diaz’ın Elegy to the Visitor from the Revolution’ının en başında, yaklaşık on dakika boyunca müşteri bekleyen bir hayat kadınını görürüz. Sahne, tek bir bloktur. Bekleyiş sürer de sürer. Bu bekleyişi bir bekleyiş olarak deneyim edebilmek için, durdurmazsınız. Tsai Ming-liang’ın Journey to the West’i de yine benzer bir şekilde işler; tüm film boyunca bir keşişin inanılmaz derecede yavaş yürüyüşünü izlersiniz. Adımların, yani hareketin yavaşlığına duyarlı hâle geldikçe, zaman da genleşmeye, elastikleşip gerilmeye başlar. Film, zamanı genişletir. Zamanın duyumsanışına etki eder. Bu filmi bir kez dahi durduracağınıza, başa sarsanız daha iyidir. Bu açılardan, filmi durdurmayı yalnızca bir tuşa basmaktan da ötesi olarak algılamak lazım. Filmi durdurunca, zaman kazanılır, ya da daha doğru ifadesiyle zaman ‘geri kazanılır.’ Kendi gündelik zaman algımıza dönmüşüzdür, ama bunun bir bedeli vardır; filminkini kaybederiz.

Bir filmi durdurmak, bir anlamda, bir filmi hiç izlememek gibidir. Bir film, basitçe başlayıp durup bitmez. Bir film, başlar ve biter. Her film, kendince bir akış tasarlar; aksaklıklarıyla, sürat alışlarıyla, durulmalarıyla, atlamalarıyla, tekrarlarıyla, esleriyle vesaire devinir. Ama eğer ki bir filmi durdurduktan sonra hiçbir şey değişmediği düşünülüyorsa, izlenen şeyin bir film olduğundan da şüphe etmek lazım. Bir film, durmak nedir bilmez. Harun Farocki’nin bir filminde Jean-Marie Straub şöyle diyordu: “Tüm pause tuşlarını yok etmemiz lazım.”

Harun Farocki, Jean-Marie Straub and Danièle Huillet at Work on a film based 
on Franz Kafka’s “Amerika”, 1983, 
filmden kare: kaynak: Art-agenda
{fold içindeki imge: Jean-Marie Straub ve Danièle Huillet, Chronik der Anna Magdalena Bach, 1967, filmden kare, kaynak: Brotfabrik}

Hasan Cem Çal, ritim, sinema, zaman-mekân