Ferdi Özbeğen, Türkiye’nin İlk Büyük DJ’i miydi?

Alkışlarla yaşar yalnızdır piyanist 
Müzikle aşkı birbirinden ayıramaz 
Mutlu etmek için çalar durur piyanist 
Şarkılarla anlatır kendini ağlayamaz 
—Ferdi Özbeğen, “Piyanist”, 1984

Pop pop atıyor yüreğim!

Arkeologlar kazdıkları höyüklerde, tabakalanma (stratigrafi) prensibinden hareketle, üst katmandan alt katmana doğru bir tarihleme yapar; höyüklerde —deprem, savaş, yangın gibi güçlü bir felaket yaşanmamış ise— en yeni materyalden en eski materyale doğru bir sıralama vardır.

Ve evet, her müzik eseri de kendi höyüğünün üzerinde yeşerir. ‘Notagelimi’, Sıla’nın Temmuz ayı mahsulü “Karanfil”inden başlayarak Türkiye pop(üler) müziği höyüğünü kazmak, albenisi yüksek bir uğraştır; parçadaki “Heder etti keyfe keder / Beni kafesledi,” “Benden olsun bi sigara yak / Bana kor olsun” ifadeleri ile darbuka-keman-elektrogitar-çello-klavye enstrümanları, alta yer alan katmanları çok merak ettirir.

Müzikal arkeoloji bazen de alt katmanlardan üst katmanlara doğru yapılır; Ajda Pekkan, Tanju Okan, Sezen Aksu, Neşe Karaböcek, Ferdi Özbeğen gibi isimlerin —Türkiye pop müziğinin birçok virajında tekerlek izleri de bırakmış— uzun soluklu kariyerleri müthiş birer kazı alanıdır.

kaynak: Ferdi Özbeğen arşivi

Ey Şan’lı konser, ey şanlı hayran!

Yakın çevremden dört kişinin ismini sayabilirim; orman kanunlarının yürürlükte olduğu işlerini-semtlerini geride bıraktıktan sonra, birkaç kadeh içki eşliğinde, Ferdi Özbeğen’in Şan Tiyatrosu’ndaki meşhur konser serisinin kayıtlarını izleyerek salondaki koltuklarında günlerini tamamlayan, akşam olunca gizli gizli ağlayan, kaderin dilinden iyi anlayan!

Özbeğen’in bir buçuk saatlik
Şan Tiyatrosu performansı,
‘müzikal bir orgazm’ yaşatıyor.

Özbeğen, 2010’lu yılların Türkiye’sinden alt tarafı birkaç ışık yılı uzaklıktaki 70’li ve 80’li yılların Türkiye’sine teleskopla bakanlar için klasıyla, ‘beyfendiliğiyle’ ve de tabii ki yorum gücüyle —serçe parmağındaki yüzükten arkasındaki smokinli orkestra üyelerine dek— dikkat çekici bir müzisyendir; “Dilek Taşı” parçasının işitildiği 2011 yapımı Kaybedenler Kulübü filmi de kendisinin yeni jenerasyonlar tarafından keşfedilmesinde-hatırlanmasında önemli bir basamak olmuştur.

Özbeğen yeni bir tavırdır

Roma İmparatorluğu döneminde yemek-içki-konaklama sunan taberna adlı küçük dükkânlara kadar izi sürülebilen ve 80’li yılların ortasından itibaren iyiden iyiye kendisini duyuran taverna-Tarabya sound, Türkiye’nin sosyokültürel ve sosyoekonomik iklimi açısından “Hoş geldiniz Mehmet Bey,” “Fahri Beyler de buradaymış,” “Eşiniz Afife Hanım’a selamlar” gibi ifadelerle karikatürize edilip geçiştirilemeyecek kadar ciddi bir fenomendir.1 Ama üzgünüm, birçok kişinin sandığı gibi Özbeğen ‘tavernacı’ değildi.

Özbeğen, Yaşar Güvenir’le birlikte; aralarındaki usta çırak ilişkisi
ilk bakışta hissediliyor,
kaynak: Ferdi Özbeğen arşivi

Özbeğen, 1920’li yıllar doğumlu İlham Gencer, Yaşar Güvenir, Şefik Uyguner gibi birinci jenerasyon piyanist şantörlerin açtığı yolda, Ergun Özerler’le, Şevket Uğureller’le birlikte yürümüş —caz tandanslı— ikinci jenerasyon bir piyanist şantördü. İlk yıllarında kendi kurduğu orkestralarla, sonrasında da tek başına ‘nezih’ restoran ve otellerde, dönemin ruhuna uygun olarak yabancı dilde parçalar, aranjmanlar icra etti. “Sandığımı Açamadım,” “Köprüden Geçti Gelin,” “Ayağında Kundura” gibi Batı müziği formunda düzenlenmiş türkülerin yer aldığı iki üç adet 45’liği, Özbeğen’in Türkiye pop müziğinin kabuk değiştirdiği yılların bizzat öznelerinden biri olduğunu gösterir.2

1966 tarihli Ses dergisi,
Ferdi Özbeğen Orkestrası’nı
“zıpkın gibi bir topluluk” diye tanımlıyor; soldan sağa Aydemir Mete (bas),
Okay Temiz (bateri), Esin Engin (solist), Mustafa Özkent (elektrogitar),
Emin Aydın (saksafon) ve önde Özbeğen, kaynak: Türk Nostalji

1977 yılında yayımlanan ilk long play’i Ferdi Özbeğen’le 45 Dakika ise, hem kendisi için hem de Atilla Yelken, Ümit Besen, Arif Susam, Nejat Alp, Cengiz Kurtoğlu gibi tavernacılar için büyük önem taşır; bu LP, doğrudan Türkiye pop müziğinin kabuğunu değiştiren bir albümdür. Özbeğen, Elmadağ’daki Sevillanas Restaurant’ta çaldığı bir gece gelen plak yapma teklifini şöyle hatırlıyor:3

“Gece başladı, şarkılar türküler derken piyanonun yanına bir adam geldi. Hiç tanımadığım bir adam. ‘Ben Atlas Plak’ın sahibi Polat Tezel, yaptığınız bu müziği plak yapmak ister misiniz?’ diye sordu. Ben de şu cevabı verdim: ‘Yaptığımız sadece insanlara hoşça vakit geçiren bir tarz, plaklarda kimsenin dinleyeceğini zannetmiyorum ama isterseniz vestiyerde belki müşterilere satarız.’”

Sahne aldığı bir gece Sezen Aksu’yla
düet yaparken,
kaynak: Ferdi Özbeğen arşivi

Poptan arabeske ‘ortaya karışık’ denilebilecek parça seçimiyle dikkat çeken ve beş saatte, küçük bir ekiple kaydedilen albümün düzenlemeleri Mustafa Özkent’e aitti. Üç ay rafta bekledikten sonra satış rekorları kıran LP, yapımcılara Türkiyeli dinleyicinin yeni bir arayışta olduğunu gösterdi. Besen’lerin, Alp’lerin, Yelken’lerin albümleri bu rüzgârı arkasına alarak peş peşe yayımlanmaya başladı; taverna-Tarabya sound’a giden yol, Özbeğen’in piyanosunun tuşlarıyla tam da böyle döşendi.4

LP’nin iç kapağında yer alan küçük takdim, Özbeğen’in Türkiye pop müziğinde edineceği yeri muştular gibidir: “Özbeğen’in müziğinde, kendi yaşantısının sadeliğini buluyoruz. İnsan sevgisini iddiasız bir tonla ne kadar kolaylıkla aşılıyor. Özbeğen yeni bir tavırdır. Türk müziği ile Batı müziğini söylerken ve çalarken birbirine çok yaklaştıran bir tavır.”

“Unutturamaz Seni,” “Sevdim Bir Genç Kadını,” “Kim Arar Seni,” “Aldırma Gönül” gibi parçaların yer aldığı ilk albüm,
kaynak: Discogs

En hızlısıydı hepsinin, ilk o göğüsledi elektronik klavyeyi!

Galata’nın çalgılı kahvehanelerinde nargile tüttürmek; Sofar İstanbul’da yumuşak mindere oturup bira yudumlamak; mehtaplı bir gecede kayıklar üzerinde Deniz Kızı Eftalya’yı dinlemek; Rum tavernalarında fava ve pilakinin dibine vurmak;5 çekirdek çay eşliğinde Gülhane konserlerini izlemek; kravatı gevşettikten sonra Hilton’da Johnnie Walker Red Label içerek (öyk!) Ferdi Özbeğen dinlemek… Memleketin değişen mekân-eğlence-müzik kültürü üzerine düşünmek ferahlatıcı bir deneyimdir.

Gençlik yılları boyunca bir ayağı Londra’da bir ayağı Paris’te olan Özbeğen’e göre yaptığı işin adı ‘eğlendirici piyanistlik’tir: “Her telden şarkılar söyleyen, hoşça vakit geçirten müzisyen. Yani çok ciddi bir müzik türü değil. Yaptığımız müziğin öncülüğünü, kovboy salonlarındaki klavyeciler başlatmıştı.”

İzmir’deki Özel Türk Koleji’nde
akordeon dersleri aldığı günlerden

1941 doğumlu Özbeğen, pavyonlarında akordeon çalarak müziğe başladığı memleketi İzmir’den İstanbul’a taşındıktan sonra dönemin en iyi oteli olan Hilton’da orkestrasıyla altı ay çalıştı. 1966 yılında başlayan Yeşilköy’deki Çınar Otel deneyimi ise Norayr Demirci, Okay Temiz, Aydemir Mete, Esin Engin, Mustafa Özkent ve Emin Aydın’ın yer aldığı güçlü orkestrasıyla 1974 yılına değin sürdü. Sonrasında, Sevillanas’ın tek piyanist şantörü Şefik Uyguner’in yanına junior piyanist olarak katıldı. Piyanist şantörlerin, günümüzün DJ’lerine benzer bir mesaisi vardı; Uyguner bir süre sonra Ankara’ya transfer olunca, Özbeğen’in programı —yanına ilave bir piyanist alınmış olmasına rağmen— 20:30’da başlıyor, sabahın ilk ışıklarına kadar sürüyordu.

Bu yıllar artık Özbeğen’in adını duyurmaya başladığı yıllardı. Ek iş olarak Intercontinental Otel’in (bugünkü The Marmara Taksim) barında çalışmayı da o zamanlar kabul etti: “Bütün işadamları bara geliyor, günün şarkılarını istiyorlar, ben de çalıyordum. Bir süre sonra akşamüstü müzik keyiflerinde kıyametler kopmaya başladı. The Marmara’nın Amerikan barında İstanbul’un bütün işadamları göbek atıyorlardı. Barda oturacak yer bulunamıyordu artık. Hayretler içindeydim!”

Piyanist şantör olarak
‘şöhret basamaklarını’ tırmandığı zamanlardan

Türkiye’nin eğlence hayatında, 70’li yılların sonundan itibaren yeni bir biçim öne çıktı; artık dinleyicileri 60’lı yıllardaki gibi orkestralar değil, bir org/piyano ve bir rhythmbox’la sahne alan müzisyenler eğlendiriyordu. 80’li yılların ortasına doğru taverna-Tarabya sound ile en iyi günlerini yaşamış olan bu yeni biçimin gelişmesinde, elektronik aletlerin ithalatının kolaylaşması, müzikteki teknolojik gelişmeler ve mekân sahiplerinin —her bir orkestra üyesine ödeme yapmak yerine tek bir müzisyene ödeme yapmayı tercih etmesi gibi— ekonomik kaygıları etkili olmuştu.

Böyle bir geçiş sürecinin doğrudan öncülüğü yapan ve memlekete 60’lı yılların ortasında elektronik klavyeyi ilk getirmiş isim olarak bilinen Özbeğen, “Bana ‘piyanist’ denmesinden çok, ‘iyi bir yorumcu’ denmesini arzu ediyorum. Çünkü Fazıl Say gibi çalamıyorsan ‘piyanistim’ diye gezemezsin ortada. Benim kendime göre mütevazı bir çalış sitilim var.” dedikten sonra yarattığı istihdamdan haklı bir övünçle şöyle bahsediyor:

“Ben bir meslek branşı icat ettim. Bu açtığım yoldan para kazanan on binlerce insan lokallerde çalıştı. Ayrıca yüz binlerce eleman o mekânlarda komilik, aşçılık, patronluk yaptı. Milyonlar eğlendi. Bunlar devlete vergilerini ödediler. Yarattığım bu sektör hâlâ devam ediyor. Belki popülerliğini yitirdi ama işlevini hâlâ yitirmedi.”

Yeni yayımlanmış Ferdi Özbeğen’le Sohbet albümünü evinde dinlerken.

Kaderinde hep güzeli aradı ama içerideki sazlar, sözler aynıydı

Özbeğen, ilk dönem albümlerinin getirdiği sükseyi ve üç dört yıllık piyanist şantörlük saltanatını arkasına alarak 1993 yılına kadar birer yıl arayla albüm çıkarmış olsa da —“83’ten itibaren mesleğimiz belli bir raya oturdu.” sözünün de işaret ettiği gibi— kendini tekrar girdabına yakalanmaktan kurtulamadı; birçok defa kabuk değiştiren Türkiye pop müziğinde yerini alamadı ya da çok özgün bir ‘çıkış’ yapamadı.

Ülkü Aker’le birlikte Bodrum’da; dedikoduya göre Aker, gençlik günlerinde çok âşık olduğu Özbeğen’den karşılık görmemiş, kaleminden dökülen
bütün o
hit parçalarda bu
yaşanmamış aşkın izleri varmış.
Kaynak: Ülkü Aker arşivi

İkinci, üçüncü ve dördüncü albümleri; Ferdi Özbeğen’le Sohbet (1978), Teşekkürler (1979) ve Mutluluklar’ın (1980) yayımlanmasının ardından Kervan Plakçılık’la yollarını ayıran Özbeğen’in kariyeri Nice Yıllara (1980) albümüyle birlikte Yaşar (Kekeva) Plakçılık bünyesinde 2000’li yıllara kadar devam etti.6 Ekip çalışmasına ve insani ilişkilere çok önem veren Özbeğen’in yorumladığı parçaların çoğunda büyük söz yazarlarından Ülkü Aker’in ve yine büyük aranjörlerden Osman İşmen’in imzası vardı.

Tam da burada, Özbeğen’in müzikal yolculuğunda ilk başta güvenli bir liman, sonrasında ise çıkmaz bir sokak işlevi gören sabit yapımcı-söz yazarı-aranjörün altını çizmek gerekiyor; ben bu muhteşem üçlünün uzun vadede, Piyanist (1984), Belki Bir Gün (1985) ya da Sana İhtiyacım Var (1986) gibi sağlam ve kısmen deneysel albümler ortaya çıkarmış olsa da, Özbeğen gibi güçlü bir yorumcuyu müzik piyasası içinde belli bir ‘proje’ye hapsettiğini düşünüyorum. Çok uzun yıllar boyunca, aynı tarzda yazılmış sözlerle döşeli ve birbirine benzer düzenlemelerden geçmiş yabancı kaynaklı parçalardan ibaret eklektik albümler yapılmasındaki ısrarın altında, ‘tutmuş’ bir müzik tarzının getirdiği ekonomik doyum var gibi duruyor.

1978 yılında ilk Altın Plak Ödülü’nü aldığı gece; Sevillanas’ta Orhan Gencebay,
Bülent Ersoy, Bedia Akartürk gibi müzisyen arkadaşlarıyla birlikte. Özbeğen,
dört yıl sonra ülkenin en çok kazanan müzisyeni olarak vergi rekortmeni oldu.

Zaten Özbeğen de öngörüsü yüksek bir müzisyen olarak, yürüdüğü sokağın sonuna yaklaştığını hissetmiş ve 1982-1983 yılları arasında —arabesk-fantezi müzik tarihinde avangard sayılabilecek bir çıkışla— Elmadağ’daki Şan Tiyatrosu’nda devlet senfoni orkestrası müzisyenleri ile birlikte o meşhur konserlerini vermiştir. Bazı kayıtlarının Yirminci Sanat Yılı Şan Konseri adlı plakta toplandığı 46 konserlik bu seri, bugünden teleskopla bakıldığında, aslında Özbeğen’in ‘jübilesini’ ta 80’lerin başında, üstelik de çok şık konserlerle yaptığını gösterir.

Gençliğinde Paris’teki Olympia gibi salonlarda sık sık büyük konserler seyretmiş müzisyen, Osman İşmen’in şefliğini üstlendiği kırk kişilik orkestrayla, o güne kadarki popüler parçalarını icra etti. Bilet fiyatlarını bir lira olarak belirlediği ve bu nedenle insanların tiyatro önünde kuyruklar oluşturduğu Şan Tiyatrosu geceleri için Özbeğen, kıyafetlerini bizzat kendisinin diktirdiği orkestra üyelerine verilecek olanlar dışında bir ücret de talep etmedi.

Şan Tiyatrosu konserinden birinde aranjörü ve orkestra şefi
Osman İşmen’le birlikte,
kaynak: Ferdi Özbeğen arşivi

Bugün eşin dostun evine YouTube aracılığıyla sık sık konuk olmasına vesile olan Şan Tiyatrosu konserlerinin de gösterdiği gibi, Özbeğen’in müzikal yolculuğu başından itibaren hep iyi, hep yeni olanın peşinde, ‘aşkla’ koşmanın hikâyesidir; tabii ki memleketin müzikal ortamının elverdiği kadarıyla. Bu bağlamda kendisinin şu sözleri önemlidir:

“Şimdi bazı gençler bana ‘Plaklarınızdaki farklı sound’u nasıl buldunuz?’, ‘Bu sesi nasıl yakaladınız?’ gibi sorular soruyorlar. Onlara teknik ayrıntı veremiyorum ama en donanımlı stüdyolarda, en başarılı müzisyenler ve en yetenekli tonmeister’lerle çalıştığımı söylüyorum. Ben plak çalışmalarımdan kazanç peşinde değildim. Sevgili Yaşar’dan (Kekeva) hiçbir zaman plak başına para istemedim. Ona sadece ‘İyi bir stüdyo kaydı, iyi müzisyenler ve en iyi tonmeister’i bul, yaptığım albümler değerli ve ben de uzun soluklu olabileyim; bana vereceğin parayı benim kaliteme harca!’ demişimdir.”

Teşekkürler albümünün
iç kapağından bir görsel;
Özbeğen ‘gusto’ sahibi bir müzisyen olarak her zaman örnek alınan bir isim oldu.

Dolayısıyla, yaşasaydı 17 Ağustos’ta 78 yaşında olacak Özbeğen’i anmak isteyen müzikseverlerin karşısında, “Elimde kandil gözümde mendil / Vefa arıyorum dost arıyorum” sözlerinin geçtiği parça vesilesiyle sanat dünyasının ve şöhretin vefasızlığına hayıflanmaktan ya da yakalandığı prostat kanseri nedeniyle yapılmış ajitasyonlara kapılmaktan çok önce, müzikal kariyerine dair hayranlık uyandırıcı yığınla şey var. Tam da kulaklarımızın dibinde, tam da “Beni Hatırla” parçasıyla istediği gibi:

Bir şarkı duyarsan sevdadan yana 
Bir şiir okursan gözyaşı dolu 
Ve hüsran olursa her aşkın sonu 
Hatırla sevgilim 
Beni hatırla

Not: Arkadaşım Ahmet Çıtıroğlu’yla YouTube’da Plak ve Ötesi adlı bir programa başladık ve ilk bölümde Özbeğen gibi Ağustos doğumlu bir başka büyük müzisyeni, Tanju Okan’ı andık. Müzikseverlerin dikkatine!

1. Konuya dair, Türker Tayfundağı ve Gül Aktaş’ın yazdığı “Popüler Bir Mekân Olarak 1980’lerde Türkiye’de Taverna” başlıklı makale okunabilir.

2. Ferdi Özbeğen kendi adını verdiği orkestrasıyla, 1965 yılında Hürriyet gazetesinin düzenlediği Altın Mikrofon Armağanı Yarışması’na katılır ve “Sandığımı Açamadım” düzenlemesiyle finale kalan isimlerden biri olur.

3. Bu yazı için faydalandığım kaynaklardan birisi de, Ferdi Özbeğen’in kendi ağzından hayat hikâyesinin anlatıldığı, Ali Rıza Türker’in Şöhret Dediğin (Alfa Yayınları, 2013) kitabı oldu. Türker’in sesinin Özbeğen’in sesine sık sık karıştığı, yazım hatalarıyla dolu, çok amatör bir çalışmanın ürünü olan bu kitabı hem tavsiye ediyorum hem de etmiyorum! Bu kitaptan alıntılamış olduğum cümlelerin hepsine şekil vermek zorunda kaldım.

4. Arif Susam, bir röportajında o günleri şöyle anlatıyor: “Aslında bu tarz müziği Türkiye’ye tanıtan, Ferdi Özbeğen’dir. Çünkü Ferdi Özbeğen bir long play yaptı. Ondan iyi piyanistler yok muydu? Vardı, ama onları İstanbul sosyetesi ve Tarabya’ya gelenler tanıyordu. Ferdi Özbeğen bir çığır açtı, ardından bizler geldik.”

5. Rum tavernası demişken, müzik yolculuğuna azınlıkların gittiği tavernalarda gitar çalarak başlayan Nejat Alp’in bir röportajında sarf ettiği “Dört saat durmadan Rumca okuyabilirim, dört saat Ermenice okuyabilirim ara vermeden, iki saat İbranice okurum. Türk sanat müziği, halk müziği okurum, dans müziği okurum, dört saat İngilizce okurum durmadan, İtalyanca, Fransızca okurum, dansla ne gerekiyorsa…” sözleri karanlıkta kalmış bir döneme ışık tutması açısından çok önemlidir.

6. Özbeğen’in yapımcısı ve arkadaşı Yaşar Kekeva ile ilişkisinde, 1984 tarihli Sizin Seçtiklerinizle adlı albüm önemli bir yer teşkil eder: Yaşar Plakçılık’ın mali kriz içine girdiğini gören müzisyen, stüdyoya girer ve dönemin “Hayatım Dertlere Köle,” “Eski Dostlar,” “Şarkılardan Fal Tuttum” gibi hit’lerini yorumladığı best of’vari bir LP kaydeder; çok satan bu albümü arkadaşı Kekeva’yı düze çıkarır.

Ferdi Özbeğen, müzik, Özgün Çağlar, popüler kültür